Robot Kolun Ustasını Görüp Hakiki Kolun Ustasını İnkar Etmek

By:

Mar 19, 2011

 

F:Sence mahsuru yoksa sohbetimize bir uzaylı öyküsü ile başlamak istiyorum.

T:Çok iyi olur. Dinliyorum.

F:Varsayalım ki Kuzey Kore’nin komünist rejimi çok zehirli bir gaz geliştirdi. Çok gizli planlar yapıp, birkaç saat içinde bu gazı dünyanın her tarafına yaydılar. Öyle ki bu gazın ulaşma­dığı hiçbir yer kalmadı. Gazın tesiriyle, istisnasız bütün insan­lar felç geçirdiler. Herkes olduğu yerde yıkılıp kaldı. Dilleri dahil, hiçbir uzvunu hareket ettiremez oldular. Gözleri bile göremez oldu. Biz de seninle beraber bu gölün yanında yığı­lıp kaldık. Herkes gibi ölümümüzü beklerken, uzaylıların dünyayı ziyaret edip şöyle seslendiklerini duyduk:

“Hiç üzül­meyin, sizi kısa zamanda bu halinizden kurtara­cağız. Sizin için özel robotlar geliştirdik. Size yardımcı olup, her türlü ih­tiyacınızı yerine getirecekler.”

Uzaylılar sözlerini bitirir bitirmez, kaybolup gittiler. Onla­rın bıraktığı robotlar, gözlük, kullaklık, kolluk, ayaklık gibi il­ginç cihazlar getirmişler. Onları giyenin gözü, kulağı, eli, aya­ğı yeniden çalışıyor. Uzaylılar gider gitmez, robotlar he­men harekete geçiyor, hassas antenleriyle insanları bulup yar­dı­mı­na koşuyor. Öyle ki robotların ulaşmadığı hiçbir insan kalma­dı. Buldukları felçli insanlara getirdikleri cihazları giy­dirdiler. Derken, iki robot da bizi bulup bize gözlük giydirdiler.

O da ne? Gözlüğü giyer giymez, gözümüz açılmaya başla­dı. Tekrar görür hale geldik. Şaşkın bir şekilde bir süre bakış­tık. Sevinçten göz yaşları döktük. Hayretimizi ifade etmek is­tedik, ancak dilimiz dönmüyordu. Sadece manasız sesler çıkı­yor­du ağzımızdan. Robotlar bu sefer bize dillik taktılar. Dili­miz bülbül gibi ötmeye başladı. Bir yandan teşekkür ederken, diğer yandan vucudumuzu hareket ettirmek için yardım iste­dik.

Robotlar, bizi anlarcasına harekete geçip, bu sefer ko­lu­muza kolluk giydirdiler. Kollarımız hareket etti ve eskisi gibi ça­lışmaya başladılar. Hem sevinçten ellerimizi birbirine çır­pı­yor hem de kollarımızı havaya kaldırıp yalvararak robotlar­dan yürümek için yardım istedik. Robotlar, bu talebimizi de ge­ri çevirmediler. Bize ayaklık takınca, kalkıp yürümeye baş­ladık.

Kısacası, robotların giydirdiği özel cihazlarla, eskiden sa­hip olduğumuz bütün becerileri yeniden kazandık. Robotlar sadece bize değil, herkese bu cihazlardan giydirdiler. Herkes eski becerilerini tekrar kazandıktan sonra, robotlar ortadan kayboldular. Muhtemelen geldikleri yere geri gittiler. Böyle bir hadiseyi yaşadığında neler düşünürsün?

T:İyi bir kurgu yaptın. Bence sen bilim kurgu kitapları yazabilirsin.

F:Bence kâinattaki hakikatler her türlü kurgudan daha harikadır. Kendi kuruntularımı kurguya dönüştürüp insanla­rın nazarlarını kudret mucizelerinden çevirmek istemem. Sa­na anlattığım hadise de kurgu değil, hakikattir. İşin hakikati­ni birazdan açıklayacağım. Biraz önce sorduğum soruya dö­nelim istersen.

T:Başıma böyle bir hadise gelse, öncelikle uzaylılara çok minnettar olurum. Bence herkes bir araya gelip büyük bir eğlence partisi düzenleyip uzaylılara teşekkürlerini sunar.

F:İlginç! Tipik bir Amerikalı olduğunu gösterdin. Bu kül­türde insanlar eğlence partisi için bahane arıyorlar. Her baha­neyle parti yapıyorlar. Ancak, böyle harikulade bir hadiseyi eğlence şamatası içinde unutup gitmek doğru olur mu? Kim­dir bize yardıma gelen? Nasıl olup durumumuzdan haberdar oldular? Niye yardıma geldiler? Biz bu yardım karşısında ne­ler yapabiliriz? Bu gibi soruları sormak gerekmez mi?

T:Şey… Hımmm. Elbette bu tarz soruları sorabiliriz. Ancak, senin hikâyende, uzaylılar da robotlar da kaybolup gidiyor. Onlara ulaşamadıktan sonra söz konusu soruları sormanın bir anlamı var mı?

F:Niye olmasın? Bize takılan harikulade cihazlara bakıp uzaylılar hakkında bilgi edinemez miyiz? Onların ne tür va­sıf­lara sahip olduğunu bir derece anlayamaz mıyız?

T:Cihazları inceleyip bir derece uzaylıların ilmi hakkında bil­gi edinebiliriz.

F:Güzel bir başlangıç! Bütün bilim adamları bir araya gelip, binlerce yıl çalıştığında uzaylıların bize taktığı cihazla­rın bir tanesinin bile benzerini yapamıyorsa ne düşünürsün uzaylıların ilimleri hakkında?

T:Bilim ve teknolojide bizden çok ileri seviyede olduklarını düşünürüm. Cihazların özelliklerine göre, uzaylıların mühendislik, tıp, fizik gibi alanlarda ne kadar ileri olduklarını bir derece anlayabiliriz.

F:Bu söylediklerin uzaylıların maharetleriyle ilgili. Onların karakterleriyle ilgili bir çıkarımda bulunabilir miyiz?

T:Bize yardıma geldiklerine göre, empati yapmışlar. Halimizi anlayıp bize acımış ve yardıma gelmişler diyebiliriz.

Bence çok önemli bir noktayı atladık. Rasyonel biri olarak, öncelikle uzaylıların bu harika cihazların ustası olduğu konusunda delillere bakmamız gerekir. Temsilde robotların uzaylılar tarafından yardımımıza geldiklerini duymuştuk. Her şeyden ön­ce duyduklarımızın doğru olup olmadığını araştırırdım.

F:Ne yani? Sana cihazları takanı inkâr mı edeceksin? Böyle bir durumda her dakika kullandığın ve hiçbir benzerini yapa­madığın herbir cihaz seni tekzip etmez mi? O cihazların usta­sı­na seni şikâyet edip, senden davacı olmaz mı?[1] Hem o ci­hazları kullanıp hem de ustasını inkâr etmek en büyük nan­körlük olmaz mı?

T:Şey... Cihazların özelliklerine bağlı. Eğer cihazlar hücreden yapılmışsa, onların uzaylılar değil de başka gezegende daha ileri aşamadaki evrimle meydana geldiklerini düşünebilirim. Bizim gezegende evrim sürecinde çok harika eserler ortaya çıktığı gibi, başka gezegende daha harikası çıkmış olabilir.

F:Hayret doğrusu! Evrimin çok zeki ve maharetli olduğuna öyle iman etmişsin ki, bütün harikalıkları ona veriyorsun. Sa­nırım söylediklerimin hakikat olduğuna seni inandırmak için ismimi “Evrim” yapmalıyım. Türkçede, “Sakalım yok ki söz dinlettireyim” diye bir deyim var. Bu sözü biraz değiştirsek bize tam uyar: “İsmim Evrim değil ki, söz dinlettireyim.”

T:Ha ha... Sadece ismini değil, düşünceni de “evrim”e göre değiştirmen gerekir.

F:Evrim tartışmasına tekrar dönmek istemiyorum. Uzay­lı­ların bize taktığı cihazların canlı organizmalar olmadığını varsayarsak, daha önce sorduğum sorulara cevabın ne olur?

T:İlim sahibi ustaları olduğunu prensipte kabul ederim. Ancak, delillere bakarak usta veya ustaları bulmayı çalışırım.

F:Gayet güzel! Her ustayım diyeni usta kabul etmek akıl­lı­ca bir şey değil. Birisi çıkıp da uzaylılarla görüştüğünü ve söz konusu cihazların uzaylılar tarafından yapıldığına ilişkin de­liller getirdiğini söylerse ne yaparsın?

T:Bu kişiye gidip, getirdiği delilleri göstermesini isterim.

F:Diyelim ki delilleri inceledin ve yüzde 99 gibi bir ihti­malle doğru olduklarına hükmettin. Ne yaparsın?

T:Yüzde 99 değil, yüzde 50 üzerinde bir ihtimalle doğru olduğuna anladığım an bu kişinin uzaylılardan gelen gerçek bir elçi olduğuna karar veririm ve söylediklerine kulak veririm. Uzaylılar hakkında bilgi edinmeye çalışırım. Bu insan olmamızın gereği… Muhtemelen biliyorsun. Bilim adamları sırf bu amaçla özel bir araştırma merkezi [the search for extrater­res­trial intelligence (SETI)] kurmuşlar. NASA dâhil birçok ciddi kurumdan destek alıyorlar. Dünya gezegenin dışında şuur sahibi varlıkların olup olmadığını araştırıyorlar. Bu araştırma mer­kezinde yüzü aşkın bilim adamı çalışıyor. Her sene milyonlarca dolar harcıyorlar. İleri teknolojik aletler geliştirip, eğer varsa, uzaylılarla irtibata geçmeye çalışıyorlar.

F:Çok ilginç! Bugüne kadar birçok insan UFO’larla gö­rüş­tüğünü iddia etmişse de sağlam ve güvenilir delillerle hiç kimse bu iddiasını ispat edememiştir. Yani uzaylıların olduğu­na ilişkin hiçbir bilimsel delil yok elimizde. Buna rağmen, bi­lim adamları milyonlarca dolar harcayıp uzaylılarla irtibata geçmeyi bilimsellik sayıyor.
Oysa şimdiye kadar bin bir peygamber âlemlerin Rabbinden ha­ber getirdi­ğini söylemiş ve söylediğini bin bir delillerle destekle­miş­tir. Seküler bilim adamları söz konusu elçilere kulak verip, alemlerin Rabbi ile irtibata geç­me­yi irrasyo­nel bulurken, uzaylılarla irti­bata geçme ça­ba­larını bilimsellik ola­rak algılıyor.

T:Her neyse… Senin şu hikâyene geri dönelim.

F:Hikâye bitmişti. Hakikate döneceğiz şimdi.

T:Önce şunu merak ediyorum. Nereden esinlenerek böyle bir hikâye kurguladın?

F:Yeni duyduğum bilimsel bir çalışmadan esinlendim.

T:Neymiş bu çalışma?

F:Geçen hafta birçok medya organında flaş haber olarak duyurulan bir çalışma… Pittsburg Üniversitesinden bir grup bilim adamı ilk defa laboratuvar ortamında beyinden al­dık­la­rı sinyallerle harekete geçen bir “robot kol” geliştirmişler.[2] İlk uygulamayı da Darwin’in atası üzerinde yapmışlar.

T:Senin temsildeki robot gibi mi çalışıyor yoksa?

F:Oraya gelmelerine daha çok var. Çalışmayı yürüten ki­şiyle PBS televizyonunda yapılan röportajı izledim. Adam bü­yük bir gururla başarısını anlatıyordu. Beyinden aldığı sin­yal­lerle hareket eden robot bir kol geliştirdiğini söylüyordu. Bir maymunun üzerinde yaptıkları deneyde, beyne elektrot bağ­layıp, maymunun robot kol ile kendi kendini beslemesini sağ­lamışlar.

T:Maymunun kendi koluna ne olmuş?

F:Deney süresince sıkıca bağlamışlar.

T:Nasıl çözmüşler beyin sinyallerini?

F:İşin en zor tarafı da buymuş öğrendiğime göre. Bildiğin gibi beyinde herbir vucut hareketi için birçok “mesaj” üretilir. Önce beynin hangi kısmında kolların hareketi için mesaj üretildiğini bulmuşlar. Daha sonra, yirmi beş yıl süren deneyler sonunda, kolları harekete geçirmek için beynin ilgili kısmından gelen mesaj kodlarını çözmüşler. Bu mesajları tasnif edecek bir bilgisayar programı geliştirmişler. Bilgisayardan gelen komutlarla bu robot kolu hareket ettirip maymunu beslemeyi başarmışlar.

Kısacası, maymunun önüne yiyecek koyduğunda, maymunun beyninde kolu harekete geçirecek mesaj üretiliyor. Eloktrotlar bu mesajı bilgisayara gönderiyor. Bilgisayar da kolları harekete geçiren sinyalleri alınca, robot kola komut verip onu harekete geçiriyor.

T:Vay canına! Büyük bir iş başarmışlar.

F:Haklısın. Doğrusu bu çalışmayı duyana kadar ağzıma lokma götürmekle çok büyük bir iş başardığımı hiç dü­şün­me­miştim. Meğer ağza lokma götürmek harikulade bir maha­ret­miş. Son derece karmaşık bir sistemin düzenli çalışmasıyla ancak mümkün oluyormuş. Bu sistemin nasıl çalıştığını yıllar belki de asırlar süren çalışmalar sonrasında bir grup bilim adamı kısmen keşfetmiş. Sistemin çok ilkel bir taklidini ge­liş­tirmiş. Herkesin takdirini toplamış. Eminim, sistemi biraz da­ha geliştirip, insan beyninden sinyal alıp, çalışan robot vucut parçaları geliştirseler Nobel ödülü alacaklar.

T:Tabii ki Nobel alırlar! Senin için çok önemli bir buluş olmayabilir, ancak felçli insanlar için muazzam bir şey. Bir şekilde sakat kalıp, hayatın lezzetlerinden mahrum kalanlar için eşsiz bir fırsat olur. Elbette böyle bir çalışmaya Nobel verilmeli. Bundan niye rahatsız oluyorsun?

F:Nobel vermelerinden rahatsız olmuyorum. Benim rahat­sız olduğum, gerçek kolu çalıştıran mekanizmanın ustasını görmeyip, bu mekanizmanın kötü bir taklidini yapana ödül vermektir. Tıpkı otomobilin son derece faydalı bir ulaşım ara­cı olduğunu anlayan birinin otomobili icat edene değil de o­nun resmini çizene ödül vermesi gibi… Doğrusu ilgili haber­le­ri takip ederken hayretler içinde kaldım. Herkes robot kola dikkatleri çekerken, hiçkimse hakiki kolun harikuladeliğinden söz etmiyordu. Oysa her insan, sohbetin başında anlattığım misaldeki gibi, tamamen felçli olarak dünyaya geldiğini an­lar­sa, kendisine takılan harika cihazların kıymetini takdir eder. Onları vereni düşünüp, hadsiz şükreder.[3]

Bence insan “sonsuz aciz” olduğunu anlamadığı için inkâ­ra sapıyor. Kendisine verilen harika cihazların sahiplenip on­ları gasbediyor. Kendisinde bir kudret olduğunu vehmederek hadsiz kudret sahibine kafa tutuyor. Kendisine verilen cihaz­ların kötü bir taklidini geliştireni görüp, medya ile herkese gösterirken, binlerce derece harika olan hakiki cihazların sa­hibini görmezlikten geliyor.

T:Daha önce söyledim, evrim bizden daha zeki. İnsanın sahip olduğu cihazlar birkaç milyar senelik evrimleşme sürecinin meyvesi…
 

F:İnsan denen trilyonlarca fabrika, robot ve işçiyi bulunduran bir kâinatı ilim, kudret ve hikmet sahibi birinden başkasına nasıl havale edersin?
Beyinden alınan sinyalle çalışan bir tek robotu icad edenin ilmini takdir edip, Nobel ödülüne layık gördüğün halde, trilyonlarca robotların içinde ça­lış­tığı in­san bedenini nasıl ilimsiz, şuursuz “evrim usta”ya mal edersin? Oysa in­san vücudunun herbir azası öyle harikulade bir il­me, olağanüstü bir kudrete, akılları hayrette bırakan bir hik­mete dayanıyor ki, bir tanesinin bile benzerini yapamamışız bugüne kadar.

Bilim ve teknolojideki baş döndürücü geliş­me­ye rağ­men, hiçbir bilim adamı, gerçek beden uzvunun yeri­ni tutacak bir cihaz geliştire­memiştir. Hatta vucudun en basit parçalarından olan di­şin ye­rini tam tutacak suni dişler bile geliştirememiştir. İddia ediyorum ki, bilim ne kadar gelişirse gelişsin, insanın as­li uzuvlarından daha iyi hiç­bir şey icat edemeyecektir!

T:Bence sen çok büyük konuştun. Bilim adamları pekala ileride bazı uzuvların yerine geçebilecek cihazlar üretebilir. Özellikle nano-teknolojideki gelişmeler hayli ümit verici. Bugüne kadar hiçbir insan uzvunun yerini tutacak cihaz geliştiremediğimizi kabul ediyorum. Ancak, gelecekle ilgili senin yaptığın öngörüyü kabul edemem.

F:Haklısın. Çok zeki ve çalışkan bilim adamları mevcut bil­gi birikimini de kullanarak insan uzuvlarına denk gelebilecek bazı cihazlar üretebilir. Son iki asırda yapılan icatları düşün­düğümüzde bilim adamları kesinlikle böyle cihazlar yapa­mazlar diyemeyiz. Ancak, şunu hiçbir şüpheye yer ver­mek­si­zin söyleyebiliriz: Cahil, aptal, kör ve sağır insanların hepsi bir araya gelip, milyar sene bile çalışsa hiçbir insan uzvunun benzerini yapamaz.

T:Ben, cahil ve aptal biri yapabilir demiyorum ki. Bilim adamları yapabilir diyorum.

F:İnsan vucudunun bir tek uzvunu bile cahil ve aptal birine vermediğin halde, nasıl bütün uzuvların yapımını kör tabiata, sağır sebeplere ve sersem tesadüfe verebiliyorsun? Senin bu tavrın bana Mark Shea’nın bir ifadesini hatırlattı:

“Çok yoğun zeka, irade, teknoloji ve enerji kullanarak çok ileri seviyedeki laboratuvarlarda çok küçük şeyler geliştirip, ultra zeka ürünü olan bu ürünleri, etrafımızda gördüğümüz çok daha karmaşık olan hayatın hiçbir zeka olmadan mey­da­na geldiğine delil olarak göstermeyi aklıma bir türlü sığıştıra­mıyorum. Kaldı ki doğa bütün bu şeyleri yaparken labora­tu­var da kullanmamış. Bizim yaptığı­mız şuna benzer: Yıllarca uğraşıp kar­tondan küçücük bir ev inşa edip, sonra da bu evi örnek vererek, ‘İşte bak! Bu yaptığım karton ev, (ABD’nin) Kubbeli Meclis Binası’­nın bir fırtına ne­ticesinde mermer­lerin üst üste yığılmasıyla oluştu­ğuna delil­dir.’”[4]

T:Ben değil, binlerce uzman bilim adamı canlıların evrimle oluştuğunu söylüyorlar. Herkese ilan ediyorlar. Sen onları dinlemek istemiyorsun.

F:Gayet dikkatle dinliyorum. Onların sayesinde Rabbimin birçok kudret ayetlerini öğrendim. Ben sadece seküler bilim adamlarının keşfettiği şeylerle ilgili şahsi yorumlarına kulak vermiyorum. Çünkü onlar keşfettiği ayetleri okumayı bilme­dik­leri için ne manaya geldiğini anlamıyorlar. Oysa Kur’an nu­ruyla o eserlere bakan biri, onlardaki kudret ayetlerini ve ila­hî isimleri görüp okur. Herbirinin sonsuz ilim, sonsuz kud­ret ve sonsuz hikmet sahibinden gelen mucize eserler ol­du­ğu­nu tasdik eder. 

T:Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsun. Nakarat gibi aynı şeyleri tekrarlıyorsun.

F:Doğrudur. Çünkü kâinattaki her şey farklı şekillerde tek bi­rini haber veriyor. O’nu anlatıyor. O’nu tanıtıyor. O’nu gös­teriyor.[5] Dolayısıyla, her şeye, her hadiseye dikkatle bak­tı­ğı­mızda sonuçta aynı şeye ulaşacağız.

T:Her neyse… Sana bu konuda laf yetiştirmem çok zor olacak. İstersen burada bitirelim. Bir yere gitmem gerekiyor. Onun için biraz erken ayrılmak istiyorum.

F:Olur. Bence mahsuru yok. Haftaya görüşürüz.

 

 


[1] “İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır.” (Nur Suresi, 24:24)

[2] http://www.universitypartnership.com/news.php?id=81

[3] Kur’an, göz ve kulak gibi cihazların ustası üzerine bizi düşünmeye davet ediyor: 

“(Resulüm!) De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim malik (ve hâkim) bulunuyor? ...(Her türlü) işi kim idare ediyor? Elbette ‘Allah’ diyecekler. De ki: Öyle ise (O’na asi olmaktan) sakınmıyor musunuz?” (Yunus Suresi, 10:31)

Kur’an, verilen cihazların kıymetlerin kıymetini takdir edip şükretmemiz için onların yokluğunu düşünmemizi şu ayetiyle ders veriyor:

“De ki: Ne dersiniz! Eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunları size Allah'tan başka hangi tanrı geri verebilir! Bak, delilleri nasıl açıklıyoruz. Onlar hâlâ yüz çeviriyorlar!” (En’am Suresi, 6:46)

[4] Roy Abraham Varghese, A.g.e., s. 278.

[5] Bediüzzaman, Otuz Üçüncü Söz’ün giriş kısmında, Allah’ın kendini mümkün olan her şekilde bize göstermek için “her menzilden (mekândan), her tabakadan, her âlemden, her taifeden (türden), her fertten, her şeyden, kendini gösterecek, yani vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış” olduğunu söylüyor.