Bir fare kapanı ne zaman fare tutar? Bir uçak ne zaman uçar? Bir göz ne zaman görmeye başlar? Bu soruların cevabını aşağı-yukarı tahmin edersiniz. Yine de, bu yazıda çıkacağımız uzun ve muhtemelen zorlu yolculuk için, cevapları beraber verelim.

Bir fare kapanının fare yakalayabilir olması için en azından tam bir fare kapanı olması gerekir. Fare kapanının yarısı fare tutmaz. Bir uçağın da uçuyor olabilmesi için tam bir uçak olması gerekir. Uçağın üçte biri ya da üçte ikisi uçmaz. Sözgelimi, uçağın üçte biri uçmaya yetseydi, o ‘üçte birlik’ kısmına ‘uçak’ diyecektik ve uçağın diğer üçte ikisine ihtiyaç duymayacaktık. Buraya kadar, az-buçuk muhakemesi olan bir insanla anlaşabilirsiniz. Ancak, fare kapanı ve uçak için sorduğumuz soruyu bir de göz için sorarsak, bazı akıllı insanlarla—en azından evrimcilerle—anlaşamayabilirsiniz. Gözün yarısı görebilir mi? Gözün yarısı görmeye yetiyorsa, diğer yarısına ne ihtiyaç var? Görmeye yeten bir ‘yarım göz,’ neden kendini illa da tamamlamak istesin? ‘Yarım göz’ denen şey görme işlevi görmüyorsa, yarım da olsa, göz olarak nitelendirilemez ki, göz olmaya doğru ‘evrimleşiyor’ olsun. Evrim teorisinin mimarı Darwin’in korktuğu da tam bu durumdu: “Eğer çok sayıda ardarda gelen ve gözle görülür küçüklükteki değişikliklerle oluşamayacak kadar kompleks bir organın var olduğu ortaya konulmuş olsaydı, benim teorim yerle bir olurdu. Ama ben böyle bir organ bulamadım.” (Türlerin Kökeni, Charles Darwin) Darwin’in bulamadığı organı artık bütün dünya biliyor: hücre. Darwin’in zamanında bütün canlı yapıların temelinin bir hücrenin karmaşık ve bütüncül işlevlerine dayandığı bilinmiyordu. Bir hücre, Darwin’in korkarak belirttiği gibi ‘kompleks bir organ’dır; dolayısıyla ‘ardarda gelen ve gözle görülür küçüklükteki değişikliklerle’ oluşması mümkün değildir. Tıpkı bir fare kapanının fare tutması, bir uçağın uçması gibi, ancak tamam olduğunda işlev görür. Eksik olduğunda işlevsizdir. Bir diğer deyişle, yarım hücre diye birşey mevcut değildir. Bir hücre ya vardır, ya yoktur. Bir hücrenin fonksiyonlarını yarıya bölmeniz mümkün değildir. Darwin ve takipçilerinin, biyokimyacıların bugünlerde ‘eksiltilemez karmaşıklık’ ya da ‘indirgenemez karmaşıklık’ diye seslendirdiği bu gerçekten haberlerinin olmaması ya da biraz daha kötümser bir bakışla, haberli olmamak istemeleri normal karşılanmalı. Çünkü, onların evrimin ‘doğal seleksiyon’una olan inançları bir hücrenin işleyişine olan inançlarından daha kuvvetli görünüyor. Doğal seleksiyon, tam da hücrede görünen gerçeğin tersini, bir sistemin zaman içinde kendi kendine deneye yanıla birbirine eklenebilen rastgele olumlu değişikliklerle oluştuğunu öngördüğüne göre, evrimcilerin önünde, görülmemesi gereken bir hücre var demektir. Ne çare ki, her canlı hücrelerden ibarettir. Aslında, Darwin’in ‘doğal seleksiyon’ fikrinin temelleri Darwin’den de öncesine dayanıyor ve Darwin’den sonra da sürmesine şaşırmamak gerek. ‘Evrim teorisi’ gibi bir anlayış, herşeyi parçalarına ayırarak anlamaya çalışan ‘indirgemeci’ bakış sayesinde başını gerçeğin arasından uzatabiliyor. Çünkü, hayatın bütünlüğe dayalı gerçeği, bu parçalanmışlık içinde unutuldu; kendi-kendine, rastgele, zaman içinde, yavaş yavaş, dereceli olarak gelişen bir hayat senaryosunun üretimine kapı açıldı. Gerçekte ise, hayatın hiçbir yanı parçalanmaya izin vermiyor. Hiçbir hücre, parçaların üstüste yığılması, rastgele biraraya gelmesi, uzun zaman içinde seleksiyonla seçilip ayakta kalması şeklindeki bir sanal tarihin uzantısı olmaya müsait değil. Hücrelerin moleküler yapısına dair bilgilerin ortaya çıkması, yeryüzünde canlılığın tâ başından beri bir ‘belirlenmişlik’ içinde olduğunu gösterir. Meselâ, canlı organizmaların karbon atomu üzerinde inşa edilmesi, karbon atomunun tâ başından beri var olan net özellikleriyle ilişkilidir. Örnek vermek gerekirse, suyun hayatı ağırlamaya müsait oluşu, tâ öteden beri kesin olarak belirlenmiş moleküler özelliklerine bağlıdır. En azından, karbon ve su için konuşursak, bu iki mikro-yapının hayata elverişliliği tıpkı bir bilgisayar komutunun dijital kesinliğine benzer. Bilgisayarda bir komut ya 0’dır ya da 1’dir. Bilgisayarın yapısı ne kadar karmaşık olursa olsun, ne kadar çok bilgi işleniyor olursa olsun, bilgi aktarımında 0 ve 1 arasında bir komut yoktur. Şu halde, karbon ve suyun özel yapılarının hayatın gerçekleşmesi için olumlu bir komutu temsil ettiklerini görüyoruz. Karbon ve suyun yapısı hayata ‘evet’ anlamında ‘1’ diyorlar; yani hayatın var olması yönünde başından beri var olan kesin bir iradenin olduğunu gösteriyorlar. Bu iradeden sonrası, hayata doğru giden kasıtlı bir inşadır, iradeye dayalı bir varediştir; rastgele, kendiliğinden, sürpriz biçimde, deneye yanıla süren bir ‘evrilme’ tasvirine denk düşmez. Ne var ki, evrim teorisinin öne sürdüğü ‘doğal seleksiyon’ anlayışı, ‘1’ ve ‘0’ arasında bir boşluk icad ediyor. Tüm bir hayatın bir belirsizliğin içinden geçen uzunca zamanların ‘hoşgörüsü’ sayesinde, ardarda gelen ‘şanslı’ kazanımların birikmesiyle gerçekleştiğini öne sürüyor. Darwin’in Kara Kutusu (Aksoy Yayıncılık, 1998) adlı kitabı yazarak aklı başında bilim adamlarının var olduğunu da hatırlatan biyokimyacı Michael J. Behe, son birkaç yıldır aklı evrimde kalmış meslektaşlarına işte bu 0-1 netliğini anlatmaya çalışıyor. Hayatın karmaşasının indirgenemez bir bütün olduğunu hatırlatıyor. Behe, özetle, bir hücrenin ya bütün olarak tâ başından var olması gerektiğini ya da hiç var olamayacağını söylüyor. Bir hücrenin fonksiyonlarının karmaşık ve birbirini sıkı sıkıya tamamlayan görüntüsü, hücrenin yarısının ya da birazcık azının evrim süreci içinde bir zamanda gerçekleşmesine izin vermiyor. Çünkü, bir hücre ancak yüzde yüz tam olduğunda fonksiyon görür, yoksa fonksiyonsuz kalır, fonksiyonsuz olduğu için de,—eğer varsa—doğal seleksiyon sürecinde işe yaramadığı için eleniyor olmalıdır. Behe’nin ‘eksiltilemez fonksiyon’ dediği bu gerçek, evrimcileri hayli şaşırtıyor ve ürkütüyor; çünkü Behe ne klasik evrim karşıtları gibi çok eskilere gidip fosillerden delil getirmeye kalkıyor, ne de Batılı ‘yaratılışçı’ların yaptığı gibi düşüncelerini evrenden kopuk, eşyadan ayrık olarak öne sürüyor. Behe ‘şimdi ve burada’ gördüklerinden hareketle evrimin rastgeleliğine karşı duruyor. Dr. Behe, Darwin’in evrim teorisinin bir haricî yakıştırmadan ibaret olduğunu, hayatın aslını ve özünü kaçırarak biçimlendiğini anlatırken bilgisayar örneğini veriyor. Bilgisayarın içini hiç bilmeyen biri, bilgisayarın düğmesine basıldığında, prize takıldığında, klavyesinin tuşlarına basıldığında ekranında birtakım işlemler yapıldığını zaman içinde öğrenebilir. Zaten, birçok bilgisayar kullanıcısı için bilgisayar dış kasasından ibarettir. Çoğu insan, kasanın içinde ne olup bittiği, işlemlerin nasıl sürdüğü konusunda kafa yormak zorunda değildir. Aynı şekilde, Darwin de, hayatı hep dışarıdan bir kasadan seyredegeldi. Sadece gördüklerinden yola çıkarak, hayatın oluşumuna kendince bir senaryo çizdi. Kasanın dışından, bazı şeylerin rastgele olabileceği, uzun zaman içinde şans eseri gelişebileceği izlenimine izin veren bir görüntü çıkarsadı. Ancak kasanın içinde olup bitenler kesin hesap ve kasıtlı tasarım işidir. Kasanın dışarıdan görünen fonksiyonu, kasanın içindeki eksiltilemez karmaşıklığa bağlıdır. Kasanın dış görüntüsü ne olursa olsun, kasanın içi her zaman için tamamlanmış durumdadır; çünkü bilgisayarın birazı ya da az eksiği fonksiyon görmez. İşte hücrenin iç yapısı ve moleküler fonksiyonları ‘kasanın içi’ ya da Behe’nin kitabının başlığında öne çıkardığı ismiyle Darwin’in henüz açmadığı ‘kara kutu’ydu. ‘Kara kutu’ açıldığında, hiçbir şeyin Darwin’in gördüğü gibi olmadığı ve olamayacağı rahatlıkla anlaşılacaktı. Behe, olabildiğince anlaşılır bir dille, ‘eksiltilemez karmaşa’ dediği hücre bütünlüğünü mütevazi bir fare kapanı örneğiyle anlatıyor: “Fare kapanının işlevi fare yakalamaktır ve fare kapanı birçok ayrı parçadan oluşmaktadır: bir zemin oluşturmak için tahta bir platform, fareyi yakalama görevini gerçekleştirecek metal kapan, fareyi yakalamak üzere metal kısmı platformun üzerine kapatacak uçları uzatılmış yay, hafif bir basınç meydana geldiğinde hemen kapanan hassas yakalayıcı ve tuzak çalıştıktan sonra yakalayıcıyı ve kapanı tekrar hassas eski durumuna getirecek bağlantıları tutan metal çubuk.” Sistemin ‘eksiltilemez karmaşıklıkta’ olup olmadığını anlamanın yolu, bir sistemin işlevi için bütün parçalarının gerekli olup olmadığı sorusudur. Bu örnekte cevap açıkça ‘evet’tir. Eğer fare kapanı dediğimiz şeyi fare tutma fonksiyonuna göre tanımlıyorsak, bir fare kapanı ya tam aksamıyla birlikte vardır ya da hiç yoktur. Bu da, fare kapanının başından bir bütün olarak belirlenmiş olmasını gerektirir. Şimdi aynısını canlıların alabildiğine karmaşık fonksiyonları için düşünün. Bir hücrenin hataya tahammül edebilir bir yapısı var mıdır? Bir hücre, meselâ hücre zarı olmaksızın işleyebilir mi? Bir hücrenin içindeki fonksiyonlar, meselâ su molekülünün yapısının hatalı ya da eksik duruşuyla tamam olabilir mi? Bu soruların cevabı, açıkça ‘hayır’dır. Tıpkı bilgisayar komutu gibi; keskin ve net; 1 ya da 0; ortası yok. Evrim teorisinin muhakemesini izlersek, bir sistemin zaman içinde kendi kendine gelişmeye açık olması, rastgele değişimlerden yararlanıyor olabilmesi için, gelişiminin herhangi bir aşamasında bir ‘işe yarıyor’ olması gerekir. Behe’nin ‘minimum fonksiyon’ dediği bu kural, değil son derece karmaşık bir canlı için, basit bir fare kapanı için bile geçerli değildir. Uygunsuz malzemeyle yapılan bir fare kapanı, bu minimum fonksiyon kriterine uymaz, işe yaramaz; yani fare tutamaz. Fare tutamayan bir malzeme yığını da, kimse tarafından ‘fare tutabilir bir fare kapanı’ olmak üzere evriltilmez ya da sözümona doğal seleksiyonun elinde saklanamaz. Burada çok ince bir noktaya işaret etmemiz gerek. Mesele, parçaların biraraya gelmesi değildir; parçalar biraraya rastgele geliyor olsa bile, biraradalığın bilinçli bir tasarıma konu edilmesi, bir bütünlük iradesinin parçaların yanında hazır olması gerekir. Bunu gösterebilmek için, dünyanın ilk küçük botuna ait motorun tasarlandığını ve pazara sürüldüğünü düşünelim. Motor kusursuzca işlemektedir: Benzini ekonomik olarak yakmakta, bütün gücü yaymakta ve pervaneyi hareket ettirmektedir. Ama pervane saatte sadece bir devir yapmaktadır. Bu etkileyici bir teknolojik beceridir, ancak benzini pervanenin yakınında bir yerde, bir teneke kutu içerisinde yakmak motoru çalıştırmak için yeterli olmayacaktır. Sorun motor ile benzinin yan yana durmasıyla bitmiyor. Motor ve benzinin anlamlı bir tasarım niyetiyle bütünleşmeleri gerekiyor. İşte indirgemeci bilim anlayışının bütünü parçalara ayıra ayıra göremediği ya da gözden kaçırdığı gerçek budur. Bütünleme niyeti, bir amaç etrafında tasarlama iradesi, ancak parçaların fonksiyon bütünlüğünü görmek üzere baktığınızda farkedilebilir. Bu noktada, motor minimum bir fonksiyon görmektedir. Ancak, minimum da olsa, bir fonksiyonun varlığından motor ile benzin arasında anlamlı bir ilişkinin tasarlanması sayesinde sözediyoruz. Zaman içinde maddenin rastgele etkileşiminden farklı olan, işte bu ilişkilendirmedir. Bu kasıtlı ilişkilendirme maddeyi aşan ve maddeyi bağlayan bir yönelimdir; ya başından vardır ya da hiç yoktur. Motor örneğinde, motoru ‘motor olmak üzere’ tanımlayan bu ilişkilendirmedir. Yoksa, bir motoru meydana getiren birbirinden habersiz ve bağımsız parçalar, üzerlerinden ne kadar süre geçerse geçsin, ne kadar çok şanslı mutasyonlara maruz kalırsa kalsın ‘motor olmak üzere’ yönelemezler. Tam da burada, ‘evrim’ fikrinin devreye girip motorun zaman içinde geliştiği; daha güçlü, daha ekonomik, daha hızlı, daha sessiz motorların bu motorun ardından geldiği söylenebilirdi. Ancak, bir ‘motor’ yapma fikri, başından belirlenmiş olmalıdır, bu belirleniş zamandan bağımsız olarak gerçekleşir. Eğer ‘motor yapma’ iradesi başından var olmasaydı, benzinin yanışı ile motorun mekanizması arasında bir irtibat kurulmaz; benzin yanabilir, ama motor bir işe yaramazdı. Benzinin yanmasını ve motorun hareketini anlamlı ve fonksiyonel kılan işte bu ‘bütünleme’ ve ‘ilişkilendirme’ iradesidir. Şimdi baştaki sorulara dönebiliriz: Bir göz de, en az bir fare kapanı kadar, en az bir uçak kadar, bütün aksamıyla tamam olduğunda işgörür. Yarım ya da eksik bir halden rastgele ve zamanla tamam olan birşey yoktur hayatta. Öyleyse evrimin, doğal seleksiyon ve mutasyon gibi rastgele mutasyonlar ve deneme-yanılmalar üzerine kurduğu senaryoda rol alacak herhangi bir canlı yoktur. Hayat için ‘ya hep ya hiç’ kuralı geçerlidir. Hayat, baştan bellidir; yaşamanın karmaşık fonksiyonları bir defalığına ve net olarak belirlenmiştir. Madde üzerinde hayattan yana kasıtlı bir yönlendirme yapılmıştır. ‘Ya hep ya hiç’ seçeneklerinden birincisi seçilmiş ve hayat ‘hep’ten ve ‘tamam’ olarak var edilmiştir. Allah’tan hayat ‘hep’ var edilmiş de, şimdi, burada, güzel ve eksiksiz bir hayatın orta yerinde, nefes nefese hayatın nasıl başladığını tartışıyoruz. ‘Hiç’ seçeneği gerçekleşseydi, şimdi hayatta olmayan evrimcilerle, hiç yürümeyen bir hayatı tartışmak hayli sıkıcı olurdu!

(Zafer Dergisi  Şubat 2002 - Senai Demirci)

Paylaşma linkleri