T:Geçen hafta beşerî ve öteki eserlerin kıyasıyla yaratıcının varlığına ilişkin deliller çıkarmaya çalıştın. İnsan, yaptığı eserleriyle Yaratıcı’yı tanıyabilir dedin. Yani insanın Yaratıcı’yı bil­mesini eser üretme kabiliyetine bağladın. Ben böyle bir zorunluluğu anlayamadığım için insanın yaratıcıyı bilmesi için eser yapma kabiliyetine sahip olması şart mıdır diye sordum.

 

F:Hayır. Hiçbir eser yapabilecek kabiliyetimiz olmasaydı yine de Rabbimizi bilebilirdik. Gözlem yoluyla, Rabbimizin varlık ve birliğini gösteren delilleri görebilirdik. Ancak, bir şeyleri yapabilmek, Rabbimizi anlamak noktasında bize kolaylık sağlıyor. Kendi tecrübemizden hareketle, her binanın bir ustası olduğunu bildiğimizden, tabanı yeşil halılarla döşenmiş, çiçeklere süslenmiş ve tavanı yıldızlarla yaldızlanmış “dünya sarayı”nın bir ustası olduğunu bilebiliriz. Zaten Rabbimizin bize “ene” duygusunu verip bir şeyler yapma ve sahiplenme deneyimini yaşatması bu sırdandır.[1]

 

T:Seni büyüleyen, canlı varlıkların karmaşıklığı ve çeşitliliği galiba. Oysa modern biyolojiyi biraz okusan onların nasıl oluştuklarını anlayacaksın. Doğadaki eserleri beşerî eserlerden ayıran en önemli özellik üreme sistemidir. Canlı bir organizma üreme yoluyla neslini devam ettirirken, insan yapımı nesnelerde böyle bir özellik yok. Gördüğün bu çeşitlilik ve karmaşıklık milyonlarca yıl önce yoktu. Her şey bir organizmanın ortaya çıkmasıyla başladı. Gerçi bilim ilk canlı organizmanın nasıl çıktığı konusunda bize kesin bir şey söyleyemiyor. Ancak sonrasını çok güzel açıklıyor. Üreme sistemine sahip olan ve çevre şartlarının etkisiyle değişebilen yapıya sahip canlı organizmalar milyonlarca yıl geçtikten sonra günümüzdeki çeşitlilik ve karmaşıklık kavuştu.

 

F:Haklısın. Üreme sistemi evrimin temel direklerinden biridir. Belki de evrimin motorudur. Çünkü üreme sistemi olmadan evrim çöker. O halde evrimcilerin öncelikle üreme sisteminin evrimini ispatlamaları gerekir. Nasıl ortaya çıktığını anlatmaları gerekir. Meşhur Nature dergisinin eski editörlerinden John Maddox yıllar süren spekülasyonlara rağmen bilim adamları halen üreme sisteminin nasıl evrildiğini ispat edememiş diye itiraf ediyor.[2]

 

T:Bununla ilgili teoriler var. Henüz kesin olarak ispatlanmadığını kabul ediyorum. Ancak beşerî eserlerle öteki eserleri ayıran en önemli özelliklerden birinin üreme sistemi olduğunu inkâr edemeyiz.

F:Beşerî eserlerin üreme sistemine sahip olamaması, ustalarının ilim ve kudretinin noksanlığını gösteriyor. Eğer yeterince ilmimiz olsaydı, üreyen at­lar gibi, üreyen arabalar da yapardık. Pek de güzel olurdu. Arabamız eskiyin­ce yenisini almak zorunda kal­mazdık. Yavru arabalar arkadan yetişirdi.

T:Çok komiksin. Üreyen araba ha! Bence de güzel olurdu. Anlattıkların bana Physics of İmmortality (Ölümsüzlüğün Fiziği) kitabını hatırlattı.[3] Yazar, kitabında, bir gün insanların üreyen robotlar yapacağını ve diğer gezegenlere göndereceğini iddia ediyor. Yani bozulduğunda kendini tamir eden ve kendisi gibi robotları doğurabilen robotlar. Yapay akıl sahibi bu robotların evlatları başka gezegenleri fethedecek. Bu silsile uzaydaki bütün gezegenleri işgal edene kadar devam edecek. Böylelikle insanlık yaptığı eserleriyle evrenin her tarafına nüfuz edecek.

 

F:Vay canına! Sözünü ettiğin kitabı okumadım; ancak yazarın hayal gücü hoşuma gitti. Batı’nın emperyalist aklı, güneş sistemiyle bile yetinmiyor. Kâinat kadar geniş bir hırsı var. Bütün evreni sömürmek istiyor. Aynı hikâyeyi “tevhidi akıl” ile düşününce tartıştığımız konuya büyük bir açıklık getirecek:

 

Diyelim ki biz seninle bu “akıllı ve üreyebilen robotları” yapıp uzaya gönderdik. Yine varsayalım ki bizim robotlar ortalama zekâ sahibi insanlar gibi kendisine sunulan verileri inceleyip bir karara ulaşabiliyor. Robotlarımızı komşu galaksideki bir gezegene yönlendirip imtihana tabi tutacağız. İlk iki robotumuzu yaptık. Adlarını da A ve H koyduk. Kendilerine imtihan projemizi anlattık. Sonra da Andromeda galaksisindeki D gezegenine gönderdik. İleri teknolojimizle D gezegenini harika teknolojik sistemlerle ve ürünlerle donattık. Her şeyi sebep-sonuç ağıyla çalışan otomatik sistemlere bağladık. Robotlarımıza olup biteni anlama kabiliyeti vermemize rağmen, bizim eserlerimize denk gelecek bir şeyler yapmayı öğretmedik. Buradaki kontrol merkezinde D gezegenindeki her şeyi hem gözlemliyoruz hem de kontrol ediyoruz. Seninle beraber olup bitenleri seyretmeye başladık.

 A ve H bize hem minnettar oluyor hem de gönderdiğimiz mesajları dikkate alıp verdiğimiz emirleri harfiyen yerine getiriyor. Bir süre sonra, peder ve valide robotlar öldüler. Ancak, çok sayıda yavru robotlar onların yerine geçtiler. Bu yeni yetmeler, her şeyin kendi kendine olduğunu iddia ettiler. Bizi akıl ve şuur sahibi bir varlık yapmadı, biz evrile devrile bu hale geldik diye bilimsel teoriler geliştirdiler. Her türlü propaganda aracını kullanarak birçok robotları kendilerine taraftar yaptılar. Böyle bir durumda, zavallı robotlarımızı bu bariz hatadan kurtarmak için neler yapmalıyız sence? Yani onlara hakikati anlatmak için nasıl bir mesaj göndermeliyiz?

 

T:İki şey yapabiliriz. Birincisi, onlara atalarını nasıl yaptığımızı açıklayan belgeler gönderebiliriz. İkincisi, dikkatlerini yaptığımız eserlere çevirip onları nasıl yaptığımızı anlatabiliriz. Akıllı robotlarımız gönderdiğimiz bilgileri test ederek doğruluğunu anladıklarında, bizim ustalığımızı kabul ederler.

 

F:Allah seni konuşturuyor. Şimdi söyler misin, bizim örnekteki robotlardan ne farkımız var? Dünya gezegeninin örnekteki D gezegeninden ne eksiği var? Bizim sonsuz rahmet sahibi Rabbimiz bize göndermiş olduğu Kur’an-ı Kerim’inde hem bizim nasıl yaratıldığımızı hem de bütün varlıkların nasıl yaratıldığını anlatmıyor mu? 14 asırdır yaptığımız testler bu semavî belgenin doğruluğunu göstermiyor mu?[4]

 

Dahası var. Rabbimiz, “Etrafınızda gördüğünüz harika eserler Allah’ın değildir diyorsanız, o halde bütün bilim adamlarınızı bir araya getirip bir tanesini yapınız” diye meydan okuyor. “Eğer gelen semavi kitabın beşerî olduğunu düşünüyorsanız bütün beşerin aklından istifadeyle siz de bir benzerini yapınız” diyor.
 

T:Sen yine insan yapımı eserlerle diğer eserleri karıştırıyorsun. İnsan yapımı eserler doğal süreçte oluşmuyor. Oysa öteki eserler doğal kuvvetlerin işleyişleri sonucunda zamanla meydan geliyor. Öteki eserlerin hepsi doğal süreçteki sebep-sonuç ilişkisini sonucudur. Bunu bilim bize açıklıyor.

 
F:Kanaatimce insanların büyük çoğunluğu seküler bilimin kâinatı deterministik bir yaklaşımla açıklamasına takıldıkları için Rablerini göremiyorlar. Daha önce anlattığım uzaktan kumanda ve televizyon örneğini hatırla. Determinist bir bilim adamı uzaktan kumandayı TV’deki görüntünün sebebi olarak görebilir. Bunun için süslü teoriler de kurabilir. Oysa TV’deki programları izleyen akıllı bir insan kumandanın söz konusu programların sebebi olamayacağını kolaylıkla anlar.


T:Senin kumanda ve TV örneğini gayet iyi hatırlıyorum. Bariz bir hata yapıyorsun. Bilim adamı, kumandayı incelemekle yetinmez. Daha da ötesine varır. TV ve kumandanın nasıl oluştuğunu anlamaya çalışır.

 

F: Bu örneğimizi D gezegenimize gönderdiğimiz robotlar üzerinde hayalen test edelim. Diyelim ki robotlarımız sıkılmasın diye uzaktan kumandalı TV yaptık. Ancak yayını biz buradan yapıyoruz. Bizim TV’lerimiz daha da ileri teknoloji eseri oldukları için çekirdekle üreyebilsin. Senede 100 tane “TV çekirdeği” çıkarsın. Bu çekirdekleri toprağa koyunca da TV ağacı büyüsün ve TV meyvesi versin. Söyler misin seküler bilimden ders almış ikinci nesil robotlar TV için ne tür bilimsel teoriler geliştirecek?

 

T:TV’nin çekirdeğinin toprakta nasıl işleyip ağaç olduğunu ve TV ürettiğini açıklayan teoriler geliştirirler.

 

F:Onların bu bilimsel teorileri hakikat mi olur, yoksa safsata?

 

T:Kimin zaviyesinden baktığına bağlı. Bize göre safsata. Ancak onlara göre hakikat olur. Ancak onları yargılayamayız. Kendi imkânları dâhilinde en doğrusunu bulmuş olurlar.

 

F:Yaptıklarının doğru olduğunu kabul etmiyorum. Çünkü akıllarını biraz daha kullandıklarında TV ekranında gördükleri programların akılsız, şuursuz kumandanın ve çekirdeğin eseri olamayacağını anlayabilirler. Diyelim ki robotlardan birini elçi seçtik. Elçi robota hiç bir robotun benzerini yazamayacağı bir kitap verdik. TV ve diğer bütün eserleri yaptığımızı bildirdik. Bu durumda, robotların hakikati öğrenmek için elçi robota kulak vermeleri gerekmez mi?

 

T:Gerçekten elçi olduklarını anladıklarda, elbette dinlemeleri gerekir. Elçiye gelmeden önceki duruma biraz daha açıklık getirelim. Senin canlı organizmalar hakkında eksik bilginin olduğunu sanıyorum. Modern biyoloji ve tıp bilimini okusan birçok soruna cevap bulursun. Canlıları inceleyen bilim adamlarının çok büyük çoğunluğu evrim teorisinin doğru olduğunu söylüyor. Bu durumda başka izah aramaya ne gerek var?

 

F:Senin sıklıkla kullandığın bir argümanı hatırlatmak istiyorum. Çoğunluk hakikatin belirleyicisi olamaz. Hakikat oylamayla belirlenemez. Seküler bilim adamlarının çoğunun Ev­rim teorisini hakikat kabul etmesi evrimi safsata olmaktan çıkarmaz. Doğuştan gözleri kapatılan, ancak gözlerini açık sanan binlerce insanın etraftaki güzellikleri inkâr etmesi doğru olduklarına delil olamaz. Seküler bilim, insanların gözlerini hakikate karşı kör yaptığı için gerçeği görmelerine mani oluyor.

Oysa semavî mesajın ışığında kâinata bakan bilim adamları her bir şeyde Rabbini görebilir. Kaldı ki, bütün canlıların evrimle oluştuğunu iddia eden biri olarak, iddiasını ispat etme yükümlülüğü sana düşer.



 


[1] Bediüzzaman, Ene Risalesi’nde, hem kâinat sırlarını çözüp hakikati bilmenin hem de Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımanın niye ene ile mümkün olduğunu özetle şöyle açıklıyor:

“Âlemin miftahı (anahtarı) insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren (görünürde) açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki âlemin bütün kapılarını açar; ve öyle tılsımlı (gizemli) bir enaniyet vermiş ki Hallâk-ı Kâinat’ın künûz-u mahfiyesini (gizli hazinelerini) onun ile keşfeder... Daire-i mülkünde mevhum rubûbiyetiyle (kendi mülkünü görünürde idare etmesiyle), daire-i mümkinâtta (imkân âlemi olan kâinatta) Hâlık’ının rubûbiyetini (idaresini) anlar. Ve zahiri (görünürdeki) malikiyetiyle, Hâlık’ının hakiki malikiyetini fehmeder ve ‘Bu haneye malik olduğum gibi, Halık da şu kâinatın malikidir’ der. Ve cüzî (sınırlı) ilmiyle O’nun ilmini fehmeder. Ve kisbî (sonradan edindiği) sanatçığıyla O Sâni-i Zülcelâl’in ibdâ-i sanatını (benzersiz sanatını) anlar. Mesela, ‘Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim, öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş’ der. Ve hakeza, bütün sıfat ve şuûnât-ı İlahiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval (haller) ve sıfat ve hissiyat, ene’de münderiçtir (bulunur).” (Bediüzza­man Said Nursî, Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)

[2] Roy Abraham Varghese, The Wonder of the The World: A Journey from Modern Science to the Mind of God, s. 411, Tyr Yayınevi, Arizona 2003.

[3] Frank J. Tipler, The Physics of Immortality: Modern Cosmology, God and the Resurrection of the Dead, Anchor Kitapları, New York 1997.

[4] En son semavî mesajı içeren ve kâinat kitabının tercümanı olan Kur’an-ı Kerim’in semaviliğiyle ilgili delilleri Rabbini Arayan Thomas serisinin ikinci kitabında okuyabilirsiniz. Söz konusu kitapta Kur’an’ın tamamını okuyan Thomas’tan gelen sorulara Kur’an’dan verilen cevapları bulacaksınız.

Paylaşma linkleri