Kötülük problemi olarak adlandırılan, tabiatta cereyan eden hastalıklar, ölümler ve musibetler, Batı dünyasında düşünürleri ve inanç sahiplerini hep meşgul etmiştir. Onlara göre bu kötülükler, Allah’ın rahmet, inayet, merhamet ve şefkatiyle bağdaşmamaktadır. Onun için bu kötülük probleminin varlığını Allah’a vermemişler, genelde tabiat ve tesadüfe yükleyerek, evrimin kontrolüne havale etmişlerdir.1

Batı’da, tabiat ve canlılara isabet eden kötülükleri açıklamak için iki Allah düşüncesinin öne çıktığı görülmektedir. Bir düşünceye göre Allah tüm yüceliğiyle bir dünyayı tasarlamıştır. Artık bu dünya O’nun İlâhi müdahalesine gerek kalmadan kendi kendine işlemektedir. Bu durumda  Allah eşyayı yarattığında o mükemmeldi ve eşyanın üzerinden elini çektikten sonra kusurlu olmaya başladı.

İkinci düşünceye göre ise, Allah zatıyla yaratıkları arasına doğa yasalarını koymuştur. Ve kötülük her nasılsa bu tabiat yasalarının talihsiz bir ürünü olmuştur.2

İslâm düşünürlerine göre, tabiatta cereyan eden hastalıklar, ölümler ve musibetlerin arkasında iyilikler ve güzellikler saklıdır. Allah, Rahmet, inayet, lütuf  ve  isimlerinin güzelliklerini göstermek için bütün varlıkları ve özellikle canlıları bir model yapmış, duygular ve hislerle süslü bir vücut elbisesini onlara giydirmiş, ücret olarak da birer lezzet vermiştir. Onların  her birisinin faaliyeti, kendilerine bir lezzet vermektedir. Onların bu memnuniyeti, Yaratıcılarını da memnun etmektedir. Bu da hadsiz bir faaliyeti gerekli kılmaktadır. Böyle hadsiz bir faaliyet de ancak, değişiklikle, farklılaşmayla ve tahriple mümkündür. Böyle bir değişiklik ve tahrip de ölümü ve ortadan kalkmayı getirmektedir.

Her bir varlık, beslenme zinciri sayesinde, yerine göre bitki seviyesinden hayvan seviyesine ve hayvan seviyesinden insan mertebesine çıkmakla  terakki etmekte, canlılar bu dünyadan yerlerine bâki vücutları bırakıp öyle gitmektedir. Dolayısıyla geçici  ve fani bir vücudun gitmesiyle, onun yerine bir nevi bekaya mahzar vücutların gelmesinden şikayet etmemek gerektir.3

Aslında varlıklar ölümle yok olmuyorlar. Bu âlemden bâki bir âleme gidiyorlar. Allah’ın kudret dairesinden ilim dairesine geçiyorlar. Madem eşya, O’nun isimlerinin bir aynasıdır. O’nun varlığı ile beraber isimleri de bâkidir. Dolayısıyla, o isimlerin tecellileri olan eşya da daimî olacaktır. Eğer varlıklar ruh sahibi değillerse, onlardaki güzellik Allah’a aittir. Şayet bunlar ruh sahibi olup akıllı değillerse, hayvanlar gibi, onların ayrılıkları ve ölümleri yokluk değildir. Bunların ruhları, kendilerine layık bir saadete gönderilir.

Şayet bu ruh sahipleri insanlar ise, zaten, dünyadan daha güzel ve ebedî saadete medar olan bir âleme gitmektedirler. Dolayısıyla ölüm, onlar için yokluk değil, daha nurani bir âleme gitmeye vesiledir .

Bir takım hastalık ve musibetlerin ise, insanın gideceği ebedi hayatında ona sevap ve mükafat olarak geri döneceği vaat edilmektedir.

 

Prof. Dr. Adem Tatlı


1. Cavalier-Simith, T. The Number of Symbiotic Origins of Organelles. Biyosystems, 1992, 28, 91-106.
2. Doolittle, R. F. The Evolution of Vertebrate  Blood Coagulation: Acase of Yin and Yuang, Thrombosis and Haemostasis, 1993, 70, 24-28.
3. Nursi, B. S. Mektubat. Envar Neşriyat. İstanbul, 1986.

Paylaşma linkleri