T:Doğrusu sana şaşırıyorum. Çok zeki olmana rağmen, evrim teorisini anlamakta zorlanıyorsun. Sen inanmayanların hakikati görmediğini iddia ediyorsun. Oysa ben de aksini müşahede ediyorum. Binlerce bilim adamının görüp gösterdiği bir hakikati senin görmemen, inancının gözüne perde olduğunu gösteriyor.

F:Daha öncede söylediğim gibi, evrimin hakikat olduğunu gören bir tek bilim adamı bile yok. Onlarınki bir “teori” sadece (postula). Hatta buna “zan” demek daha doğru olur. Oysa pekala zanlarında hata yapabilirler. Akıl gözüyle zanlarına baktığımda sonsuz derece gayrı makul geliyor bana. Bir iğnenin dahi ustasız olmadığını bilen biri olarak, kâinatı dolduran hadsiz harika eserlerin ustasız meydana geldiğini aklım kabul etmiyor. Kaldı ki her bir eserdeki fayda ve fonksiyonlara akıl gözüyle baktığımızda hepsinin belirli maksatlar için dizayn edildiğini görüyoruz. Buna “maksatlı dizayn” veya meşhur ismiyle “akıllı dizayn” diyebiliriz.[1]

T:Sen akıllı dizayncısın galiba. Biliyorsun akıllı dizayn Hıristiyan bilim adamlarının icadı… Laik sistemde okullara kendi görüşlerini enjekte etmek için Hıristiyanların bulduğu akıllıca bir yol gibime geliyor.

F:Akıllı dizayncı değilim. Müslüman’ım. Kur’an, Allah’ı bize bin bir yolla anlatıyor. Akıllı dizayn onlardan sadece biridir. Akıllı dizayn hareketini gayet yakından takip ediyorum. Bence son derece akıllıca bir hareket… Muhteşem kâinat sarayının ilim sahibi bir ustası olduğunu anlayan bilim adamlarının öncülük yaptığı bir hareket. Hıristiyanlığın akla aykırı esaslarını savunmaları çok zor olduğu için “yaratılış teorisi” demek yerine, “akıllı dizayn teorisi” diyorlar. Hıristiyanlıkla aralarına mesafe koyuyorlar.

T:Bence görünüşe aldanıyorsun. Görünürde, her şey dizayn edilmiş gibi gelebilir. Ancak, modern biyolojiyi okuduğunda her şeyin evrimle bu şekle geldiğini anlarsın.


 F:Görünürde dahi olsa dizaynı kabul etmen güzel. Beden gözümüze her şey dizayn edilmiş gibi göründüğü gibi, yakından dikkatle baktığımızda akıl gözümüze de her şeydeki hari­kulade dizayn görünür. Evrim teorisi akıl gözüne perde olduğu için gündüz aydınlığı gibi aşikâr olan her şeydeki dizaynı ve her şeyin arkasındaki dizayncıyı görmemize mani olur.

T:Biliyorsun “akıllı dizayn teorisi” Willian Paley’in iki asır önce yazdığı Doğal Teoloji (Natural Teology) kitabındaki meşhur saat örneğinden geliyor. Ondan önce de benzer argümanı kullanan vardı. Ancak, modern zamanda bu görüşü meşhur kılan Paley olmuştur. Paley, kitabında şu meşhur örneği verir:[2]
“Issız bir diyardan geçerken ayağım bir taşa çarpsa, bu taş ne­reden geldi diye bana sorulsa, hep oradaydı diye cevap vere­bi­lirim. Çok mantıksız bir cevap olmaz. Varsayalım ki yerde bir saat buldum ve onun nereden geldiği bana soruldu. Sa­atin hep orada olduğunu düşünüp biraz önceki cevabı veremem.”

Paley, saati parçalarına ayırıp nasıl yapıldığını anladığında akıllı biri tarafından dizayn edildiği kanaatine ulaşacağını iddia eder. Yani, “Saate bakarak akıllı bir ustası olduğuna ulaşırız” diyor.

F:Ne güzel söylemiş!

T:İşine yaradı, değil mi? Senin gibi inancını rasyonelleştirmeye çalışanlar Paley’in argümanını sıklıkla kullanır. Ancak, sana kötü bir haberim var. Dawkins, “Blind Watchmaker” (Kör Saat Ustası) isimli kitabında bu argümanı yerden yere vuruyor. Özetle, evrimin doğal seleksiyon yoluyla milyonlarca sene sonra saat ustasından daha karmaşık eserler yaptığını ispat eder. Paley’e nazire olsun diye evrime saat ustası der. Ancak, gözü olmadığı için “kör saat ustası” diye tanımlar.

F:Bence evrimi “kör” diye tanımlamak yetmez. Kör, sağır, beyinsiz demesi gerekir. Kör saat ustası olabilir; ancak, ne gözü ne kulağı ne de zerre kadar aklı olmayan biri, milyon değil, milyar sene geçse saat gibi karmaşık bir aleti yapamaz. Hatta bir iğne bile yapamaz.

Paley’in örneği ise, oldukça güzel, ama hakikati ifade etmekten çok uzaktır.

T:Anlamadım. Biraz açar mısın?

F:Paley’in benzetmesinden gidersek şunu söyleyebiliriz: Mars’a giden biri sadece bir saat değil, trilyonlarca saat gibi –hatta saatten daha karmaşık yapıya sahip olan– eserler görse ne düşünecek acaba? Hatta gördüğü her eserin saatten daha karmaşık olduğunu anlarsa ne diyecek? Onların kör, sağır ve aptal bir usta tarafından mı; yoksa her şeyi görür, her şeyi işitir, her şeyi bilir ve her şeye gücü yeten bir usta tarafından mı yapıldığına inanacak? Elbette aklı varsa ikincisine inanacak.

İşte, kâinat sarayı, atomdan tut, elementlere, moleküllere, kristallere, hücrelere, sayısız canlı ve cansız organizmalara varan hadsiz karmaşık ve sistemli eserlerle doldurulmuş. Hem de her an yenilenen, her an değişen eserler… Bu muhteşem sarayda –hakikatte– gayesiz, faydasız, maksatsız hiçbir şey bulunmaz. Her şeyin bir değil, belki binlerce gayesi ve faydası var.

T:Evrim teorisinin bize anlattığına göre her şey zamanla çevre şartlarına uyum sağlamış. Uyum sağlayamayanlar yok olup gitmiş. Geriye kalanlara bakıp “Her şey uyumlu, o halde maksatlı yaratılmışlar” demek rasyonel değil. Paley’in iddia ettiği gibi her şey öyle birden karmaşık hale gelmedi. Milyonlarca yıl devam eden küçük değişimler sonucu saat gibi karmaşık ve sistemli varlıklar oluştu.

F:Evrimin, “uyum sağlayanın hayatta kaldığı” (survival of fittest) masalını çok dinledim şimdiye kadar. Behe’nin dediği gibi, Darwinci evrim teorisi, saat kılıfının oluşumunu anlatıyor. Saat fabrikasının var olduğunu ve kılıfsız saat ürettiğini varsayıyor. Saatin zamanla evrim geçirerek nasıl kılıf edindiğini anlatıyor.[3]

Bir canlının hayatta kalması için zamanla çevreyle uyumlu organlar edinmesini (kılıf bürünmesini) bir tarafa bırakalım. Asıl mesele hangi canlıların çevreye uyum sağlayıp hayatta kaldığı değil, onların hayatta kalmak için nasıl değişim gösterdikleridir. Hem de her şey canlının çevreyle uyumuyla da sınırlı değil. İki ayrı canlı arasındaki uyumu neyle izah ediyorsun?

Örneğin, insan dâhil bütün memeli canlılarda dünyaya gelen yavru bebek için memeler musluğundan çok gıdalı bir süt gönderiliyor. Bu süt bebek için gerekli bütün vitamin ve proteinleri içeriyor. Hem de bebeğin mikroplara karşı direncini artırıyor. Aptal, kör ve sağır vücut hücrelerinin ürettiği anne sütünün yerine geçecek bir içeceği üretmek için binlerce zeki ve sıhhatli bilim adamının çalışmalarına rağmen bugüne kadar başarılı olamadılar. Her ne kadar bebek maması varsa da bütün doktorlar, anne sütünün yerini hiçbir şeyin alamayacağını söylüyorlar.[4]

Şimdi, aklımızı başımıza alıp bu harika icraatı düşündüğümüzde şu soruları sormamız gerekmez mi?

Birincisi: İnsanın bile inşa edemediği “süt üretme makinesi”ni, hücreler nasıl inşa etmiş?

İkincisi: Bu makine, yemek ve su gibi hammaddelerden nasıl süt gibi bir gıda üretiyor?

Üçüncüsü: Bu makine nasıl oluyor da bebeğin doğumunu takiben üretime başlıyor?

Dördüncüsü: Bu makineden süt emeceğini bebek nasıl biliyor ki doğmadan önce parmağını emerek, bir nevi idman yapıyor.

Beşincisi: Bu makine nasıl olmuş da beden fabrikasının en uygun yerine yerleştirilmiş?

Daha bunun gibi birçok soruyla annelerdeki “süt üretme makinesi”nin hem bebek hem de anne için fayda ve maslahatlarını sorgulayabiliriz.[5]

T:Neyse… Çok uzatmaya gerek yok. Mesele anlaşıldı. Sen her zamanki gibi, doğada sistemli bulduğun bir şeyi insan yapımı eserlerle kıyaslayarak akıl ve ilim sahibi bir ustaları var demeye getiriyorsun. Oysa meşhur evrimci yazar Richard Dawkins’in söylediği gibi “evrim bizden daha akıllı”. Evrimin uzun yıllar yaptığını biz şimdilik yapamıyoruz.

F:Evrim değil, hücreler veya kâinattaki bütün zerreler bizden akıllı demeliydi Dawkins.[6] Çünkü gördüğümüz bütün harika eserler, eğer Allah’a verilmezse, zerrelerin marifeti o­lur. Dawkins, asrımızın Darwin’i gibi. İnsanlara evrim inancını vaaz ediyor. Ben de hep şaşırırdım. İnsan zekâsı nasıl olurda evrimi gibi bir saçmalığı kabul eder diye. Oysa Dawkins zerrelerin bile kendisinden daha zeki olduğunu kabul ediyor. Bu sözü duyduktan sonra onun eserlerini pek kâle almama gerek yok!

T:Sen istediğin kadar dalganı geç. Dünyada insanlar seni de­ğil onu dinliyor. Her neyse… Sana evrim teorisine göre anneler­de süt üreten memelerin nasıl oluştuğunu anlatayım istersen.

F:Hımmm! Merakla dinliyorum!

T:Başlangıçta annelerde meme falan yoktu. Vücut ter bezleri ter üretiyordu. Yani bedenden sadece ter çıkıyordu, süt değil. Derken kazayla vücutta küçük bir nokta belirdi. Bu nokta zamanla biraz büyüdü. Önceleri acı ve faydasız salgılar salgıladı. Bu nokta annenin genetik koduyla yavruya geçti. Bu şekilde birçok dişi hayvanda noktalar çıktı. Bazısı zehir, bazısı ter, bazısı da gıdalı bir şeyler salgıladı. Gıdalı şeyi salgılayan dişilerin yavruları hayatta kaldı. Diğerlerinin nesilleri tükendi. Zamanla nokta büyüdü. Bugünkü şeklini aldı.

F:Vay canına! Ne kolaymış bu iş! Gerçekten de evrim bizden daha akıllıymış! Evrim kazayla öyle işler becermiş ki bütün akıllı insanlar bir araya gelse bile benzerini yapamıyor. Biz de kazayı hep kötü biliyoruz. Meğer kaza ne kadar da faydalı neticeler veriyormuş.

T:Bir kazayla süt çıktı demiyorum. Evrimin başlangıcında muhtemelen dişilerin yüzde 90’ı zehirli bir şey salgıladılar. Yüzde 9’u da besleyici değeri olmayan bir şey salgıladı. Yalnızca yüzde 1’i gıdalı bir süt salgıladı. Süt salgılayanlar dışındaki türler zamanla yok oldular. Yüzde bir 1 şans çok yüksek bir şey değil.

F:Mesele sadece gıdalı anne sütü üretmek olsaydı belki senin bu açıklamanın doğru olduğuna bir şans verebilirdim. Oysa süt gibi izah etmen gereken milyonlarla oluşum var. Onların hepsinin birden şans eseri en mükemmel bir şekilde gerçekleşmesinin şansı sıfırdır. Süt üretme makinesinin annelerde bedenin en uygun yerine yerleştirilmiş olmasına bir açıklama getirmedin.

T:Gayet kolay izahı var. Belki de başlangıçta vücudun her tarafında meme olan türlerden vardı. Ancak, onlar hayatta kalmadılar.

F:İlginç! Niye hayatta kalmamışlar? Sanırım o zaman bebekler bayram ediyorlarmış!

Peki, bir şey daha sorayım. Niye erkeklerden senin iddia ettiğin noktalar belirip zamanla süt üretme makinesine dönüşmemiş.

T:Şey… Şey…  İlginç bir nokta! Biraz üzerinde düşüneyim. Haftaya sana cevap vereceğim. Şimdiye kadar anlattıklarım sana makul geldi mi?

F:Neyse… Bu konuyu daha fazla deşmek istemiyorum. Etrafta duyan olursa bizi sapık sanabilir. İyisi bir temsil ile söylediklerinin ne manaya geldiğini izah edeyim.

T:Şu meşhur temsillerin… Dinliyorum.

F:Bir an için beş parası olmayan, evsiz, barksız bir adam olduğunu düşünelim. Sokaklarda yatıp kalkıyorsun. Çöplerde bulduklarınla karnını doyuruyorsun. Gün geçtikçe vücudun zayıf düşmeye başladı. Artık yürümeye bile takatin kalmadı. Senin bu halini gören merhametli ve servetli biri, sana acıyıp senin için dillere destan muhteşem bir saray yaptı. Seni o saraya yerleştirdi. Saray tek kelimeyle harikuladeydi. Bir tek kusuru vardı. Sarayda mutfak ve yiyecek bir şey yoktu. Sen buna çok üzüldün. Yapacak bir şeyin yoktu. Her gün sokak sokak dolaşarak çöpleri karıştırmaya devam ettin.

Derken, bir gün evinin bir köşesinde bir nokta belirdi. Sen onu leke sandın. Evin güzelliğine zarar verir diye temizlemeye çalıştın. Fakat leke gittikçe büyümeye başladı. Çok uğraştın temizlemek için ancak hiçbir netice alamadın. Her gün kalktığında lekeye bakıyordun. Büyüdüğünü görünce üzüntün de büyüyordu. Artık açlıktan yürümeye bile takatin kalmamıştı. Kendi kendine, “Boş ver şu lekeyi… Yakında ölüp gideceğim bu gidişle” dedin.

Bir sabah uyandığında, bir de ne göresin! Leke gitmiş, yerine harika bir mutfak gelmiş! Buzdolabından fırınına kadar içinde her şeyin olduğu muhteşem bir mutfak… Gözlerine inanamadın. “Galiba halüsinasyon görüyorum” dedin. Zorla yürüyüp mutfağa doğru gittin. İçindeki eşyalara tek tek dokunup gerçek olduklarına kanaat getirdin. Dolabı açtığında çok leziz gıdalarla lebalep dolu olduğunu gördün. Sevinç ve hayret içinde gözyaşları döktün. Ancak, bedenin o kadar zayıf düşmüş ki yiyecekleri buzdolabından alıp ağzına götürmeye bile takat kalmamış. Sürünerek mutfağın açıldığı salona gidip, kanepe üzerinde uzanıverdin. “Biraz dinlenip kendime geleyim. Sonra yemek yerim” diye sayıkladın.

Bir süre sonra kalkmaya çalıştın. Ancak, bacağını bile kımıldatacak hâlin kalmamış. Yerinden kalkmak şöyle dursun, sürünerek bile mutfağa gidecek gücün yok. Çok üzüldün bu duruma. Yıllarca rüyasını kurduğun mutfağı bulmuşsun; ancak oraya gidecek gücü kaybetmişsin.

Gözyaşları dökerek ağlamaya başladın. O halde ölüp gideceğini düşündün. Fakat o da ne? Gördüğün manzara karşısında gözlerine inanamadın! Bir süre önce mutfakta gördüğün robot elinde bir kap yemekle başında duruyor! Şefkatle seni yerinden kaldırıp karnını güzelce doyurdu.

Karnın doyup aklın başına gelince robotla konuşmaya çalıştın. Ancak, senin dilinden anlamadığını fark ettin. Sadece ağlamaktan anlıyordu. Sen ağlayınca hemen yanında kesilip sana hizmet ediyordu. Sen de her türlü arzu ve ihtiyacını ağlayarak “hizmetçi robot”a arz ediyordun.

Derken, zamanla bedenin güçlendi. Tekrar ayaklandın, eski sıhhatine kavuştun. Dışarı çıkıp dolaşmaya başladın. Rast geldiğine evindeki bir lekenin zamanla harikulade mutfağa dönüştüğünü anlattın. Herkes seninle dalga geçti. En meşhur inşaat mühendisleri ve aşçılar evini ziyaret ettiler. Mutfağın harikulade olduğunu teyit ettiler. “Biz ne böyle bir mutfak ne de böyle yemekler yapabiliriz” dediler.

Şimdi senden soruyorum, temsildeki mutfak kendi kendine olabilir mi? Bir gece değil, on milyar gece dahi geçse, evin bir köşesinde bir nokta belirip harikulade bir mutfağa dönüşür mü? Hiçbir aşçının benzerini yapamadığı yemekler kendi kendine pişip ağzına düşer mi?

T:Şey… Şey…  Anlattıkların çok komik geldi bana. Bir nokta kendi kendine elbette mutfağa dönüşmez.

F:Bütün memeli canlılar yavruları için yemek pi­şi­ren “ilahî mutfak”la dünyaya gelir. Me­me­ler musluğundan akan nimetle yav­ru­la­rı­nı bes­ler.[7] Bu öyle bir mutfaktır ki, şimdiye kadar insanlık tam olarak emsalini yapama­mıştır. Hiçbir beşerî mutfakla kıyas bile ka­bul et­mez. Evrimciler, bu mutfağın tesadüfen bir noktadan evrildiğini iddia ediyor. Sen de buna inanıyor­sun.

T:Sen her zamanki gibi sapla samanı karıştırıyorsun. Canlı organizmalarla cansız varlıklar aynı özelliğe sahip değil. Canlılar zamanla evrilip bize göre harikulade özellikler kazanabilir. Aynı şeyi cansız varlıklar için diyemeyiz. Eğer senin iddia ettiğin gibi memeler “ilahî dizayn” ise erkeklerde niye var? İlim ve hikmet sahibi bir yaratıcı niye boşuna meme takmış erkeğe? Bence memeli canlıların ilahî dizayn eseri olmadıklarının açık delilidir.

F:Çok ilginç! Doğrusu hayret ediyorum.

T:Neye hayret ediyorsun? Kaçamak yok. Soruma cevap istiyorum. Tekrar ediyorum, erkeklerde meme olması neye delil sence?

F:Allah’ın varlığına ve Kur’an’ın hakikat olduğuna delildir.

T:Neee! Nasıl yani?

F:Müsaade edersen açıklayacağım. Biraz önce söylediğim gibi senin yaptığın çıkarıma hayret ediyorum. Biri sadece gece diğeri ise sadece gündüz kullanılmak için yapılan iki harikulade arabayı görsen, birinin farları çalışmıyor diyerek, ilim ve hikmet sahibi bir ustanın eseri olmadığına hükmedebilir misin? Eğer böyle bir hüküm versen, arabanın bin bir parçası seni tekzip etmez mi? Her bir parçasındaki maksatlı, mizanlı ve maharetli yapılış sana ustasını anlatmaz mı? Hikmetini bilmediğin bir parçasına gözünü dikip, diğer parçalardan gözünü kapatsan hata yapmış olmaz mısın?

T:Neymiş erkekte meme olmasının hikmeti? Ben hiçbir şey düşünemiyorum.

F:Biyolojik hikmetini bilmiyorum. Ancak, ilahî birçok hikmeti vardır.

T:Birkaçını söyler misin?

F:Memnuniyetle. Öncesinde genel bir prensipten bahsetmek istiyorum. Kâinatın ustası bizim keyfimizi veya dar aklımızı esas alıp kâinatı inşa etmemiş. Dolayısıyla, bir şeyin yaratılış hikmetini düşününce, kendi menfaatimizi veya dar aklımızı esas almamız doğru değildir. Her insan kendi vücudu üzerinde tefekkür ettiğinde birçok fayda ve gayeler için yapıldığını kolaylıkla anlar. Ancak, herkes her organın faydasını bilemeyebilir. Hatta şimdiye kadar yüz binlerce bilim adamı insan vücudunu anlamaya çalıştığı halde, “İşin sonuna geldik, her şeyi biliyoruz artık” diyen yok henüz. Örneğin, bir zamanlar bademciklerin hiçbir faydası yok deniyordu. Sonradan anlaşıldı ki bademcikler vücudun bağışıklık sisteminde önemli rol oynuyorlar.

T:Genel ifadelerle geçiştirme. Özetle anlatır mısın erkekte niye meme olduğunu?

F:Hikmetlerinden biri, senin gibilere açık kapı bırakmaktır. Çünkü Kur’an imanın iradî olduğunu söylüyor. Allah hiç kimseyi zorlamıyor. İman etmek istemeyenler için “inkâr kapıları” açık bırakılmış. Bu anlamda bir canlının vücuduna baktığımızda bin bir “iman kapısı” görebiliriz. Bir canlının her organı, her hücresi, hatta her zerresi bizi Allah’a götüren “iman kapısı”dır. Hepsi de açıktır. Ancak, bazıları açık olmakla beraber uzaktan bakınca kapalı görünüyor. Bunlara “inkâr kapısı” diyorum. İnkâr edenler sonuna kadar açık olan kapılardan girmek yerine, uzaktan kapalı gibi görünen kapılara bakıp “Bu saraya girilmez” diyor. Allah, insanın iradesini elinden almamak için böyle kapalı görünen kapıları her şey içinde bırakmış. Mecburen değil, iradesiyle isteyen iman etsin, istemeyen de inkâr etsin diye.

T:Bence bu zorlama bir yorum. Kur’an’da böyle bir şey var mı?

 

F:Benim şahsi yorumum değil. Kur’an’ın hidayetle ilgili bahislerinden çıkardığım bir hakikat. Kur’an, “...Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman eder, dileyen inkâr eder.” (Kehf Suresi, 28:29) diyor. Birçok ayetinde hidayetin iradeyle olduğunu belirtiyor. İradî olmayan imanın makbul olmadığını ısrarla vurguluyor. Daha önce söylediğim gibi, Kur’an Allah’ın kelam sıfatından gelen bir kitap, kâinat ise kudret sıfatından gelen bir kitap. İkisi de aynı hakikati ders veriyor. Kur’an ayetleri imanın iradî olduğunu söylediği gibi, kâinat ayetleri de imanın iradeyle olduğunu söylüyor.

 

 


[1] Varlıklardaki maksatlı yaratılıştan hareketle Allah’ın varlığını ispatlamaya, literatürde “dizayn argümanı” (teleological argument) deniyor. Hem teologlar hem de filozoflar arasında sıklıkla kullanılagelmiş bu tabir.

[2] William Paley, Natural Theology, s. 9-10, American Tract Society, New York 1850.

[3] Michael Behe, Darwin’s Black Box, s. 216.

[4] Yıllarca eğitim gören bilim adamlarının gayretleriyle hazırlanan bebek mamalarının hiçbiri “ilahî mama” olan anne sütünün yerini tutmadığının bir delili mama firmalarının reklamlarında kullandığı ifadelerdir. Mama firmaları ürünlerinin anne sütüne yaklaştığını övünerek reklamlarında beyan ediyorlar.

[5] Rabbimiz iki ayrı ayette bizi süt üzerinde tefekküre davet ediyor:

“Şüphesiz (sağmal) hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (süzülen), içenlere halis ve içimi kolay süt içiriyoruz.” (Nahl Suresi, 16:66)

“Hayvanlarda sizin için elbette bir ibret vardır. Onların içlerindeki sütten size içiririz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar vardır. Ayrıca etlerinden de yersiniz.” (Mü’minûn Suresi, 23:21)

Bediüzzaman, söz konusu iki ayetten şu tevhit dersini çıkarıyor:

“Evet, başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak, süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak halis, temiz, safi, mugaddî, hoş, beyaz bir sütü koymak ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirin, tatlı, kıymetli ve fedakârâne bir şefkati kalplerine bırakmak, elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki, fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz. İşte, böyle gayet mucizeli ve hikmetli bu san’at-ı Rabbâniyenin ve bu fiil-i İlâhînin (ilahî fiilin) umum rû-yi zeminde (yeryüzünün her tarafında), yüz binlerle nevilerin hadsiz validelerinin kalplerinde ve memelerinde aynı anda, aynı tarzda, aynı hikmet ve aynı dikkatle tecellisi ve tasarrufu ve yapması ve ihatası (yaygınlığı), bedahetle (açıklıkla) vahdeti (Allah’ın bir olduğunu) ispat eder.” (Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, Yedinci Şuâ (Ayetü’l-Kübrâ Risalesi), İkinci Bab, İkinci Hakikat)

[6] Bediüzzaman, bu konuya şöyle bir izah getirir:

“Eğer sen vücudundaki zerreleri, Kadîr-i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem-i kaderin (kudret kaleminin) uçları (her bir zerre bir kalem ucu) veya kalem-i kudretin noktaları (her bir zerre bir nokta) olduğunu kabul etmezsen, o vakit senin gözünde çalışan her bir zerreye öyle bir göz lâzım ki, senin mecmu-u cesedinin(vücudunun tamamını) her tarafını görmekle beraber, münasebettar (irtibatlı) olduğun bütün kâinatı dahi görecek bir gözü ve bütün senin mazi (geçmiş) ve müstakbel (gelecek) ve nesil ve aslın ve anâsırının (elementlerinin) membalarını ve rızkının madenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhi kadar bir akıl vermek lazım geliyor. Senin gibi bu meselelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflatun kadar bir ilim ve şuur vermek, bin derece divanece bir hurafeciliktir.” [Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yirmi Üçüncü Lem’a (Tabiat Risalesi), Birinci Muhal]

[7] “Daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm-ı mâderde (annne rahminde) ihtiyar ve iktidardan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir surette rızkı veriliyor. Sonra dünyaya geldiği vakit, iktidar ve ihtiyar yok, fakat bir derece istidadı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştırmak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddî (gıdalı) ve hazmı en kolay ve en latif bir surette ve en acip bir fıtratta, memeler musluğundan ağzına veriliyor. Sonra iktidar ve ihtiyara bir derece alaka peyda ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece çocuğa karşı nazlanmaya başlar. O memeler çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir. Fakat iktidar ve ihtiyarı rızkı takip etmeye müsait olmadığı için, Rezzâk-ı Kerîm, peder ve validesinin şefkat ve merhametlerini, iktidar ve ihtiyarına yardımcı gönderiyor.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, On İkinci Lem’a, Birinci Nükte, Birinci Nokta)

Paylaşma linkleri