F:Geçen haftaki konuştuklarımız hafta boyunca zihnimi meşgul etti. Gerçekten hayret ediyorum. İnsan vucudundaki herbir organ, hatta herbir hücre, bin bir tarzda sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi ustasını anlatıp, maharetini methetti­ği halde, sen hepsinden kullağını tıkıyorsun. Onun yerine, “Erkekte işe yaramaz memeler var” deyip kör, aptal ve sağır evrim ustaya havale ediyorsun. Oysa eğer senin iddia ettiğin gibi, erkek memesi tesadüfen evrim sürecinde oluşmuşsa, sa­dece estetik olarak kalmaz, tesadüfen süt de üretirdi.

Öte yandan, Rabbim erkek ve kadın vucudunu birbirine çok benzer yapmakla, ikisinin de aynı ustanın eseri olduğunu bize ders veriyor. Hem de çok farklı olduğumuzu düşünüp üs­tünlük taslamamızın yanlış olduğunu anlatıyor. Benim dar aklımla sayabileceğim bunlar. Hiç şüphesiz daha birçok hik­metler var.

T:Daha önce de söyledim. Sen milyarlarca sene devam eden evrimleşme sürecinde oluşan uyumu kasıtlı bir dizayn olarak algılıyorsun. Oysa bilim hiçbir dizayncıya ihtiyaç olmadan bu uyumun zamanla nasıl oluştuğunu bize açıklıyor.

F:Bence seküler bilim, aşikar olan “maksatlı ve hikmetli” yaratılışı inkâr edemiyor. Yani her şeyin her şeyle olan iliş­ki­sini reddedemiyor. Hatta gün geçtikçe bu ilişkinin farklı bo­yutlarını keşfediyor. Kâinatta her şeyin her şeyle irti­batlı ol­duğunu kabul ediyor. Ancak, bütün bu maksat ve gayeleri, hikmetli faaliyetleri sersem tesadüfe, kör tabiata, sa­ğır se­bep­lere havale ediyor.

Oysa birazcık düşünen herkes an­lar ki, bu hadsiz hikmetli faaliyetler, her şeyin ihtiyacını bilen hadsiz bir ilim sahibinin işidir. Her şeyin yardımına hadsiz rahmetiyle koşan, hadsiz kudretiyle cevap veren hadsiz hikmet sahibinin marifetidir.

Sadece kumlardan müteşekkil, ıssız bir adada mahsur kalan biri, açlıktan ölmek üzereyken, şiddetli bir rüzgarla kumların harika bir saraya dö­nüş­tü­ğünü, şahane şekilde döşendiğini, bin bir çeşit gıdalarla dolduğunu gör­dü­ğünde hayret ve hayranlıkla kendisini bilen ve ihtiyacına cevap veren birini düşünür. Gördüklerini ne tesadüfe ne kum tane­lerine ne de rüzgara havale eder.
İşte bizler de yokluk adasın­da ebediyen yok kalmaya mahkumken, birden büyük bir patlama ile atom kumlarından kâinat sarayı inşa edildi. Bu sa­ra­yın dünya odası bizim için tefriş edildi.

Bin bir türlü şeylerle her türlü ihtiyacımıza cevap verildi ve verilmeye devam ediliyor. Bu kadar hadsiz nimetle­re mazhar olduktan sonra o nimetlerin sahibini tanımamak, O’na minettar olup, teşekkür etmemek hadsiz derecede bir nankörlük değil midir?

T:Hiç de nankörlük değil. Öyle birinin olduğuna inanmıyorum ki minnettarlık duyayım.

F:Bence, imandan önce, nimetleri görmek gerekir. Yani her an hayatımızı borçlu olduğumuz bin bir şeyin farkında ol­mamız gerekir. Nimetleri gördüğümüzde onların kaynağına minnetarlık hissederiz. Dolayısıyla, her an sahip olduğu bin bir nimetin kıymetini takdir eden biri, onları Allah’tan değil, doğadan biliyorsa, doğaya karşı minettarlık duygusuyla dolar.

T:Bu söylediklerine katılıyorum.

F:Bence, insanların hemen tamamı sahip olduklarının kıymetini bilmiyor. Bir dakika bile hayatını devam ettirmesi için milyonlarca şeye muhtaç olduğunu farketmiyor. Sahip olduğu bin bir nimeti hiçe sayıyor ve sahip olmadıklarına göz dikiyor. Bu anlamda, Kur’an’ın bir mesajı da insana nimetleri hatırlatıp onu şükre sevketmektir.

Bugünlerde duyduğum bir hadise, şimdiye kadar kıymetini bilerek şükrünü eda edemediğim muazzam bir nimetin farkı­na vardırdı ve beni müthiş bir minettarlık duygusuna sevk et­ti. Rabbime hadsiz şükrettim. Bence senin tabiat, tesadüf ve esbap tanrılarına şükretmen lazım. Çünkü aynı nimete sen de mazharsın.

T:Neymiş seni o kadar minnettar kılan şey?

F:Çok yakın bir arkadaşımın ilkokula giden Yusuf ismin­de­ki oğlunun ilginç bir hastalığı, bana çok büyük bir ders oldu. Ba­basının anlattığına göre, birkaç gün önce Yusuf’un burnu ka­namış. Önce pek önem vermemişler. Soğuk algınlığından san­mışlar. Ancak, kanama bir türlü durmayınca soluğu acilde al­mışlar. Doktorlar kan tahlilleri sonunda Yusuf’un pıhtılaşma sisteminde bir problem olduğunu keşfetmişler. Pıhtılaşmayı sağlayan kandaki maddelerden birinin miktarı çok düşük çıkmış. Dolayısıyla, kanama olduğunda pıhtılaşma çok uzun sürüyor. Bu da çocuk için hayati bir tehlike oluşturuyor.

T:Yazık! Tedavi yapmışlar mı?

F:İlaçla bu maddenin miktarını artırmışlar. Ancak, bir süre sonra tekrar düşmüş. Ailesi diken üzerinde… Yusuf’un yanın­dan ayrılmıyorlar. Hata, annesi okula gidip sınıfta Yusuf’a eş­lik ediyor. Çünkü bir şekilde düşüp bir tarafını kanatırsa ka­namayı durdurmaları çok zor olabilir. İlaç tedavisi hemen ce­vap vermiyor. Doktorların söylediğine göre birkaç ay sürecek­miş.

T:Umarım bir an önce iyileşir.

F: Ben de hem Yusuf’a hem de “inkâr kanaması” geçirenle­re şifa için dua ediyorum.

T:İnkâr kanaması mı? O da ne?

F:Darwinci düşünce ile insanların manevi vucutlarında açı­lan derin bir kanamadan bahsediyorum. Tamir edilmediğinde insanı manen öldüren bir kanama. Bence insan, biyolojik vü­cudundaki kanamanın nasıl durdurulduğunu tam anlarsa, manevi kanamasını durdurur.

T:Ne demek istiyorsun?

F:Yani insan, biyolojik vücudundaki harikulade pıhtılaşma sisteminin nasıl çalıştığını anladığında onun tesadüf, tabiat veya sebeplerle olamayacağını idrak edebilir. Eğer gerçekten iman etmek istiyorsa bu hadise bile tek başına onun için ye­terli bir delil olur. Bunun içindir ki “akıllı dizayn” hareketi­nin öncüsü Behe, Darwin’in Kara Kutusu isimli kitabında pıh­tı­laş­ma sistemini “indirgenemez kompleksliğe” örnek verir.

 

T:Behe’nin en çok kullandığı delil “indirgenemez komplekslik”tir.  Sen bu delil nasıl buluyorsun?

F:Behe, bu kitabında, söz konusu delili şöyle tarif edi­yor:

“İndirgenemez komplekslikle, birbiriyle çok uyumlu birçok parça­dan oluşan tek bir sis­temi kastediyorum. Parçaların herbiri sisteme öyle katkıda bulunuyor ki, onlardan her hangi birini çekip çıkardığımızda sistem çöküyor.”[1]

Behe’ye göre, indirgenemez kompleksliğe sahip bir siste­mi, evrim teorisinin öngördüğü gibi, aşamalı ve küçük deği­şik­lik­lerle elde edemeyiz. Bütün parçaların hepsini aynı anda bir araya getirmemiz gerekir. Behe, fare kapanı örneğini veri­yor.
Fare kapanı en az beş temel parçadan oluşan bir sistem­dir. Bu parçalardan her hangi biri eksik olduğunda kapan ça­lışmaz. O halde kapanın küçük de­ğişimlerle oluşması müm­kün değildir. Ancak fareyi bilen ve fare yaka­la­mak maksadıy­la sözkonu temel parçaları belirli bir ilimle bir araya getirip tasarlayan biri kapan yapabilir.

 

T:Fare kapanı canlı organizma olsaydı evrimle pekala oluşabilirdi. Elbette hemen kapan oluşamazdı. Ancak, doğal seleksiyonla kapanın parçacıkları evrilirdi. Milyonlarca sene sonra kapana dönüşürdü. Nitekim birçok canlı organizma, bizim fare kapanından daha karmaşık olanını evrimle elde etmişler.

F:Bence yanlış anlıyorsun. Behe, canlılarda fare kapanı gi­bi karmaşık sistemler yok demiyor. Aksine, canlıların her bir parçası, fare kapanından binlerce derece daha karma­şık ya­pı­ya sahiptir. Behe, canlı organizmalarda indirgenemez komp­leksliğe sahip sistemlerin olduğunu söylüyor. Bu siste­min kü­çük tesadüfî mutasyonlarla oluşamayacağını iddia ediyor. Ni­tekim Darwin, Türlerin Kökeni isimli kitabın şöyle diyor:

“Eğer her hangi bir karmaşık organın çok sayıda, birbirini takip eden küçük değişimler sonucu oluşamayacağı ispatla­nırsa benim teorim kesinlikle çökmüş olur.”[2]

T:Behe’nin ne demek istediğini tam anlamadım. Hatırladığın bir örnek var mı?

F:Behe, pıhtılaşma sistemini örnek veriyor. Çünkü pıhtılaş­ma olmadan bir canlıyı hayatta tutmak mümkün değil. Her hangi bir kanama sonunda vücuttaki kan boşalır ve canlı ölür. Evrim de orada bitmiş olur. Dolayısıyla, canlıların neslini de­vam ettirmesi için bu sisteme sahip olması zaruridir. “Önce pıhtılaşma yoktu. Zamanla tesadüfi mutasyonla elde etti” di­yemeyiz.

T:Hayvanlar için pıhtılaşmanın zaruri olduğunu kabul ediyorum. Evrim teorisine göre, ilk zamanlarda hayvanlarda böyle bir sistem yoktu. Ancak, zamanla bu sistem ortaya çıktı. Bu süre zarfında pıhtılaşma sistemi olmayan hayvanların türleri yok oldu. Bu sisteme sahip olanlar ise nesillerini devam ettirdiler. Hepsi bu kadar! O kadar büyütmene ne gerek var?

F:Dışardan üstünkörü bakınca gayet basit gibi görünüyor. Eğer göründüğü kadar basit olsaydı, büyütmeye gerek olmaz­dı. Ancak, dikkatle söz konusu sistemi inceleyen uzmanlar pek de o kadar basit olmadığını söylüyorlar. Canlı organizma­nın hayatı için kanın ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek yok. Hayatında bedeni hiç kanamayan bir canlı olduğu­nu söylemek de imkansız gibi bir şey. O halde, kanama oldu­ğunda, çok geç kalmadan kanamayı durdurmak hayati öneme sahip… Pıhtılaşma sistemi olsa bile, eğer yeterince hızlı çalı­şıp kanamayı çabuk durdurmazsa yine işe yaramaz. Bir de pıhtılaşma kanamanın olduğu yerde değilde, yanlışlık­la da­marların içinde olsa o da iyi olmaz. Kalp krizi veya beyin ka­naması ile canlının ölümüne yol açar. Demek ki etkin işleyen bir pıhtılaşma sistemi olmadan evrimleşmeden söz etmek mümkün değil.

T:Niye mümkün olmasın? Pıhtılaşma sistemi de mutasyonla zamanla oluşmuştur.

F:Biraz önce söylediğim gibi, hayvanlarda pıhtılaşma siste­mi olmadan canlıların hayatlarını devam ettirmeleri imkân­sız. Çünkü bir şekilde hayatında vücudu kanamayan bir hay­van hayal etmek mümkün değil. Küçük dahi olsa başlayan bir kanama pıhtılaşma ile önlenmediğinde ölümle sonuçlanır.

T:Tekrar ediyorum, evrim teorisine göre, pıhtılaşma sistemi de mutasyonla oluşmuştur.

F:İstersen pıhtılaşma sisteminin nasıl çalıştığını anlamaya çalışalım öncelikle. Daha sonra nasıl oluştuğunu konuşuruz.

T:Dinliyorum.

F:Bilimsel çalışmalar pıhtılaşmanın çok karmaşık bir siste­min dakik işlemesiyle mümkün olduğunu ortaya çıkarmış. Kandaki proteinin yüzde 2-3’ü bu işi yapıyor. Pıhtılaşmayı sağlayan protein ekibine fibrinojen denir. Ekip diyorum, çün­kü altı proteinin üçerli gruplarla çalışmasıyla pıhtılaşma ağla­rı diyebileceğimiz “fiber” üretiliyor. Başka bir deyişle, kana­manın olduğu yeri yamalamakla görevli nano-robotlar var ka­nın içinde.[3]

Bunlar, kanama olduğunda faaliyete geçip deliği yamalı­yorlar. Normalde fibrinojenler, tuzun su da çözülmesi gibi, ka­nın içinde çözülü halde bulunur. Kanama olana kadar, ha­rekete geçmez. Bu nano-robotların kanamayı durduracak fi­berleri yapacak maharete sahip olması ayrı bir mesele; daha da önemlisi, onları doğru zamanda harekete geçirip doğru yer­de fiber yapmaya sevketmektir. Çünkü eğer bu nano-ro­botlar rastgele pıhtılaşmayı sağlayan fiberleri üretseler, da­marları tıkayıp canlının ölümüne sebep olurlar. Demek ki bu maharetli robotları sadece gerektiğinde çalıştırmak ayrı bir maharettir.

Bilim adamları, fibrojenleri harekete geçiren ve pıhtılaş­mayı zamanında başlatıp bitiren çok karmaşık bir “pıhtılaş­mayı yönetme mekanizması”nı keşfetmişler. Fibrojeni bir ara­ya getirip fibrin ağlarını ördüren, trombin adındaki bir prote­in. Ancak, trombin de aktif halde bulunmuyor. Trombin, pro­trombin şeklinde, pasif bir şekilde kanda bulunur. Eğer trom­bin aktif halde olsaydı, fibrinojenleri bir araya getirip kanı pıhtılaştırırdı. Kanama olduğunda prothrombin aktif hale ge­tirip trombine dönüştürmek gerekir. Bu vazifeyi de Stuart faktör adındaki bir protein yapıyor. Ancak, Stuart faktör de aktif olsa zincirleme olarak her an kanı pıhtılaştırabilir. Bu nedenle Stuart faktörü de pasif halde dolaşır.

O halde, onu da aktif hale getirecek bir mekanizmaya ihtiyaç var. Bu sefer, “accelerin” adındaki başka bir protein devreye giriyor. Accelerin, Stuart faktörünü aktif hale getiri­yor.  İnanmayacaksın, ancak accelerin de kana proaccelerin olarak pasif bir şekilde yer alır.

Kısacası, anlayacağın kanamayı durduran yamalar iç içe beş kapısı olan bir odada saklı. Bütün kapıları sırayla aç­ma­dan yamaları getirip deliği yamamak mümkün değil. Tabii ki öyle rastgele kapılar açılsa, halimiz yaman olar. Damarların içi yamalarla dolar. Bunun için bu beş kapının anahtarları da iç içe beş kapısı olan başka bir odada saklan­mış. Kanama baş­ladığında, en dış kapıyı açmak için “hage­man” adı verilen protein harekete geçiyor. HMK proteini hageman faktörünü aktif hale getiriyor. Hageman faktörü ve HMK prekallikrein kapısını açıp, onu kallikrein şeklinde aktif hale getiyor. Ha­ge­man faktörü PTA proteinini aktif hale getiriyor. O da Christ­mas faktörünü… O da hiç zaman kaybetmeden Stuart faktö­rünü aktif hale getiriyor. O da pro­trombini trombin haline ge­riyor. En nihayetinde o da fibrino­jeni bir araya getirip ağları ördürüyor.

T:Vay be! Bayağı karmaşık bir sistem… Boşuna evrim bizden akıllı dememişler.

F:Ha ha... Hem süper akıllı! Birkaç defa ilgili yeri oku­ma­ma rağmem, karıştırırım diye endişe ettiğim için not tutmak zorunda kaldım. Notlarıma bakarak sana söz konusu sistemi anlatmaya çalıştım. Eminim sana sistemin nasıl çalıştığını an­lat dersem hepsini birbirine karıştırırsın. Oysa bu öyle hasas bir sistem ki, ufak bir karışıklık olsa her şey birbirine karışır. Böyle hasas bir sistemi kör tesadüf, sağır sebepler, tembel ta­biat yapabilir mi? Hadsiz ilim, hikmet, kudret ve rahmet sa­hi­bi bir yaratıcıdan başka biri bu sistemi sahiplenebilir mi?

T:Pıhtılaşma sistemi dâhil canlı organizmalardaki tüm karmaşık sistemlerin evrimle oluştuğuna inanıyorum.

F:Sen istediğine inanabilirsin. Eminim, teorik düşündüğün için bunu söylüyorsun. Yusuf’un başına gelen senin başına gelseydi, sanırım pıhtılaşma sisteminin öyle tesadüfle oluşan bir sistem olmadığını bütün zerrelerinle tasdik ederdin. Kaldı ki harikulade pıhtılaşma sistemini keşfetmek binlerce seneyi aldığı gibi, bozulduğunda onu tamir etmek de ancak binlerce bilim adamının gayretiyle bir nebze mümkün olmuş. Oysa sen bütün bunları tabiat, tesadüf ve esbab tanrılarının yetiş­tirdiği evrime vermekle bu alanda çalışan bilim adamlarına bir nevi hakaret ediyorsun. “Evrim sizden daha akıllı. Evrimin yaptığını anlamaktan bile acizsiniz” diyorsun.

Hem karmaşık hem de hayati öneme sahip olan sadece pıhtılaşma sistemi değil. Aynı şeyler, vucudun mikroplara karşı geliştirdiği savunma sistemi için de söylenebilir. Kemik iliği milyarlarca farklı silaha benzeyen anti-body üretiyorlar. Her düşman için ayrı bir silah gerekli. İçeri giren düşmana karşı hangi silahın etkin olduğu anlaşıldıktan sonra, savunma sistemi karmaşık bir iletişim ağı içinde aynı silahtan milyon­larca üretip, düşmanı alt ediyor. İlginç olanı, vücuttaki sa­vun­ma sistemi, dostu düşmandan ayırt edebiliyor. Aksi halde, e­ğer insanın kendi hücrelerine karşı anti-body üretil­seydi, tam bir intihar olurdu.

 

 


[1] Michael Behe, Darwin’s Black Box, s. 39.

[2] Charles Darwin, Origin of Species, s. 154, New York University Press, New York 1988.

[3] Biyokimya profesörü Behe, hücreleri şöyle tarif ediyor:

“Hücreler robotlardır. Çok küçük oldukları için onlara nano-robotlar demek daha doğru olur. Şuurları olmaksızın otomatik işliyorlar. Ancak, mikroskobik hayatlarının rutin işlerini görmek için hücre robotlar, bilinci birinin müdahalesi olmadan çalışan, çok tecrübeli moleküler makinelere ihtiyaçları var.” (Michael Be­he, The Edge of Evolution, s. 19)

Paylaşma linkleri