T:Hep aynı şeyi yapıyorsun. Doğada gördüğün bir şeye hayran kalıp hemen yaratıcının varlığına atlıyorsun.

F:Doğrudur. Çünkü her şeyde Rabbime giden bin bir kapı görüyorum. Bence iman etmek isteyen birini Allah’a götüren neredeyse sonsuz iman kapısı var.

T:Seni imana götüren bin bir kapı olabilir. Ancak, ben bir tane bile göremiyorum. Evrim, hepsine gayet güzel cevap veriyor. Yaratıcı ile izah etmeye hiç ihtiyaç bırakmıyor.

F:İlginç bir kapıdan bahsetmek istiyorum. Belki sana yar­dı­mı olur. Geçen gün PBS televizyon kanalında NOVA Now bel­gesel dizisinde suni yaprak yapımıyla ilgili ilginç bir belgesel seyrettim. Belki sen de seyretmişsindir.

T:Evet evet, ben de seyrettim.

F:Çok güzel. Hatırlayacağın gibi, bir grup bilim adamı ve işadamı başbaşa verip suni yaprak icat etmeye çalışıyordu. Projeyi başlatan adamın çıkış noktası çok hoşuma gitti. Şöyle diyordu:

“Madem yapraklar ve yeşil otlar havadaki karbondioksidi temizliyor, biz de aynı şeyi yapabiliriz.”

Anladığım kadarıyla, adam biraz aşağılık kompleksine girmişti. Otlar kadar olma­mayı gururuna yediremiyordu. Gerçi otlar ve yaprak havada­ki karbondioksidi çekip almakla kalmıyor, onu yiyecek ve oksijene dönüştürüp geri veriyor.

Adamların ilk etapta böyle bir iddası yoktu. Sadece havayı temizleyecek suni yaprak icat etmeye çalışıyordu. Bir yıllık uğraştan sonra havadan oksijeni alacak bir mekanizmayı keş­fetmişler. Ancak pek işe yaramadığını anlamışlar. Çünkü icat ettikleri alet bir yandan havadan karbondioksiti alırken, öte yandan enerji tükettiği için havaya karbondioksit veriyor­du.

Adamlar uğraşıp rüzgârla çalışacak bir sistem geliştirme­ye çalışmışlar. Bu sefer başka bir problem çıkmış. Havadan al­dıkları karbondioksidi ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Önce okyanusun diplerine borularla gömmeyi düşünmüşler. Ancak, hem maliyet hem de oradaki canlılara zararlı olma ihtimali bu seçeneği elemelerine sebep olmuş.

En son, hızlı kimyasal reaksiyonlarla karbondioksidi kö­mür veya granit gibi katı maddeye çevirmeyi düşünmüşler. Ancak, bunun da pek mümkün olmadığını anlamışlar. Halen arayışları devam ediyormuş. Bütün uğraşılarına rağmen etkin çalışan suni bir yaprak icat etmeyebileceklerini itiraf ettiler. Oysa onların yapamadığını bütün yapraklar ve otlar milyon­larca senedir yapıyor. Bir de kafası çok çalışmayanlara “ot gi­bi” diye hakaret ediyorlar. Oysa en akıllı insanlar bile ot gibi olamı­yor. Otun yaptığını yapamıyor.

T:Bence sözünü ettiğin bilim adamları gayet güzel gelişme kaydetmişler. Elbette birkaç sene içinde gerçek yaprağın benzerini yapamazlar. Unutma ki evrimin yaprak ve otları yapması 3.5 milyar sene sürdü. Eminim, 3 milyar sene değil, 3 milyon sene, belki de 30 sene sonra bilim adamları suni yaprak icat ederler.

F:Çok akıllı ve çalışkan bilim adamları canlı hücreden oluşan yaprak yapamazlar; ancak yaprakların işlevini kısmen gö­ren alet icat edebilirler. Takdir edersin ki aptal, cahil, sağır ve kör insanlar milyar sene bile geçse suni yaprak yapamaz­lar. Biliyorsun ki her biri bilgisayar gibi, hatta çok daha kar­ma­şık ve işlevsel olan 10 milyonu aşkın canlı türünü yapan ev­rimin ne aklı ne gözü ne de kulağı var. O halde şu soruma ce­vap vermeni istiyorum: Sağır, kör ve zil zurna sarhoş biri trilyon sene bile geçse bir dizüstü bilgisayarı yapabilir mi?

T:Verdiğin örnek gerçeğe tam uymuyor. Evrimin gözü ve aklı yok. Ancak, doğal seleksiyon sayesinde sürekli iyiye doğru bir gi­diş var. Doğal seleksiyona karşılık gelmesi için senin örneğine ödül ekleyebiliriz. Sağır, kör ve sarhoş adamı, doğru parçaları birleştirdiğinde yiyecekle ödüllendirelim. O zaman çok daha farklı sonuç elde ederiz.

F:Olur, buna itirazım yok. Evrim denilen şey kör, sağır ve zil zorna sarhoş; ancak boğazına düşkün bir adam olsun. Hatta adamın adını da “Evrim” koyalım. Ancak, gerçeğe tam uymasını istiyorsan, Evrim Bey doğru adım attığında ödül vereceğimiz gibi, yanlış adım attığında da öldürmemiz gerekir.

T:Doğru. Çünkü çevre koşullarına adapte olmayanlar neticede yok olup gidiyor.

F:Şimdi, doğru yapınca yemek, yanlış yapınca kurşun yedirdiğimiz kör, sağır ve sarhoş Evrim Bey sence dizüstü bilgisayarı yapabilir mi?

T:Tabii ki yapabilir. Bir odaya koyup dizüstü bilgisayarı parçalarını versek onları bir şekilde bir araya getirir. Aklını kullanmasına gerek yok. Her seferinde doğru parçaları bir araya getirince ödül vermemiz yeterli olur.

F:Sen, dizüstü bilgisayarı yapmakla lego yapmayı birbirine karıştırdın galiba. Malum evrim teorisine göre, her şey çok basit olan bir hücreden evrilmiş. Yani canlıların en temel hammaddesini çok basit bir formda bulunuyordu. Zamanla bu hammadde işlenerek çok daha karmaşık hale geldi. Ondan da bütün karmaşık organizmalar meydana geldi. Bu anlamda biz de temsildeki kör, sağır ve sarhoş adama işlenmemiş me­tal ve plastik hammaddelerini vereceğiz. Dizüstü bilgisayarı bu basit hammaddeden kendisi icat edip yapacak. Yapabilir mi?

T:Biliyorsun evrim teorisine göre milyarlarca canlılar arasında çok azı adapte oldu. Gerisi helak olup gitti. Sen işi gittikçe zorlaştırıyorsun bence.

F:Hayır, sadece gerçeğe yakınlaştırıyorum. Haydi biraz işini kolaylaştıralım. Bir kişi değil de bir milyar sağır, kör ve akılsız (sarhoş) insan (veya maymun) olsa bir dizüstü bilgisa­yarı icat edebilirler mi? Bir değil, bir trilyon sene bile geçse bu işi başarırlar mı?

T:Elbette yapamazlar! Çünkü sen evrimin çok önemli bir prensibini atladın. Evrimle kompleksliğe ulaşmak için kazanılan meziyetlerin kalıtımla sonraki nesle aktarılması söz konusu. Yani, evrimin aklı yok. Ancak hafızası var. Üreme sistemi bir nevi hafıza gibi. Canlı organizmalar mutasyonla edindiği nitelikleri sonraki nesillere aktarır. Sen üremeyi tamamen gözardı ediyorsun. Bana aklı değil, sadece hafızası olan, ne yaptığını hatırlayıp tecrübeleri üzerinde ilerleyen adamlar verirsen dizüstü bilgisayarı elde edebilirim.

F:Üzgünüm, misaldeki adamlara hafıza veremem. Çünkü evrim teorisinde hafıza ve bilinç diye bir şey yok. Üreme ha­fı­zaya denk gelmez. Ömrün uzun olmasına denk gelir. Kısa ömürlü organizmaların 3.6 milyar sene kadar uzun ömürlü olmasını sağlıyor. Yani her canlı, üreme ile neslini devam et­tirmekle ömrünü uzatmış oluyor. Bu süreçte değişim tesadüfî mutasyonla oluyor. Ben sana 60 yıllık ömrü olan adamlar ye­rine, 3.6 milyar ömrü olan adamlar vereyim. Ancak, gerçeğe daha da uygun hâle getirmek için, söz konusu adamların bu süre içinde, sadece dizüstü bilgisayarı değil, otomobil, uçak, cep telefonu, uzay istasyonu gibi 10 milyon ayrı karmaşık ve sistemli eser yapmasını bekleyeceğiz. Sence bu kadar ha­ri­ku­lade eserleri kör, sağır ve sarhoş adamlar yapabilir mi?

T:Şey… Bence yapabilirler.

F:Hayret doğrusu! Senin gibi zeki biri nasıl böyle bir saç­malığı olası görür anlayamıyorum.[1] Eğer gerçekten söy­le­di­ği­ne inanıyorsan, herkese açıklayabilir misin? Onları, evrimle milyonlarca karmaşık ve sistemli eserin oluşmasının doğuştan kör, sağır ve sarhoş adamların dizüstü bilgisayarı gibi mil­yon­larca karmaşık yapıya sahip eserler yapmasına benzediği­ni anlatabilir misin? Çünkü birçok insan evrimin mahiyetini tam anlamıyor. Darwincilerin gerçekte nasıl bir iddiada bulunduk­la­rını bilmiyor. Bol etiketli bilim adamlarının karmaşık ifade­lerinin ne manaya geldiğini tam idrak edemiyor. Sen onlara biraz önce müzakere ettiğimiz temsil ile anlatırsan çok büyük iyilik edersin. Bu arada çekinmeden anlattığına inandığını da söylemelisin.

T:Söylediklerimi çok garipsiyorsun. Oysa dünyadaki bütün biyologlar arasında anket yapsak eminim yüzde 90’ı bana hak verecek. Bu karmaşık yapıların evrimle oluştuğunu söyleyecek. Sana mı inanacağım, yoksa onlara mı?

F:Bence kalabalığa değil, hakikate inanacaksın. Unutma ki bilim adamlarının bir zamanlar mutlak doğru gördüğü birçok şey var ki şu anda mutlak yanlış olduğu biliniyor. Evrim teori­si de bir gün mutlaka aynı akıbete uğrayacaktır. Bence evri­min mahiyetini anlayan ve önyargılı olmayan hiçkimse onu hakikat olarak kabul etmez. İstersen evrim teorisinin doğrulu­ğuna şartlanmış biyologlar arasında değil, akıl sahibi bütün insanlar arasında bir anket yapalım. Kör, sağır ve sarhoş biri­nin dizüstü bilgisayarı yapıp yapmayacağını soralım. Ço­ğun­luk yapar derse, ben sana tabi olup evrimin doğru oldu­ğunu kabul edeceğim. Hem de harikulade dizayn artık biyolo­ji ile sınırlı değil. Fizik ve kimya biliminde keşfedilen hakikat­ler hayatın kasıtla, ilim ve kudretle planlandığına şahitlik edi­yor.

T:Biliyor musun, evrim teorisi dışında türlerin nasıl ortaya çıktığı açıklayan başka teoriler de var. İstersen o teorileri de müzakere edebiliriz.

F:Anlaşılan sen evrimden ümidini kestin. Bu da güzel bir gelişme.

T:Hayır, sadece seni bu konuda ikna edemedim. Belki de ben evrim konusunda uzman olmadığım için bunu başaramadım. İstersen, evrim alanında uzman bir profesör ayarlayıp seninle müzakereye davet edebilirim. Hatta, halka açık panel veya ikili bir tartışma programı da ayarlayabilirim. Ne dersin?

F:Ben evrim teorisinin uzmanı değilim. Ancak, bu teoride­ki hatayı anlamak için uzman olmaya gerek yok. Belki de uzman olmamak bir avantajdır. Çünkü bu konunun uzmanla­rı çoğunlukla Darwin’in iki asır önce söylediklerini din haline getirmiş. Mutaassıp mürit gibi, evrime adanmışlar.

T:Çekiniyor musun uzman biriyle müzakere yapmaktan?

F:Asla! Aksine, savunduklarımın hakikat olduğu noktasın­da zerre kadar kuşkum olmadığı için bütün dünyaya karşı sa­vunmaya hazırım. Ancak, şimdilik birkaç kişiyle müzakere ye­rine, kitap yazarak, binlerce kişiyle müzakereyi tercih ediyo­rum. Kitap projesi bittikten sonra her platformda düşünceleri­mi paylaşmaya gayret göstereceğim.

T:Sana iyi şanslar!

F:Gerçi şansa falan inanmıyorum. Çünkü her şeyin her an doğrudan doğruya Allah’ın bilgisi, iradesi ve kudreti dahilin­de gerçekleştiğine inanıyorum. Kur’an’ın ifadesiyle, “Şüphesiz insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm Suresi, 53:39)

T:O halde sana iyi çalışmalar! Bu haftaki sohbeti de bu şekilde noktalamış olalım.

F:Teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere…

 

 


[1] Thomas’la uzun süredir yaptığımız müzakereler esnasında, birçok defa, bugün olduğu gibi, saçma olduğu çok bariz olan bazı şeylerin doğruluğuna inanmasına şaşırıyordum. Ta ki Bediüzzaman’ın şu tespitlerini okuyana kadar:

“Kasıt ve dikkatle değil, sathi (üstünkörü) ve dikkatsiz bir nazarla, muhal (saçma) ve batıla, mümkün (olası) nazarıyla bakılabilir. Mesela, bir bayram akşamı, gökte ay ve hilali arayanlar içinde ihtiyar bir zat da bulunur. Bu zat, gökteki hilali görmek için bütün kasıt ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip (yönel­tip) hilali araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası (gözbebeği) üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zat, derhal "Hilali gördüm" der. "İşte bu gördüğüm aydır!" diye hükmeder. İşte, sathi ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete malik olan insan, kastı ve dikkatiyle daima hak ve hakikati ararken, bazen sathi ve dikkatsiz bir nazarla batıla bakar. O batıl da; ihtiyarsız, talepsiz, davetsiz fikrine gelir. Fikri de çar-naçar alır saklar, yavaş yavaş kabul ve tasdikine de mazhar olur.

Fakat onun o batılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii (kaynağı) olan nizam-ı âlemden (âlemin düzeninden) gaflet etmesinden ve maddeyle hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki şu garip nakışları ve acip sanat eserlerini esbab-ı camideye (cansız sebeplere) isnat etmek (mal etmek) mecburiyetiyle o dalaletlere düşmüşlerdir. Hüseyin-i Cisri'nin dediği gibi, asar-ı medeniyetle (teknoloji harikalarıyla) müzeyyen (süslü) ve bütün ziynetlere müştemil (dolu) bir eve giren bir adam, ev sahibini göremediğinden, o ziyneti, o esasatı, tesadüfe ve tabiata isnat etmeye mecbur olmuştur.” (Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz, Bakara Suresi, Tevhidin İspatı, Mukaddeme)

Paylaşma linkleri