F:Bu hafta çok ilginç bir hadise yaşadım. Uzun süredir müzakere ettiğimiz konuyla alakalı olduğu için seninle paylaşmak istiyorum.

Benim için kâinatta olup biten her şey Rabbimi bildiren işaretler (ayetler) olduğu gibi, başıma gelen her bir hadise de O’ndan geliyor, O’nu anlatıyor, O’ndan mesajlar getiriyor.[1]

Görünürde menfaatime olan ve hoşuma giden hadiseler, O’nun beni bildiğini ve arzularıma cevap verdiğini gösteriyor. Aynı şekilde, görünürde zararıma olan ve hoşuma gitmeyen hadiseler de O’ndan geliyor. Musibet dediğimiz ikinci tür hadiselerdeki mesajı okumak zor olduğundan birçok insan acı çekiyor, hatta isyan ediyor. Oysa kısmi bir acıya rağmen, içindeki tatlı hikmetleri gören için musibetler de nimet olur. Tıpkı, içildiğinde ağza acı bir tat veren, ancak hazmedilince derdimize deva olan bir ilaç gibi…

T:Ben de başıma gelen hadiselerden dersler çıkarıyorum. Gerçi senin gibi söz konusu hadiseleri bir ilahî güce bağlamıyorum. Ancak, musibetler sayesinde insanın olgunlaştığını düşünüyorum. Şimdiye kadar yaşadığım aksiliklerden veya senin ta­birinle musibetlerden çok şeyler öğrendim.

F:Bunu duyduğuma sevindim. Belki garibine gidecek; ancak bu hafta neredeyse sana musibet vermesi için Rabbime dua edecektim.

T:Ha ha… Kötülüğümü istiyorsun galiba?

F:Hayır, hayır! Başıma gelen musibet, evrim konusunda bana öyle ikna edici bir ders verdi ki, sana da benzer bir musibet vermesi için dua edecektim.

T:Beni hayli merakta bıraktın. Bana da anlatırsan, belki de sıkıntıya gerek olmadan, istifade etmem mümkün olur.

F:Anlatayım. Birazcık uzun. Umarım senin sıkmam.

T:Hayır!

F:Biliyorsun, birkaç gündür havalar soğudu. Özellikle geceleri çok soğuk oluyor. Geçen akşam ısıtıcıyı açtık. Evin ısınmasını bekledik. Aradan bir saat geçti, ev daha da soğuyordu. Isıtıcının sıcak hava üflemediğini fark ettik. Gerçi termostata bakınca her şey normal görünüyordu. Isıtıcı sistemlerinin uzmanı olmak şöyle dursun, klimayı açıp kapatmak ve hava filtresini değiştirmek dışında hiçbir bilgim yoktu. Ancak, klima sisteminin çalışmadığını anlamak için uzman olmaya gerek yoktu. Evin artan soğuğu sistemde problem olduğunu ilan ediyordu. Maharet, problemin kaynağını tespit edip tamir etmekti. İş başa düşmüştü. Bir şeyler yapmam gerekirdi.

İşe, klima sistemiyle ilgili kılavuzu bulup okumakla başladım. Kılavuzun arkasında muhtemel sorunlar ve çözümler kısmını okudum. İlgili olanlarını tatbik ettim. Ancak, değişen bir şey yoktu. İnternette tarama yapıp biraz daha bilgi edindim sistem hakkında. Edindiğim bilgiler, henüz iki yaşında olan ısıtma sisteminde büyük bir sorun olmayacağı yönündeydi. Buna sevindim. Kendim de öğrenip, sorunu çözebilirim diye ümitlendim. Böylece yüzlerce, belki de binlerce dolar tamir parası vermekten kurtulacaktım. İki gün boyunca birçok okuma yapıp sorunun kaynağını bulmaya çalıştım. Ancak, hiçbir netice alamadım. Teknik beceresi çok iyi olan bir arkadaşımı yardıma çağırdım. Sağ olsun, beni kırmayıp, yardıma geldi.

T:Şanslıymışsın. İşten anlayan bir arkadaşın varmış.

F:Hikâyenin henüz başında sayılırım. Şanslı olup olmadığımı sonunda anlayacaksın.

Eğer şanslı olmaktan kontrolün dışımdaki işlerin yaver git­mesi kast ediliyorsa, kendimi her halükarda şanslı biliyorum.[2] Her neyse… Hikâyeye devam edeyim.

Arkadaşımla beraber iki saat boyunca sorunun kaynağını anlamak için uğraştık. İşe sigortaları kontrol etmekle başladık. Daha sonra çatıya çıkıp havalandırma sistemine baktık. Arkadaşım cihazı açtı, temizledi. Ancak, sorun devam ediyordu. Hava üfleyen cihaz çalışıyordu, ancak odalara sıcak hava gelmiyordu. Sorunun odalara hava götüren hava borularında olduğuna karar verdik. Borulara baktık, sağlam görünüyordu. İyicene yorulmuştuk.

Derken, arkadaşım büyük hava borularının içine başını sokarak, tıkanıklığın sebebini keşfetti. Hava borusu içerden patlamıştı. Gerçi, arkadaşımın tamir edeceği türden değildi. Ancak, en azından sorunu teşhis ettiğimize sevinmiştik. Sonraki gün, ısıtma ve soğutma sistemlerini tamir eden uzman tamircileri aradım. Sorunu anlattığımda, şaşırdılar. İki yıl önce kurulan sistemin bozulmasına pek akıl erdiremediler. Oysa ben olup bitene hiç şaşırmadım. Çünkü klima sistemimizin bozulmasının asıl sebebinin seninle yaptığım evrim tartışması olduğuna düşünüyordum.

T:Ne yani, ben mi gelip bozdum senin klimanı? Doğrusu bizim tartışmayla nasıl bir alaka kurduğunu anlayamadım.

F:Anlatayım. Her şeyin görünürdeki sebebi dışında bir de görünmeyen sebebi olduğuna inanıyorum. Buna kaderî sebep diyorum. Yani her şeyi bilen ve her şeyi takdir eden âlemlerin Rabbinin bir hadiseyi takdir etmesi, bir veya birçok hikmete dayanır. Doğrusu, başıma gelen bu hadisenin Rabbanî bir ders olduğunu düşünüyorum. Evrimin doğru olmadığı ve olamayacağı konusunda çok ikna edici ve hiç unutulmaz bir ders verdi bana.

T:Evinin ısıtma sisteminden evrime nasıl atladın anlamıyorum.

F:Gayet kolay. Evrim en basit bir sistemden milyonlarca karmaşık sistemlere atlarken, ben sadece bir sistemden ötekine atladım. Evrim efsanesini inandırıcı bulan biri için benim anlatacağıma itiraz olamaz. Malum, insan aklı benzer şeyler arasında çağrışımlar yapar. Klima sisteminin hava borularındaki delik, bedenimin kan borularında (damarlarlarında) meydana gelen delikleri hatırlattı. Behe’nin Kara Kutu isimli kitabında kan borularında bir delik meydana geldiğinde pıhtılaşma sürecinin nasıl harekete geçip çok kısa sürede deliği kapattığını okuyunca hayran kalmamak elde değil.

T:Ben de bu bahsettiğin kitabı okumuştum. Pıhtılaşma sisteminin harika işleyişi benim de dikkatimi çekmişti. Ben de sistemin işleyişine hayran kalıyorum. Daha da ötesini söyleyeyim, pıhtılaşma sisteminin senin ısıtma sisteminden çok daha karmaşık olduğunu da kabul ediyorum. Senden ayrılan yanım, ben bu harika sistemlerin zamanla evrimle oluştuğuna inanıyorum. Sen ise, onların nasıl oluştuğuna bakmadan bir Yaratıcı’ya atfediyorsun. Oysa evrim sürecini iyi anlarsan bir Yaratıcı’ya ihtiyaç olmaksızın canlılardaki harika sistemlerin oluştuğunu teyit edeceksin. 

F:Günümüzde seküler eğitim alıp evrim teorisinden bilmeyen yok sanırım. Belki de son bir asırda en çok yazılan ve tartışılan konuların başında gelir. Dünyada evrimi duymayan kalmış mıdır bilmiyorum. Ancak, itiraf ediyorum, hem örgün eğitimle, hem de şahsî okumalarımla evrim konusunda edindiğim bilgilere rağmen henüz muammayı çözmüş değilim. Doğrusunu söylemek gerekirse, bütün ömrünü evrim teorisini adayan bilim adamlarının bile evrim muammasını çözdüklerini sanmıyorum. Tıpkı, şapkadan tavşan çıkaran hokkabazlar gibi, laf geveleyerek, bir şey evrildi, devrildi diyorlar. Derken, şapkadan ilk hücreyi çıkıyor­lar. Sonra bu hücreyi evirip çeviri­yor ve milyonlarca can­lı türü­ne dönüştürüyorlar. Doğru­su, insanları yanılt­maları ko­nusundaki maharetle­rine hiçbir di­yeceğim yok. Eminim Mısır’ın eski si­hirbazları bile kabirlerinde evrimcilere bakıp gıpta ediyorlar.

T:Öyle sihir falan yok ortada. Gayet basit. Eminim, bütün canlı türlerindeki pıhtılaşma sistemlerini incelediğimizde eskiden çok basit işleyişe sahip olduğunu, zamanla evrimle dönüşerek bugünkü halini aldığını göreceğiz.

Sen şu anki karmaşık sisteme bakıyorsun; bu ancak ilim ve kudret sahibi birinin eseri olabilir diyorsun. Oysa evrimin milyonlarca yıllık değişim sürecinin sonu olduğunu düşünsen mesele çözülür. Sistemde her defasında bir milim daha ilerleme olsa, milyonlar sene sonra çok büyük sıçrama olur.

F:Madem vücuttaki kan hücreleri milyonlarca senelik evrim sürecinde kan borularını tamir etme becerisi edinmiş, benim ısıtma sisteminin hava borularındaki hava zerreleri de acaba milyon sene sonra benzer bir beceri edinebilir mi? Sence ilim ve kudret sahibi bir tamirciyi çağırmazsam, milyonlarca sene sonra benim ısıtma sistemi evrilerek kendi kendini tamir edecek bir yeteneği edinebilir mi? Biriler çıkıp “Isıtma sistemleri kendi kendine evrilip milyonlarca sene sonra harika bir şekilde problemini keşfedip kendisini tamir edecek” dese inanır mısın?

T:Hayır. Çünkü ısıtma sistemi biyolojik hammaddelerden yapılmamış. Dolayısıyla, biyolojik varlıklar gibi değişim geçiremezler. Eğer ısıtma sistemi canlı organizmalardan yapılmış olsaydı, o zaman sorularına olumlu cevap verebilirdim.

F:Bu konuyu daha önce ayrıntılı olarak müzakere etmiştik. Materyalist biri olarak canlı ve cansız organizmalar arasında çok büyük farklar olduğunu iddia edemezsin. Neticede ikisi de maddenin farklı bileşiminden başka bir şey değil. Aralarındaki tek fark maddenin dizilişidir. Bu anlamda, materyalist bir bilim adamı, sentetik maddeler kullanarak bir hücredeki madde bilişimine ulaştığında canlılık özelliğine kavuşması gerekir. Çünkü materyalist biri için madde dışında bir şey yok… Her şey maddenin farklı bileşimidir. O halde, bir canlının maddi bileşimlerini öğrenince, aynı canlıyı maddi elementlerden inşa etmek mümkün olmalı.

T:Haklısın. Bundandır ki, bilim adamları sentetik hücre yapmak için uğraşıyorlar. Gerçi bugüne kadar başarılı olamadılar. Ancak, bu ileride başarılı olamayacakları manasına gelmez.

F:O halde, evimin klima sistemi de evrim sürecine dâhil olup otomatik olarak kendini tamir edecek ve kendisi gibi sistemleri yavrulayacak bir özellik kazanabilir. Böyle bir şeyi gerçekten çok arzuluyorum. Ancak, trilyon sene bile geçse, gerçekleşeceğine hiçbir ihtimal vermiyorum. Oysa sen benim ısıtma sisteminden binlerce defa daha karmaşık olan milyonlarca sistemlerin şimdiye kadar evrilerek oluştuğuna iman ediyorsun. Onlar nasıl oldu deyip geçmişe gitmek istemiyorum. Seninle geleceğe yolculuk yapalım. Benim klima sisteminin evrimleşme sürecini senden duymak istiyorum.

T:Sen tamirden kaçmak istiyorsun galiba. Anlatayım senin klima sisteminin nasıl evrileceğini. Ancak, sakın evrimi bekleyeyim deme. Emin ol soğuktan donup gidersin. Evrim öyle birkaç gün veya birkaç senelik iş değil.

F:Birkaç milyon sene bile olsa gelecek nesiller adına beni sevindirir.

T:Senin klima sistemine canlı organizmanın özeliğini kazandırmanın yolu, bir robot yapıp sisteme dâhil etmektir. Çok küçücük bir robot düşün. Problem çıktığında, kaynağını bulup tamir edecek. Eminim ileride bu tarz sistemler böyle küçük robotlarla gelecek ve tamircilere ihtiyaç kalmayacak.

F:Sanırım o kadar basit değil. Binlerce akıllı ve ilim sahibi mühendislerin şimdiye kadar yapamadığını akılsız metal parçaları mı yapacak dersin? Bence klima sistemlerinin mühendisleri duysa ya bize hakaret ediyor diye seni dava edecekler veya bu adam aklını kaçırmış diye seni akıl hastanesine gönderecek.

T:Biz akıllı olmamıza rağmen, doğada binlerce şey var ki onlara akıl bile erdiremiyoruz. Ancak, doğal kuvvetler milyarlarca yıldır maddeyi evirip çevirdiği için çok harika ürünler ortaya çıkmış. Bilim bu harikaların hangi süreçte olduğunu bize açıkladığına göre, onları ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı’ya atfetmek mecburiyetinde değiliz.

F:Doğrusu ben de senin bu sözlerine akıl erdiremiyorum. Senin misalin, çamurdan yaptığı çok güzel oyuncak arabasıyla gurur duyan bir çocuğun, teknoloji harikası arabaların ustalarını inkâr etmesine benzer. Kendi yaptığıyla övünüp, kendi eserlerinden daha üstün eserlerin sahibini inkâr eden adama akıllı değil, kibirli demek daha uygun olur. Her neyse, akıl dışı şeyleri tartışmak bile aklıma zor geldiği için, bu konuda başka bir şey söylemek istemiyorum.

Evrimle ısıtma sisteminin kendi kendini tamir etmesi mümkün olsa bile, sistemin kendisine benzer sistemler üretmesi hiçbir şekilde mümkün olmaz. Yani canlılardaki “üreme sistemine” nasıl kavuşacak benim ısıtma sistemi?

T:Üreme sistemini elde etmenin biraz daha zor olduğunu kabul ediyorum. Ancak, imkânsız değil. İstersen, öncelikle en basit bir canlı organizmanın nasıl çoğaldığını anlayalım. En basit bir hücre basit bir fabrikayı andırıyor. Girdisi var, çıktısı var. Ve de artığı… Hücre, bir şeyleri hammadde olarak alıp işletiyor, sonra ürün olarak yeni şeyler çıkarıyor. Posayı da artık olarak atıyor. Ancak, hücre fabrikasının insan yapımı fabrikalardan farklı yanı, kendi kendine çoğalıyor olmasıdır. Bunu henüz tam anlamış değiliz. Bazı bilim adamları su kabarcığına benzetiyor hücreyi. Büyüyüp belirli bir kapasiteye ulaşınca ortadan ikiye ayrılıyor. Anlaşılan, hacimle ilgili bir şeyler var.

F:Ne yani, fabrikaları çok büyüttüğümüzde, bir süre sonra ortadan ikiye ayrılarak çoğalır mı? Kanaatimce, su kabarcıklarıyla hücreleri benzetmek hiç de makul değil.

T:Sen ürünü son haliyle düşündüğün için evrimi aklına sığıştıramıyorsun. Oysa senin ısıtma sistemin evrimleşse, öncelikle onu yapacak çok basit bir fabrika meydana gelir. Yani kimyasal maddeler bir araya gelip belli bir şekilde reaksiyona girdiğinde, neticede senin ısıtma sistemin gibi bir ürün ortaya çıkabilir. Bu sistemin kendini çoğaltması biraz müşkül olabilir; ancak çok basit bir sistem bu sorunu aştığında mesele çözülür. Onun için sana su baloncukları misalini verdim. Sen işe en karmaşık olandan başladığın için evrimin nasıl çalıştığını anlamakta zorluk çekiyorsun.

F:Basitten başlayalım o zaman. Madem sen de kendi kendini tamir edip üreyen bir sistemin bir çeşit fabrika olduğunu kabul ediyorsun, o halde insan yapımı fabrikalardan hareketle evrimi anlamaya çalışabiliriz.
İşe dünyanın en basit fabrikasından başlayalım. İster sakız fabrikası de ister un fabrikası, ne dersen de. Çok basit bir fabrikanın ürünlerinin içine kendi fabrikasını yerleştirmesi müm­kün müdür? Daha avamî bir tabirle, hiç bir fabrika kendisi gibi bir fabrika yavrular mı?

Sen böyle bir şeyin olabileceğine inanıyor musun? Eminim makul bir gerekçen olursa, CNN senin bu iddianı anında dünyaya duyurur. Var mısın CNN’e böyle bir haber teklifi yapmaya?

T:Doğada misalleri çok… Doğa bunu hep yapıyor. Her bir tohum bir fabrika değil mi? Sadece biz yapamıyoruz. İleride biz de yapabiliriz. Şimdilik çok saçma gelebilir. Ancak, birçok şey var ki eskiden insanlara imkânsız gelirdi, şimdi sıradanlaştı.

Sen üreme sistemine çok takılıyorsun. Doğal olarak nasıl oluştuğunu biraz daha açıklayayım:

Bir teoriye göre, hücrenin içine giren besin, hücre sistemi tarafından kullanılıp, ürün ve artık ortaya çıkıyor. Hem de çıktının bir kısmı hücre sistemine ekleniyor. Bir süre sonra hücre belirli bir büyüklüğe ulaşınca da ikiye bölünüyor. Böylece hücrelerin bölünerek çoğalması mümkün oluyor.

F:Meğer de ne basit bir şeymiş! Merak ediyorum, hücrelerin bu basit marifetini bugüne kadar neden hiçbir bilim adamı laboratuvar ortamında ispat edemiyor? Haklısın… Aptal, cahil, kör ve sağır doğanın bu tarz marifetleri var. Ancak, biz henüz onların mahiyetini bile tam anlamış değiliz. Binlerce senedir milyarlarca akılları birleştirmemize rağmen bu işleri nasıl becerdiklerini tam anlamış değiliz. Bir de akıllı geçiniyoruz.

Bence şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün insanların akıllarını toplasak bir hardal danesinin gizemli aklına denk gelmiyor. Bir de “ot” diyerek kafası çalışmayanlara hakaret ediyoruz. Oysa hiçbir akıllı insan otların yaptığını yapamıyor.
“Kuş beyinli” diyerek kuşları küçümsüyoruz. Fakat hiçbir insan beyni kuş beyninin maharetlerini taklit edemiyor. On bin ayrı farklı türüyle gökyüzünde on binlerce yıldır kanat çırpan kuşlar, aerodinamik yasalarını bilircesine inşa edilen vücutları, çok hassas ölçülerle tasarlanan kanatları, harikulade manevra kabiliyetleriyle insan yapımı uçaklara meydan okuyor.

 

Küçük kuşçuklar diyebileceğimiz sinekler ise kuşlardan hiç de geri kalmıyor. Örneğin, meyve sinekleri havada asıllı dururken saniyede iki yüz defa kanat çırpıyor.[3] Dile kolay, iki yüz defa…

Doğrusu çok hayret ve hayranlık uyandıracak bir şey. İnsan, saniyede iki defa bile kolunu çırpamıyor. Meyve sinekleri nasıl iki yüz defa kanat çırpıyor, anlamak çok zor.

T:Daha önce de söyledim. Ben de doğadaki harika şeylere hayran kalıyorum. Tek farkımız, sen onları sonsuz ilim ve kudret sahibi bir yaratıcıya veriyorsun. Oysa bunun delilleri yok. Hem de evrim sürecinin çalıştığının çok delilleri var. Üreme özelliğine sahip ilk hücreyi elde ettin mi mesele hallolur.

Parsi­moni prensibine göre, evrim daha basit bir seçenek olduğu için, doğru olması daha muhtemeldir. Oysa sen hadsiz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı’ya vermekle olayı zorlaştırıyorsun. Hem canlıların nasıl oluştuğunu hem de böyle bir yaratıcı izah etmek zorunda kalırsın. İşin iki kat zorlaşıyor.




F:Haklısın. Okus pokus yapıp tavşanın şapkadan çıktığına insanları inandırdın mı gerisi kolay. Yani bir şekilde fabrika üreten bir fabrika elde ettin mi, mesele bitmiş oluyor. Ancak, konuyla ilgili birkaç müşkülüm var.

Birincisi: Şimdiye kadar anlatmaya çalıştığım gibi, bunun hiçbir misali yok. Akıl ile izah edilebilecek bir tarafı yok.

İkincisi: Okus pokusla böyle bir fabrika elde etsen bile, birbirinden farklı milyonlarca öbür fabrikalara nasıl dönüştüğünü de anlatman gerekir. Yani sakız fabrikasının nasıl evrimle, araba ve uçak fabrikasına dönüştüğünü de anlatman gerekir.

Senin işin zor değil, imkânsız! İnsanlığın şu ana kadarki bilgi ve tecrübesi böyle bir şeyi yapmayı mümkün kılmadı. Yakın bir zamanda bunun mümkün olacağını iddia eden bile yok. Oysa bütün tohum ve çekirdeklerin sonsuz ilim ve kudret tarafından yapıldığını kabul ettiğimizde her şey hadsiz derecede kolaylaşır. Çünkü sonsuz ilim ve kudret sahibi biri için böyle şeyler üretmek bir kibrit çakmak kadar kolaydır. Aslında, Parsimoni prensibini takip etsen, seni sonsuz ilim ve kudret sahibine götürür.

T:Nasıl yani? Bu kısmı tam anlamadım. Bir örnek verebilir misin?

F:Memnuniyetle. Artık aşina olduğun Said Nursî’nin eserlerinde benzer bir tartışma var. İlginçtir, aynı konuyu düşünmüş. İstersen, ilgili yeri okuyup, müzakeremize devam edelim.

 “Eğer gayet intizamlı, mizanlı, sanatlı, hikmetli şu mevcudat (varlıklar), nihayetsiz kadir, hakîm bir zata verilmezse, belki tabiata isnat edilse; lâzım gelir ki tabiat, her bir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundursun. Ta o parça toprak, menşe (kaynaklık ettiği) ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine medar (vesile) olabilsin. Çünkü çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak, içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve heyetlerini teşkil ve tasvir edebilir (çizebilir) bir kabiliyeti, bilfiil (fiilen) görülüyor.

 Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e (kudreti her şeyi kuşatan, celal ve haşmet sahibi Allah’a) verilmezse, o vakit, o kâsedeki toprakta, her bir çiçek için manevî, ayrı, tabiî (doğal) bir makinesi bulunmazsa, bu hâl vücuda gelemez. Çünkü tohumlar ise, nutfeler (çekirdekler) ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani müvellidülma (hidrojen), müvellidülhumuza (oksijen), karbon, azotun intizamsız, şekilsiz, hamur gibi halitasından (bileşiminden) ibaret olmakla beraber; hava, su, hararet, ziya (ışık) dahi, her biri basit ve şuursuz ve her şeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri (oluşumları) ayrı ayrı ve gayet muntazam ve sanatlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe (açıkça) ve bizzarure (mecburen) iktiza ediyor ki (gerektiriyor) o kâsede bulunan toprakta, manen Avrupa kadar, manevî ve küçük mikyasta matbaaları ve fabrikaları bulunsun. Ta ki bu kadar hayattar (canlı) kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensucatları (dokumaları) dokuyabilsin.”[4]

T:Bence Nursî burada yanlış bir benzetme yapmış. Maharet toprakta değil, maharet çekirdekte. Biliyoruz ki çekirdeklerdeki programlar farklı olduğu için aynı toprağa atılınca farklı ürünler çıkıyor.

F:Maharet ne toprakta ne de tohumdadır. Nursî, bütün tohumların aslında aynı basit hammaddelerin bileşiminden öte bir şey olmadığını nazarımıza sunuyor. İster toprağa, isterse her bir çekirdeğe ver, dünyadaki milyonlarca bitki türü kadar farklı fabrika olmadan, söz konusu bitkileri üretmek mümkün değil. Bu “ilahî fabrikalar” insan yapımı fabrikaların çok ötesinde bir karmaşıklığa sahip… Benzerlerini yapmak şöyle dursun, binlerce yıldır nasıl çalıştıklarını anlamaya çalışıyoruz. Henüz tamamıyla anlamış değiliz.

Şimdi senden soruyorum. Beşerî fabrikalar­dan binlerce derece daha harika bir işleyişe sahip olan bu muazzam küçücük fabrikaların kendi kendine oluştuğunu iddia etmek sana makul ge­li­yor mu? Fab­ri­kalaşmayı insanlığa kazandırmakla övünen Avrupalı­la­rın torunu olarak, beşerî fab­ri­kala­rın kendi kendine olu­şabileceğini söylesen, atalarının kemiklerini sızlatmış olmaz mısın? İlahi fabrikalar ya­nında çok basit kalan beşerî fabrikalar kendi kendine veya evrilip devrilerek oluşmuyorsa, milyonlarca bitki fabrikası nasıl kendi kendine oluşsun?

T:Her neyse… Seni evrime inandırmak zor olacak. Ayrılma zamanı geldi.

Havalar hayli soğuk şu aralar. Isıtma sistemini tamir ettin mi?

F:Hayır. Evrimleşerek kendi kendini tamir etmesini bekliyorum. Şimdiye kadar milyonlarca doğal arızalara harika çözümler üreten evrim, ısıtıcımın basit arızasına da elbette bir çözüm bulur. Ne dersin? Yanlış mı düşünüyorum?

T:Ha ha... Bence sen tamirciyi çağır. Donarak ölmenden endişe ediyorum.

F:Evrim ısıtma sistemini çözdükten sonra benim ölmüş, kurumuş kemiklerime de bir çözüm bulur belki. Onlarca yıldır dinlediğim evrim masalları bana büyük ümit veriyor.

T:Her neyse… Sen dalganı geç bakayım. Sana evrimin masal değil, hakikat olduğunu ispat edeceğim bir gün.

F:Bekliyorum.

 

 


[1] Dış âlemde gördüğümüz harikulade eserler Allah’ı bin bir isimleriyle tanıttığı gibi, iç âlemimizde yaşadığımız haletler ve hadiseler de aynı şekilde Allah’ı bize tanıttırır. Önemli olan hem dışımızdaki (afaktaki) hem de içimizdeki (enfüste­ki) ayetleri okuyup Rabbimizi tanımaya çalışmaktır. Dolayısıyla, nefsimizin hoşuna gitmeyen, zahiren musibet görünen hadiselere maruz kaldığımızda şikâyet değil, sabır içinde şükür etmek için Bediüzzaman’ın ifade ettiği şu hakikati anlamak gerekir:

“Sâni-i Zülcelâl (haşmet ve yücelik sahibi Yaratıcı), Fâtır-ı Bîmisâl (Benzersiz şeyleri, üstün sanatıyla yaratan Allah), zîhayata (canlılara) göz, kulak, akıl, kalp gibi havâs ve letâif ile murassâ (süslü) olarak giydirdiği vücut gömleğini Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını göstermek için çok hâlât (haletler) içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musibetler nevinde olan keyfiyât (haller), bazı esmasının (isimlerinin) ahkâmını (hükümlerini) göstermek için lemeât-ı hikmet (hikmet parıltıları) içinde bazı şuâât-ı rahmet (rahmet ışıkları) ve o şuâât-ı rahmet içinde latif (ince) güzellikler vardır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Dördüncü Mebhas)

[2] “Hayır, Allah’ın seçtiğindedir” sözü, irademiz dışında başımıza gelen her şeyin hakkımızda hayır olduğunu ifade ediyor. Ya bizatihi hayır ya da neticesi itibariyle hayırdır. Bu hakikati anlayan ve iradesiyle şerri tercih etmeyen biri için hayat hayırlarla dolu olur. Çünkü insanın başına gelen her şey ya kendi iradesiyle seçtiği bir şeyden kaynaklanır ya da iradesi dışında gerçekleşir. İnsanın iradesi dışında gerçekleşen her şey Allah’ın irade etmesiyle gerçekleşmiş demektir. Allah mutlak iyilik sahibi olduğu için insana asla kötülük yapmaz. Dolayısıyla, irademiz dışında, yani doğrudan doğruya ilahî irade ile gerçekleşen her şey, mutlak anlamda bizim için hayırdır. Bu hakikati Kur’an şu ayetiyle bize ders veriyor: “Sana her ne iyilik erişirse Allah'tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi kusurun sebebiyledir.” (Nisa Suresi, 4:79)

[3] Roy Abraham Varghese, A.g.e., s. 409.

[4] Tabiat Risalesi isimli eserden aktardığım bu paragrafın sonunda, çok sert bir şekilde tabiat-perestlere eleştiri yapılıyor. Üzerine alınır diye, Thomas’la paylaşmadığım ilgili kısımda şöyle deniyor:

“İşte, tabiiyyunların (tabiatçıların) fikr-i küfrîleri (inkâr fikirleri) ne derece daire-i akıldan hariç saptığını kıyas et. Ve tabiatı mucit zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşlar ‘Mütefennin (bilim adamı) ve akıllıyız" diye dava ettikleri halde, akıl ve fenden (bilimden) ne kadar uzak düştüklerini ve mümteni (imkânsız) ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurafeyi kendilerine meslek ittihaz ettiklerini (edindiklerini) gör, gül ve tükür!” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yirmi Üçüncü Lem’a (Tabiat Risalesi), İkinci Muhal)

Paylaşma linkleri