F: Bugünlerde üzerinde düşündüğüm ve hayretler içinde kaldığım küçücük bir ilahî robotun bizler için hiç durmaksızın neler yaptığını paylaşmak istiyorum.

T:Dinliyorum.

F:Eminim kanımızdaki hemoglobini biliyorsundur.

T:Biraz bilgim var. Ama sen yine de anlat.

F:Hemoglobin, kanımızda oksijen taşımakla görevli bir pro­teinin adıdır. Maharetlerini anlamak için hem na­no-robot[1] hem de oksijen nakil aracı diyebiliriz.[2] He­moglobin, nefes aldığımızda akciğere dolan hava­nın içinden oksijeni çekip alıyor. Sonra sırtına yük­le­yip vu­cudun en ücra köşesine kadar taşıyor. Menziline ulaştı­ğında yükünü boşaltıp tekrar akciğere dönüyor. Bu şekilde dur­ma­dan dinlenmeden oksijen taşıyor. Doğrusu, beş dakika grev yapsa beyin hücrelerimiz oksijensiz­likten ölür, bitkisel hayata gireriz.

Bu kadar hayati işlevi olan hemoglobin proteini öyle basit değil. Çok hasas bir mühendislikle, dört molekül grubundan oluşan yirmi aminoasit blokun­dan inşa edilmiş. Toplam 574 aminoasittin çok düzgün bağ oluşturmasıyla inşa edilmiş üç boyutlu bir yapı. Ancak, herbiri ikiz blok gibi olan dört bloktan oluşmuş. Hemoglobin hücresine mikroskop altında bakıldığında bir simite benzer. Bilim adamları, geçen asırda, onlarca yıllık yoğun çalışmadan sonra hemoglobin proteinin nasıl yapıldığını ancak anlayabildiler.

Çok ilginçtir ki hemoglobin yapısında çok ufak bir değişik­lik olduğunda hastalığa dönüşür. Geçen asrın başında bilim adamları bazı insanlarda hemoglobinin şeklinin bozuk oldu­ğunu farkettiler. Yaklaşık yarım asır süren çalışmalar sonun­da “orak hücre hastalığı” (sickle cell) denilen anomilinin he­moglobini oluşturan birtek aminoasitin iyi bağ oluşturmama­sından kay­naklandığını buldular. Başka bir tabirle, 574 parça­dan oluşan nano-robotun ve oksijen aracının birtek parçası yerine tam oturmayınca orak hücre hastalığına yol açıyordu. Böyle bir durum­da hücredeki hemoglobinlerin çekim gücü artıyor. Birbirlerini çekip hücre içinde tek kütle haline geliyor. Hem anne hem de baba tarafından orak hücreyi kalıtımla alan için bu hasta­lık bir nevi idam cezası gibi oluyor. Hastanın ölümüyle neticele­niyor.

T:Anlattıklarına bir itirazım yok. Doğada çok hassas bir denge var. Senin anlattığın bunun bir misali. Ne demek istiyorsun bu örnekle?

F:İzin verirsen çok ilginç başka bir dengeden de bahsede­ceğim. Sonra görüşümü beyan etmek istiyorum.

T:Dinliyorum.

F:Hemoglobinle ilgili bilimsel çalışmalar hayret edilecek başka bir şeyi daha ortaya çıkarmışlar. Doğumdan önce bebek annesinin kanındaki hemoglobinlere yapışık oksijeni kullanı­yor. Dolayısıyla bebek, hemoglobini akciğerden değil, annesi­nin hemoglobinine yapışmış oksijenden alıyor. Ancak, bir problem var. Oksijen annenin hemoglobinine kuvvetli bir şe­kilde yapışmıştır. Normal bir hemoglobin onu çekip alamaz. Çok ilginçtir ki bebek hemoglobini farklı şekle sahip. Bu farklılık ona daha fazla bir çekim kuvveti sağlıyor. Dolayısıy­la, anne kanındaki oksijeni çekip alıyor. Bu şekilde bebek ha­yati olan oksijeni tedarik ediyor.

Başka bir problem daha var. Eğer bebek aynı hemoglobine do­ğumdan sonra da sahip olsa, orak hücre hastalığı gibi prob­lemlere sebep olacak. Çünkü doğumdan sonra nisbeten daha düşük çekim gücü yeterli olur. İlginçtir, her nasıl olmuş­sa, be­beğin vucudu bunu biliyor. Doğumdan hemen önce da­ha az çekim gücü olan hemoglobin üretmeye başlıyor. Ancak, is­tis­naî durumlarda, doğum anomalisi olarak, doğumdan son­ra da bazı bebekler eskiden ürettiği hemoglobini üretmeye de­vam ediyor.[3] Böyle bir durumda orak hücre hastalığına ben­zer sorunlar yaşanıyor.

Şimdi durup biraz düşünmek gerekir. Yetişkin ve zeki in­sanların binlerce sene sonra varlığından haberdar olduğu ve bozulduğunda tamirinden bile aciz kaldığı bir sistemi akılsız, şuursuz, kör ve sağır hücre molekülleri yapmış olabilir mi? Hem bu hücreler, nasıl oluyor da doğumun yaklaştığını, do­ğumdan sonra solunumla oksijen alacağını biliyorlar ve buna göre farklı hemoglobin üretimine başlıyorlar? 

T:Sana göre hemoglobin yaratıcının varlığına delildir. Ben tam tersini düşünüyorum. Bence, evrimin doğruluğuna kuvvetli bir delildir. Demek ki hemoglobin hücresi mutasyonla günümüzdeki şeklini almış.

F:Hayret doğrusu! Eminim, bu sözlerini duysalardı, vü­cu­dundaki bütün hemoglabinler bile sana hayret edecek­lerdi. Belki de sana küsüp grev yapacaklardı. “Madem bizim usta­mızı kabul etmiyorsun, o halde ne halin varsa gör” diye­cek­lerdi.

T:Ben de hemoglobinin yaptığına hayran kalıyorum. Ancak, senin gibi bu hayret edilecek işi yaratıcıya vermiyorum. Çünkü evrimle oluştuklarını biliyorum.

F:Tekrar, tekrar hayret doğrusu! Senin gibi akıllı biri, he­moglobindeki harikulade yapıyı, düzeni ve dengeyi nasıl akıl­sız, şuursuz, kör ve sağır evrime veriyor, anlayamıyorum. Bir­çok akıllı adamın neredeyse bir asır harcayıp nasıl inşa edil­di­ğini anladığı hemoglobini akılsız evrimin yapması mümkün müdür? Bir tek parçası bile yerli yerine oturmayınca ölümcül ne­ticeler doğuran hemoglobindeki hasas dengeyi, kör evrimin kur­muş olması ihtimal dahilinde midir? Hiçbir şeyi görmeyen hücrelerin doğumdan sonraki yaşam koşulları­nı görüp ona göre farklı hemoglobin üretmeleri makul mu­dur?

 Elbette hayır! Hiç şüphe yok ki, canlı vucudundaki he­mog­lobin gibi binlerce karmaşık ve sistemli yapıları inşa edip, on­ları hem birbiriyle hem de çevresiyle, hassas bir denge için­de, uyumlu halde çalıştıran ancak sonsuz ilim, sonsuz hikmet, sonsuz rahmet ve sonsuz kudret sahibinin işi olabi­lir.[4]

T:Biliyordum buraya geleceğini. Gördüğün her sistemli yapıyı Yaratıcı’ya vermek sende saplantı gibi olmuş.

F:Hiç de saplantı değil! Aklın gerektirdiği bir şey. Eminim sen de evrim engelini aşarsan aynı neticeye ulaşırsın. Bu hafta vaktimizin sonuna geldik. Evrimin neler yapıp neler yapamayacağını haftaya konuşalım istersen.

T:Bence bir mahsuru yok.

 

 

 


[1] Gerçekte her hücre nano-robot gibi işliyor:

“Birçok insan metallerden değil de organik maddelerden yapıldığı için hücreleri robot olarak görmüyor. Ancak, gerçekte hücreler kendini kopyalayan nano ölçekte robotlardır... Robotturlar, çünkü faaliyetleri doğal (ilahî) fizik yasaları tarafından belirlenen otomatik ve şuursuz işleyen makineler tarafından yerine getirilir.” (Michael Behe, The Edge of Evolution, s. 242)

[2] Micheal Behe, The Edge of Evolution isimli kitabında hemoglobini “indirgenemez kompleksliğe” örnek olarak zikrediyor.

[3] DNA kodlarındaki bir tek harfin bu anomaliye (aykırılık) sebep olduğunu bulan Francis Collins hayretini şöyle ifade ediyor:

“On sekiz ay süren çalışmadan sonra söz konusu anomalinin DNA kodundaki bir tek harften kaynaklandığını bulunca yorgunluktan tükenmiş, ancak hayretler içinde kalmıştım.” (Francis Collins, A.g.e., s. 110)

[4] Varlıklardaki hassas denge ve düzen elbette sadece hücrelerle sınırlı değildir. Doğrusu, denilebilir ki ilim gözüyle dikkatli bakan biri, her şeyde bu hassas dengeyi ve harika düzeni görecektir. Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi, söz konusu denge ve düzen bizi ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı’ya götürecektir:

“Biz gözümüzü açtıkça, kâinat yüzüne nazarımızı saldırdıkça, en evvel gözümüze ilişen, âmm (umumi) ve mükemmel bir nizamdır (düzendir) ve şamil (kapsayıcı), hassas bir mizandır (dengedir). Görüyoruz, her şey dakik bir nizamla, hassas bir mizan ve ölçü içindedir. Daha bir parça dikkat-i nazar ettikçe (dikkatli baktıkça), yeniden yeniye bir tanzim ve tevziniyet (süsleme) gözümüze çarpıyor. Yani birisi, intizamla o nizamı değiştiriyor ve tartıyla o mizanı tazelendiriyor. Her şey bir model olup, pek kesretli (çok sayıda), muntazam ve mevzun suretler (şekiller) giydiriliyor. Daha ziyade dikkat ettikçe, o tanzim ve tevzin (süsleme) altında bir hikmet ve adalet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve maslahat gözetiliyor; bir hak, bir fayda takip ediliyor. Daha ziyade dikkat ettikçe, gayet hakîmâne bir faaliyet içinde bir kudretin tezahüratı (yansıması) ve her şeyin her şe'nini (halini) ihata eden gayet muhit (kapsamlı) bir ilmin cilveleri nazar-ı şuurumuza (şuur gözümüze) çarpıyor. Demek bütün mevcudattaki (varlıklardaki) şu nizam ve mizan, umum âmm bir tanzim (düzene koymayı) ve tevzini (dengeye koymayı) ve o tanzim ve tevzin, âmm bir hikmet ve adaleti ve o hikmet ve adalet, bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor. Demek bir Kadîr-i Küll-i Şey ve bir Alîm-i Küll-i Şey, şu perdeler arkasında akla görünüyor.” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, İkinci Kelime)

Paylaşma linkleri