Sorularla Evrim
Hayat, yeryüzünde ilk defa nasıl meydana gelmiştir? Hayatın kaynağı elementlerde midir? Canlılar başka gezegenlerden gelmiş olamaz mı? Hücrelerin tesadüfen oluşması ihtimali var mıdır? Evrimci felsefe varlıkların ortaya çıkışını nasıl açıklamaktadır? Tabiat nedir? Kâinat nasıl yaratılmıştır? Genetik kopyalama nedir? Darwinizmin, ya da evrim teorisinin esası nedir? Tabiattaki kötülük problemine Darwin nasıl bir çözüm getirmiştir? Kainatta evrim var mıdır? Evrimcilerle yaratılışçılar arasındaki fikri tartışmanın temelinde yatan nedir? Bilimin sadece sebep sonuç ilişkisiyle insanı anlamak mümkün müdür? Evrimcilik çağdaşlık mıdır? İnsanla maymun arasındaki genetik benzerlik %98 midir? Kur'an' da bazı insanların maymuna dönüştürüldüğü ifade ediliyor? Bu evrim değil midir? Evrim ve bilim birbiriyle uyumlu mudur? Bilimsel teorinin özelliği nedir? Günümüzün bilim anlayışı nasıldır? Bilim mi, dogma mı? Evrim mi, ideoloji mi? Evrim teorisi, bilimsel bir teori midir? Darwin taraftarlığı mı, Aristo bağnazlığı mı? İslam alimlerinin evrim görüşü nasıldır? Evrim Teorisi niçin ısrarla müdafaa edilmektedir? Maddeciler maddenin ezeli olduğunu öne sürüyorlar? Bu iddiaya nasıl cevap verebiliriz? Varlıkların mevcut halleri evrimle açıklanabilir mi? Çipura balığı (Sparus aurata) 2 yaşından sonra cinsiyet değiştiriyormuş. Bunun hikmeti ne olabilir? Bu evrimi savunanlara dayanak teşkil etmez mi? Kuyruk sokumu işe yaramayan bir organ mı? Kendisini Her Konuda Âlim Zanneden Ve Evrimi Dinsizliğe Âlet Eden Evrimciye Cevap
Sorularla Yaratılış
Hayat nedir? Kaç tip hayat vardır? Yeryüzünde ilk defa hangi varlıklar görülmüştür? Yaratılışta sebeplerin rolü nedir? Yaratılış sürekli midir? Yaratılışın hakikatini anlamak mümkün mü? Yaratılışta büyük küçük farkı var mıdır? Kâinatın yaşı ne kadardır? Galaksilerin büyüklüğü ne kadardır? İnsan yoktan mı yaratılmaktadır, mevcut maddelerden mi yapılmaktadır? Yoktan var olmaz, var olan yok olmaz mı? İnsanın Yaratılışı nasıl olmuştur? Hz. Adem'in çocukları nasıl çoğalmışlardır? İnsan bedenine ruh ne zaman gelmektedir? Hz. Adem'den önce yer yüzünde insan var mıydı? Hz. Adem'de tek renk ve ırk karakteri olduğu halde, günümüzdeki farklı renk ve ırk karakterleri nasıl ortaya çıkmıştır? Hz. Adem'den günümüze kadar geçen süre nedir? Hz. Adem'in boyu ne kadardı? İnsan konuşma yeteneğini nasıl kazanmıştır? İnsanlık tarihi boyunca yaratılış düşüncesi nasıl bir seyir takip etmiştir? Bilim camiasında dine karşı oluşun sebebi nedir? Bilimle hıristiyan dini ilk defa ne zaman çatışmıştır? Bilimle din çatışır mı? Batı’da niçin sınırlı bir güce sahip ilah anlayışı hakimdir? Allah’ın insanın ne yapacağını önceden bilmiş olması, insanı sorumluluktan kurtarır mı? Allah’ın her şeyi bilmesi, insan özgürlüğünü engellemez mi? Tabiattaki kötülük problemi nedir? İnsanın, aşağı yapılı bir canlının gelişmesinden meydana geldiğini kabul etmek, Kur'an'a ters düşer mi? “Akıllı Tasarım” kavramı kusursuz yaratılışı ifade etmek için ne kadar uygun? Dinazorlarla insanlar bir arada yaşayabilirler miydi? Hermofroditler hakkında ne düşünüyorsunuz? Mesela bir solucan var, o hem erkek ve dişi özellikleri taşıyor.

İslâm Âlemindeki Görüşler

“Yaratılış” kavramı gündeme geldiği zaman, peşin bir hükümle, “üzerinde konuşulması ve fikir yürütülmesi mümkün olmayan, sadece kabule dayalı değerler” olarak algılanır ve hemen “ilim dışı” yaklaşımıyla bu görüşler reddedilir.

İnanç yönü, kabule dayalıdır; ama olayların üzerinde fikir yürütme, görüş ileri sürme hep yapılagelmiştir.

Prof. Dr. Mehmet Bayraktar’ın “İslâm’da Evrimci Yaratılış Teorisi” adlı kitabı, İslâm âlemindeki evrim ve yaratılış ile ilgili görüşleri derli toplu sunan bir kaynak kitap hüviyetindedir. Yazar, Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe doktorası yapmış, 1980-1984 yıllarında Londra’da araştırmacı olarak çalışmış, 1986 yılında Georgetown Üniversitesi’nde ders vermiştir. Arapça, Fransızca ve İngilizce eserleri vardır. Doğu ve Batı literatürüne hâkimdir. O, kitabın ön sözünde, New York Üniversitesi profesörlerinden Draper’in “Müslümanların eserlerinde evrime yer verdikleri”ni 1800’lü yıllarda belirttiğine dikkati çeker ve Draper’in şu sözünü nakleder:

“Çağımızda yeni olarak doğduğunu zannetmekte olduğumuz bazı fikirleri, Müslümanların eserlerinde görmekle bazen hayrete düşmekteyiz! Canlı varlıkların modern evrim ve gelişim doktrini, onların mekteplerinde okutulup öğretiliyordu. Hatta onlar, cansız varlıklara ve minerallere teşmil et­mekle, bu doktrini bizden çok daha ileri götürüyorlardı”325.

Prof. Dr. Mehmet Bayraktar’ın kitabının muhtevasına dik­kat edince, geçmişte İslâm âleminin “evrim” konusuna kayıtsız kalmadığını görüyoruz. Kitabın ara başlıklarından bazıları şöyledir:

İslâm’da Evrim Teorisi’nin doğuş ortamı

Nazzam’ın Kozmolojik Evrim Teorisi

Cahız’ın Biyolojik Evrim Teorisi

Biruni’nin Suni Seçimli Evrim Teorisi

İhvân us-Safâ ekolünün Sosyopsikolojik Evrim Teorisi

İbn Tufeyl’in Hayat ve İnsanın Menşei Teorisi

Mevlana’nın Özümlemeyle Evrim Teorisi

Iraki’nin Minerallerin Evrim Teorisi

İbn Miskeveyh ve evrim düşüncesi

İbn Haldun ve evrim düşüncesi

Kınalızade Ali Efendi ve evrim düşüncesi

İslâm’da Evrim Teorisi’nin duraklama sebepleri

Evrimci Yaratılış Teorisi’nin doktrinel tanımı

Evrimci Yaratılış Teorisi’nin Lamarckizm ve Darwinizm ile mukayesesi

Evrimci Yaratılış Teorisi’nin Lamarckizm ve Darwinizm’e tesiri

Evrimci Yaratılış Teorisi’nin bilimsel değeri327.

 

Yukarıdaki değerlendirmelerden de anlaşılacağı gibi, evrimle yaratılış iç içedir. Felsefe dersinde felsefeden söz etmek, sosyoloji dersinde sosyolojiden bahsetmek ne kadar normal ise, evrim dersinde de evrim ve yaratılıştan bahsetmek o kadar normaldir. Dolayısıyla, Yaratılış görüşünün ‘ilim dışıdır’ yaklaşımıyla reddi yerine, bunların ne söylediğini ya da ne söylemek istediğini anlamaya çalışmak daha mantıklı ve objektif davranış tarzı, aynı zamanda ilmî metodun da gereğidir.

Bu düşünceden hareketle, İslâm âlemindeki evrim ve yaratılış ile ilgili görüşleri burada özetlemeye çalışacağız.

Canlılardaki gelişim ve farklılaşmalara, İslâm dünyasında dokuzuncu yüzyıldan itibaren dikkat çekilmiştir. Nazzâm ve Câhız, bunların önde gelenlerindendir. Gerek Nazzâm gerekse Câhız, Basra’da Mu’tezile ekolüne mensupturlar.

Nazzâm’a göre Allah, bütün canlı ve cansız varlık türlerini beraberce, bir ilk varlık özünü, yani çekirdek varlığı, bir anda var etmiştir. Ona göre bu manada yaratılış bir anda vuku bulmuş ve bitmiştir. Nazzâm, bütün canlıları tek bir tür kabul eder ve canlıların tamamının bu çekirdek varlıktan hasıl olduğunu belirtir327-328.

Nazzâm’ın bu görüşüne katılmak mümkün değildir. Yaratılışta devamlılık esastır. Gerçi bütün eşyanın ham maddesi olan atomların başlangıçta yoktan yaratıldığı, yani ibda suretiyle halkedildiği anlaşılıyor. Fakat şimdi de hem inşa (mevcut elementlerden) hem de ibda (yoktan) suretiyle yaratılış devam etmektedir. Meselâ hayvan ve insanların şekli, siması ve sesi gibi -atomların yapısında bulunmayan- hususlar yoktan yaratılmaktadır.

Nazzâm’m yukarıdaki fikri, Hz. Âdem’in özel yaratılışını, En’am ve Yasin Sûreleri’nde her canlı çeşidinden çiftlerin hasıl edilişini bildiren Kur’an-ı Kerim’in ifadeleriyle de çelişki arz etmektedir.

Câhız (776-869) “Kitab ul-Hayavân” adlı eserinde, hayvan psikolojisi ve sosyolojisinden bahseder. Câhız da hocası Nazzâm gibi, ilk yaratılışın, Allah’ın hür iradesiyle başladığını kabul eder. Fakat “mevcudatın çekirdek varlıktan nasıl türediği” hususunu izahta ondan ayrılır. Câhız’a göre, asli metafizik ve tali fiziki faktörler altında türler, yeni türleri meydana getirecek kadar değişiklik geçirebilirler. Bu değişiklikler neticesinde tamamen yeni türler ortaya çıkar329-330.

Bugün bilhassa botanik sahasında tür tanımının sınırları çok dardır. Yani bazı türler, birbirlerinden çok yakın karakterlerle ayrılmakta, hatta bu karakterler bazen birbirlerinin içine girebilmektedir. Dolayısıyla yakın karakterlere sahip iki türden üçüncüsünün çıkması mümkün ve vakidir. Câhız bu görüşüyle, belirli bir gen potansiyeliyle yaratılan her bir canlı çeşidinin sahip olduğu karakterlerin, çevrenin tesiriyle fenotipte belirli oranlarda tezahür edebileceğine işaret ederek, günümüzdeki Yaratılış anlayışına büyük oranda yaklaşmıştır.

On birinci yüzyılda bu sahanın önde gelenleri, İhvân us-Safâ (kuruluş 983), İbn Miskeveyh (950-1030), Birûnî (973-1051) ve İbnü’l Heysem (965-1039)’dir.

İhvân us-Safâ (Temiz Kardeşler) adıyla 10’uncu yüzyılın ortalarına doğru Basra’da kurulan bu cemiyet, Bağdat ve Mısır’da şubeler açmıştır. Bunlar nakle değil, akla önem verirler. Görüşlerinde Yunan felsefesi ağırlıktadır. Üyelerinin ekserisi İsmailî mezhebine mensup ise de, ehl-i Sünnet’ten kimselerin bulunduğu da ileri sürülür. Üyelerin ortaklaşa yazdıkları “Risâ’ül” adlı eserler dizisi, matematikten psikoloji ve politikaya kadar her bilim dalına ait bir ansiklopedi niteliğindedir ve 52 risaleyi içine almaktadır327.

Bu ekolün yaratılış hakkındaki modeline göre, kâinatın esasını teşkil eden ve “akıcı” kabul ettikleri külli ruh, yani Allah’ın bütün varlık ana türlerini teşkile kabiliyetli kıldığı ve ilk olarak yarattığı bir güç, ilk hareket ve evrimle, çeşitli ruhi varlıkları ve semavi cisimleri, daha sonra temel maddi unsurları, daha sonra da seri hâlde mertebe mertebe çeşitli maden, bitki ve hayvan türlerini, en sonra da insan türünü hasıl etmiştir. Bunlara göre, her tür kendi içinde sonsuz ve sınırsız farklılaşmaya uğradığı hâlde asla başka türe dönüşmemektedir327.

İbn Miskeveyh’in Yaratılış görüşü, çağdaşı İhvân us-Safâ’ya benzer. İbn Miskeveyh, âlemi iki gruba ayırır: Birincisi, oluş ve yok oluş âlemidir ki, bu bizim dünyamızdır. İkincisi, var ve yok oluşun cereyan etmediği âlemdir ki, gökler, gezegenler ve benzeri unsurların âlemidir.

Bu, o zamanki âlimlerin astronomi hakkında bilgilerinin çok az ve yanlış oluşundan kaynaklanmaktadır. İbn Miske­veyh’­e göre, akıcı hikmet’in bunlar üzerine tesiriyle bitkiler hasıl olur. Bitkiler, cansız varlıklardan hareket ve beslenme yönüyle ayrılır. Bitkilerin en alt mertebesini, toprakta kendiliğinden biten bitkiler teşkil eder. Bunların en üst mertebesinde ise hurma vardır. Hurma ağacında erkek ve dişiliğin ayrılmış olması, döllenme esnasında erkek ağacın dişiye yaklaşması, bu ağacın hayvanlara benzeyen özellikleridir.

İbn Miskeveyh bu konuyla ilgili olarak şu hadisi nazara verir:

Halanız hurma ağacına ihtimam gösterin; çünkü o, Hz. Âdem’in çamurunun artığından yaratılmıştır.

Bu hadisin sıhhat derecesinde şüphe olmasa bile, böyle bir ifadeden, hurma ağacına saygı ve hürmet gösterilmesini değil, belki ağacın kendisine ve meyvesine ehemmiyet verilmesinin istendiğini anlamak gerekir.

Hurma ağacının Hz. Âdem’in (a.s.) çamurundan yaratıldığından bahis, sözü edilen çamurdan halkedilen ilk hurma ağaçı ol­ma­sından ileri gelebilir. Yoksa ağaçların ilk ortaya çıkışı bu tarihte başlamamakta, gerek bitkiler gerekse hayvanlar yeryüzünde insandan önce görülmektedir.

İbn Miskeveyh’e göre, bitkilerin en son mertebesinde olan hurmadan sonra hayvanların ilk mertebesine ulaşılır. Bu mertebede sadece dokunma hisleri gelişmiş olan deniz yaratıkları ve sahillerde bulunan sedef ve inciler gibi kabuklu türler yer alır. Hayvanların en alt mertebesini de maymunlar teşkil eder331.

Birûni’nin 180’e yakın eseri vardır. O, yaratılışı, “Allah’ın hür iradesinin bir eseri” olarak görür. İlk teşekkül eden su, hava, gaz ve toprak gibi temel unsurların güneş ısısı altında, çeşitli derecelerdeki karışımlarının kimyevi değişimi, kâinatın genel jeokimyevi değişimi esnasında, farklı zamanlarda çeşitli canlı ve cansız varlıkları ortaya çıkarmıştır. Allah bu temel unsurları, her canlı türüne ait ana türün teşekkülü için vasıta kılmıştır. Her tür, Allah’ın kendisi için uygun gördüğü üreme ve çoğalma kanununa tâbi olarak hayatını devam ettirir.

Birûni, tabiatçıların “insanın kendinden aşağı hayvanlardan hasıl olduğu” görüşüne karşı şöyle der:

İnsan, köpeklikten domuzluğa, sonra maymunluğa yükselerek insanlığa ulaşmadı 332.

Nazzâm ve Câhız gibi Birûni de değişmedeki esas faktörün, Allah’ın türleri değiştirici bir güçle ve kuvveyle bezemesine bağlar. Bunu, “Allah’ın varlıklar üzerindeki bir hikmeti” olarak görür. Değişme İlahî bir gücün tecellisiyle olmaktadır. Bundan başka çevre şartları ve türler arasındaki rekabet gibi birtakım tali faktörler de değişmede rol oynar. Bu faktörlerin tesiriyle Birûni’ye göre değişim iki yolla olmaktadır: Birisi tabii seçim, diğeri de suni seçim veya ayıklama327.

On ikinci yüzyılda İbn Tufeyl, on üçüncü yüzyılda da İbnü’l Arabî (1165-1240) gibi mutasavvıflar, Nasiru’d-Dîn Tûsî (1201-1274) gibi filozoflar, Kazvinî (1203-1283) gibi kozmografyacılar, yaratılış ve evrim konusunda önemli görüşler ileri sürmüşlerdir.

İbn Tufeyl (1100-1183), Endülüs Emevileri devrinde yaşamış filozof, astronom ve tabiptir. “Hayy İbn Yakzân” adlı eseriyle Batı düşünce ve bilimini etkilemiştir. Ona göre, Allah’ın emriyle yeryüzünün çukur bir yerinde, toprağın su ve havayla karışımı, uzun zaman içinde güneş ısı ve ışığının tesiri altında mayalanıp hâlden hâle geçerek değişikliğe uğraması, sonra hamur mayalanır gibi kokuşup kabarması ve gözeneklenmesiyle bu karışım en güzel ve en son şeklini alır. Allah’ın hayat verici ismi (Hayy) bu karışıma tecelli edince, bu karışımın en güzel ve olgun kısmı insan şeklinde, daha az olgun kısımları da sırasıyla hayvan ve bitki şeklinde canlanmaya ve teşekküle başlıyor. Bir müddet sonra bitki, hayvan ve insan türlerinin ilk ana türleri böylece hasıl oluyor333.

İbn Tufeyl, Kur’an’daki insanın çamurdan yaratılış bahsini kendine göre yorumlamakta ve bunu bütün canlılara teşmil etmektedir. İbn Tufeyl bu birinci teorisiyle ilk bitki, hayvan ve insan türünün kökenine işaret ederken, ikinci görüşüyle de canlıların üremeleri için erkek ve dişiye ihtiyaç olduğunu belirterek normal üreme kanununa dikkati çekmiştir.

On dördüncü ve on altıncı yüzyıllarda yaratılış ve evrimden bahseden mutasavvıflardan Şebistâri (1250-1321) ve İbn Türka el-İsfahânî, sosyolog İbn Haldun (1332-1406), Osmanlı ahlakçısı Kınalızade Ali Efendi (1510-1572) ve İranlı filozof Molla Sadra Şîrâzî (1510-1640) sayılabilir.

İbn Haldun’un “yaratılış” konusundaki düşüncesi, İbn Miskeveyh’in düşüncelerine büyük benzerlik gösterir. İbn Haldun, elementlerden hasıl olmuş varlıkların, madenlerden başlayarak aşamalı bir şekilde ve tabaka tabaka teşekkül ettiğini belirtir. Ona göre maden, bitki ve hayvanları terkip eden unsurlar (elementler) müşterek olduğu hâlde, maddenin en yüksek nevi, bitkinin aşağı olan nevine, bitkinin yüksek nevileri de hayvanların aşağı tabakadan olan cinslerine bitişiktir. Meselâ madenler, tohumsuz yetişen ve dolayısıyla tohumsuz olarak üreyen bitkilere yakındır. Aynı şekilde bitkilerin yüksek cinsi, hayvanların aşağı olan cinsine yakındır. Bitkilerden hurma ve üzüm, hayvanlardan inci sedefi ile kabuklu sümüklü böceğe yakındır. Ona göre bu iki hayvanda sadece dokunma ve yoklama duyguları vardır. İbn Haldun, bazı hayvanların da anlayış ve duyguları itibarıyla insan derecesine yükseldiğini, ancak fikir ve düşüncede insan derecesine varamamış olduğunu belirtir327.

İbn Haldun’un, o günkü bilgilerin ışığında bitki ve hayvanları benzerliklerine göre gruplandırmaya çalıştığı anlaşılmaktadır.

Kınalızade Ali Efendi, elementlerden meydana gelmiş cisimleri iki kısma ayırır: Basit ve mürekkep (birleşik). Basit olanlar ateş, hava, su ve topraktır. Mürekkep olanlar ise, ya terkibini uzun zaman koruyamaz -Meselâ bulut ve çiğ gibi- ya da terkibini uzun zaman koruyabilir -buna misal, madenler, bitkiler ve hayvanlardır. Bu fikirler de günümüz ilim anlayışından oldukça uzaktır. Ona göre madenlerden sayılan mercanlar, gelişme ve büyüme özelliğine sahip olduğu için madenler makamından yükselip bitkiler âleminin sınırına yaklaşmıştır. Bitkiler âleminin en üst sınırını da hurma teşkil eder. Hayvanlar âleminin en alt mertebesinde süngerler, en yükseğinde de, insanlık âleminin en altında bulunan at, fil ve maymun yer alır. Kuşlardan papağan da hayvanlar âleminin en üst mertebesinde bulunur. Bunlardan maymun ve filin zekâsı ve anlayışı oldukça ileridir. Kınalızade Ali Efendi, bazı bölgelerdeki iptidai kabileleri, insanlık mertebesinin altında kabul eder. Etrafı çöller, dağlar ve ormanlarla kaplı yerlerde yaşayanlar ile soğuk kuzey bölgelerinde yaşayanların mizaçlarının ham ve gelişmemiş bulunduğunu ve dolayısıyla bunların insanlık mertebesine ulaşamamış olduklarını belirtir. Hint Yarımadası’nın kenarındaki Java Adaları’nda ve Berberilerin bulunduğu alanlardakileri “nasnas ve şevnem adam” olarak dikkate alır ve bunları insanlık basamağının altında kabul eder334.

XVIII. yüzyılda Abdulkadir Bîdil (öl. 1715) ve Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703-1772), daha çok mutasavvıfların anladığı manada bir yaratılış taraftarıdırlar. İbrahim Hakkı’nın yaratılış ve evrim hususundaki görüşleri, İbn Miskeveyh, İhvan us-Safa, Nasr ud-Dîn Tûsi, İbn Haldun ve Kınalızade Ali Efendi’nin fikirleri doğrultusundadır.

İbrahim Hakkı, Marifetname’de meseleyi şöyle nakleder:

Allah’ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur (ateş, hava, su ve toprak) birbirlerine karışır ve birleşir. Bu karışım ve birleşmeden önce madenler meydana gelir. Bundan da bitkiler, maden ve bitkilerin birleşmesinden de hayvanlar teşekkül eder. Hayvan soyu kemalini en uygun şeklini bulunca insan hasıl olur 335.

İbrahim Hakkı burada, atom ve moleküllerin hâl değiştirmesi (tahavvülat-ı zerrat)’nden bahsetmekte, bu elementlerin kademe kademe hangi mertebelerden geçerek insan vücudunda yer aldığına işaret etmektedir. Nitekim bu ifadelerden birkaç paragraf sonra şöyle demektedir:

“O akıcı vücut bitki âlemine girerken bazı afetler, hastalıklar ona saldırır ve bu yüzden bitki olmaz. Yahut bitki olurken kemale gelmeden, olgunlaşmadan evvel bozulur. Bitkilik vasfını kaybeder ve hayvanlara yem olmaktan çıkar. Yahut hayvana yem olacak duruma gelir. Fakat yenmeden evvel yok olur gider ve bu yolda, bu suretle nice yıllar gecikir. Bazen de bir hayvan, yenmesine elverişli bir duruma gelmişken yenmeden evvel bozulur ve bu yüzden hayvanı insan mertebesine naklettirmeye, dönüşmeye engel olur. Bazen de bozulmadan insan mertebesine naklolur” 336.

İbrahim Hakkı, canlıların yapı benzerliklerine göre sınıflandırıldığına da dikkati çeker. Madenlerle bitkiler arasında ara varlığın mercan, bitkilerle hayvanlar arasındakinin hurma, hayvanlarla insanlar arasındakinin de maymun olduğuna işaret eder. O, ilk insanın yaratılışıyla ilgili olarak şu ifadeyi kullanır:

Cinlerin yaratılışından 20 bin yıl sonra Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’i (a.s.) yaratmak isteyince, Azrail’i (a.s.) yeryüzüne gönderip ona, yedi iklimden toprak aldırmış ve sonra Cebrail’i (a.s.) gönderip o kuru toprağı yoğurtup hamur hâline getirmiş ve 40 gün o şekilde bekletmiştir. Sonra Cenab-ı Hakk bu hamura, Numan Vadisi’nde, en güzel şekilde suret vermiş ve kendi ruhundan başına üfürerek diriltmiş ve melekleri ona secde ettirip yeryüzünde evlatlarına peygamber yapmıştır” 337.

İbrahim Hakkı her canlının, kendine has özellikleriyle yaratıldığını belirtir:

Cenab-ı Hak her şeyi münasip, yerli yerinde ve güzel bir ortamda yaratmıştır. Her canlıya yaraşan, yarayan ve her organın durumuna uygun olan mizacı, tabii bir yapıyı ona vermiştir. Ve bütün âlemde olan mizaçların en uygununu ve en mükemmelini insana ihsan etmiştir. Her organa en uygun ve yararlı mizacı, tabiatı, yapıyı vermiştir 338.

Asrımızdaki İslâm âlimlerinin konuyu değerlendirişi daha ziyade Kur’an ve Hadis ışığındadır. A. Hamdi Akseki meseleye şöyle yaklaşır:

Ahadis (hadisler) ve âsar (selef âlimlerinin sözleri) ile ayat-ı kerimenin heyet-i umumiyesinden bilistidlal Hz. Âdem’­in ilk insan ve ilk peygamber olduğuna ve topraktan yaratıldığına itikat ediyoruz. Cumhur-u müsliminin ve ehl-i Sünnet’in mezhebi budur 339.

Hamdi Yazır da yaratılışın mahiyetini gayet açık bir şekilde dile getirir:

Bütün hayvan vücutları mükemmel bir tasnifle tertip edildiği zaman görünüyor ki, aralarında noksanlıktan kemale doğru, yani basitten mürekkebe giden bir derecelenme vardır. Bununla beraber ‘her bir cinsin diğer cinsten hasıl olduğu’na dair bir tecrübeye, bir şahide de rastlamıyoruz. İnsan insandan doğuyor; aslan aslandan, at attan, maymun maymundan, köpek köpekten vs. Böyle olmakla beraber, bu tecrübeye rağmen, aynı menşeyden, yani topraktan gelmeye dayanılarak burada da bir mantık yapılıyor. Hayvan cinslerinin birbirine benzemesini, istihale veya ‘tekâmülle basitten yüksek yapılının hasıl olduğu’na bağlıyorlar. Bu suretle bir gün gelmiş ki, hayvanın biri ve Meselâ bir takdire göre maymunun biri veya birkaçı, insan doğuruvermiş ve insanlar bunlardan türemiş. Biz daima göğsümüzü gere gere ve ilmî yoldan hiç ayrılmayarak deriz ki, aynı menşeyden gelme davası doğrudur. Evvela bütün hayvanat için bu menşeyin adı, maddedir, basit unsurlar ve elementlerdir. Bir başka ifadeyle, topraktır. Bu maddeden hayvanatın meydana gelebilmesi ise, ilim, irade, kuvvet, kudret sahibi haricî bir sebebe bağlıdır ki, o basit şeyden canlı hasıl olabilsin. Çünkü noksandan, kendi kendine bir kâmil hasıl olamaz. Meselâ bir okkalık sıklet (ağırlık), iki okkalık sıkleti sürükleyemez. Çıktığı, sürüklediği farz edilirse, bir şeyin yok iken sebepsiz, illetsiz hasıl olduğunu kabul etmek lazım gelir. O zaman akıl, ilim ve fen yoktur.

Aralarında mertebe yakınlığı bulunan hayvan cinslerini, tecrübenin aksine olarak, birbirinden istihale ettirmek veya doğurtmak ne tabiidir, ne de zaruridir. Kurbağalar balıktan doğmuş, demek için, görülmüş bir misale ihtiyaç vardır. Gözlenmiş bir numune olmadığı ve mantıki bir zaruret de bulunmadığı hâlde böyle bir hüküm, elbette fennî ve felsefi bir hüküm değildir.

Bunun hangisinin hangisinden doğduğunu mantık bildiremez. Bunu ya müşahede (gözlem) ya tecrübe veya vahiy bildirir. Hâlbuki şimdiye kadar balıktan kurbağa, maymundan insan doğduğu asla görülmemiştir... Vahiy ise bize, siz insansınız, insan olunuz, kardeş olunuz, hepiniz bir babanın evladısınız, diyor. Bütün bunlardan yakini olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da ilk insanın arzın sinesinde doğmuş olmasıdır 340.

İslâm âlimlerinden bazısı esîr gibi, günümüzde varlık ve mahiyeti tartışmalı konulara da yer vermiş, bütün uzayın esîr maddesiyle dolu olduğuna dikkati çekmiştir:

Küre-i arzdan bin defa büyük milyonlar küreler, yıldızlar direksiz olarak havadan daha latif olan madde-i esiriyye (esîr maddesi) içinde kısmen durdurulmuş, kısmen vazife için seyahat ettiriliyor.

Madde-i esiriyye mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. Madde-i esiriyyenin, yine esîr olarak kalmak şartıyla, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülatı ve ayrı ayrı nevileri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülatları gibi 341.

Canlıların silsile hâlinde birbirinden hasıl olamayacağını, her birisinin müstakilen yaratılmış olduğunu belirten bir değerlendirme de şöyledir:

Cenab-ı Hak, hususi eserlerine menşe ve kendisine layık kemalatına mehaz olmak üzere her ferde ve her neve has ve müstakil bir vücut vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nevi yoktur. Ve ‘bazı nevilerin başka nevilerden husule gelmeleri’ tevehhümü de batıldır. Çünkü iki neviden doğan nev, alelekser ya akimdir veya nesli inkıtaya uğrar; tenasülle bir silsilenin başı olamaz.

Hülasa beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei (başlangıcı) en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitmektedir 342.

 

3- İslâm âlemindeki görüşlerin kritiği

İslâm âlemindeki yaratılış-evrim görüşünü incelerken bir hususun göz önünde tutulması gerekir. O da, İslâm ülkelerindeki her ilim adamının Müslüman olması düşünülemeyeceği gibi, Müslüman olan her âlimin fikri de İslâm’ın görüşü olmayabilir.

Bilhassa Batı’da felsefi akımların ve ilim sahasındaki gelişmelerin Doğu ülkelerine tesiri büyük olmuştur. Geçmişte birçok Müslüman’ın temel bilim felsefesinde ve kozmolojik düşüncesinde hareket noktası ya Aristo, ya Eflatun veya Yeni-Eflatunculuk görüşü olmuştur327.

Buraya kadar ifade edilenler kısaca özetlenmek istenirse, İslâm âleminde yaratılış ve evrimle alakalı görüşlerde, kâinat Allah’ın eseridir ve O’nun çizdiği şekil ve plân (Âdetullah veya Sünnetullah) çerçevesinde belirli sebepler tahtında ve belirli sürelerde bu yapı ortaya çıkmıştır. Bir başka ifadeyle varoluş, mutlak manada yaratılış olarak başlamış, daha sonra bu yaratılış tedricî tekâmül kanununa tâbi olarak devam edegelmiştir.

Biyolojik olarak bir alt türün bir üst türe dönüşmesini Câhız mümkün gördüğü hâlde, diğerlerine göre her tür bir başka türe dönüşmeksizin, ancak kendi içinde varyasyonlarla kendi türünün varyantlarını hasıl edebilmektedir.

İslâm âlimleri ayrıca, insanın psikolojik değişimlerinden, yani ruhi ve zihnî tekâmülünden de bahsetmişlerdir.

Ayet ve hadislerde yaratılışla ilgili çok zengin bir muhtevayla karşılaşılır. Ancak burada yaratma olayının mahiyeti, nasıl cereyan ettiği hususunda detaya inilmediği ve genel ifadelerle yetinildiği görülür. Ayet ve hadislerin muhtevasında ilk nazara çarpan, yaratılışın tedricen, yani yavaş yavaş cereyan ettiğidir.

 

Prof.Dr. Adem Tatlı

 

Kaynaklar:

 

325. Draper, J.W. History of Conflict between Religion and Science. New York,1898, s.118.
327. Bayraktar, M. İslâmda Evrimci Yaratılış Teorisi. İnsan Yayınları. no: 37. İstanbul, 1987.
328. Bağdadi, El-Fark Beyn el-Fırak. M. Bedr Neşri. Kahire, 1328, s.121.
329. Sarton, G. Introduction to the History of Science. Baltimore, Vol. 1, 1927, s.579.
330. Câhız, Kitab-ul Hayavan. Kahire. 1909, C.4 s. 24-27
331. İbn Miskeveyh, Kitab ul –Feyz il Asgar. Beyrut. 1319, s. 91-95
332. Biruni, Kitab-ul Cemahir fi Ma’rizati’l Cevahir. Haydarabat. 1935, s. 6-7.
333. İbn Tufeyl. Hayy İbn Yakzan. L. Gauthner Neşri. Beyrut. 1936, s. 24-29.
334. Kınalızade Ali Efendi, Ahlak-ı Alaiyye. İstanbul, 1145, s. 37-41
335. Hakkı, İ. a.g.e.s.29.
336. Hakkı, İ. a.g.e.s.30.
337. Hakkı, İ. a.g.e.s.18.
338. Hakkı, İ. a.g.e.s.164.
339. Akseki, A. H. İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası.  1947, no.87, s.2.
340. Yazır, H. Hak Dini- Kur’an Dili. 1971, C.1, s.329-331.
341. Nursi, B.S. Lem’alar. 1958, s.323-332.
342. Nursi, B.S. İşarat’ül-İcaz. 1958, s.98-99.

 

 


Önceki Başlık: İnsan beyni tesadüfün eseri midir?

Sonraki Başlık: Kur'an-ı Kerim'e Göre Yaratılış