T:Bence yaratıcının varlığı muamma olduğu gibi, onun varlı­ğına iman üzerine inşa edilen imtihan da muammadır. İbrahi­mî dinlere göre, Yaratıcı sonsuz kudret ve mutlak iyilik sahibidir. İnsanı bu dünyaya imtihan için göndermiştir. İmtihan bitip ölümle bu dünyadan ayrılanların akıbeti sorulacak şu soruya göre belirlenecek: “Yaratıcının varlığına inandın mı?” Gerçi başka imtihan soruları da var. Ancak temel intihan sorusu Yaratıcı’nın varlığıyla ilgili.

Bir an için İbrahimî dinlerin bu esaslarını kabul ettiğimizi varsayalım. Mutlak iyilik sahibi bir Yaratıcı herkese yeterli delil göstermesi gerekir. Oysa etrafımıza baktığımızda yeterli delil göremiyoruz. Kanaatimce, sonsuz kudret ve mutlak iyilik bir sahibi bir Yaratıcı olsaydı, bize kendisini bildirecek çok sayıda delil bildirirdi. Bize az sayıda delil gösterip sonrada inanmadık diye bizi ebedî cehenneme koyması mutlak iyiliğine ters olurdu.

O halde Yaratıcının varlığına ilişkin soruya verilecek en rasyonel cevap, “Muhtemelen yoktur” olmalı. 

F:Sonuçta imtihanı “muamma”dan çıkarıp, “muhal” yaptın. Doğrusu, başlangıçta güzel bir mantık yürüttün. Ancak, varsayımlarında hata yaptığın için yanlış çıkarımda bulundun.

Sonsuz kudret ve mutlak iyilik sahibi olan Allah kendini tanıtacak birçok delil göstermelidir. Bu konuda haklısın. Hem yüz, bin, milyon ya da milyar delil bile kâfi gelmez. Sonsuz kudret sahibi, kendini bildirecek neredeyse sonsuz delil göstermeli. Hatta sonsuz rahmetinin gereği, bu delilleri görmekte zorlananlara yardımcı olmak üzere peygamberler de göndermesi gerekir.

İlginçtir, melekler bile cehenneme gireceklerin haline şaşıracak. “Size bir peygamber gelip delilleri göstermedi mi?” diye hayretlerini belirtecekler.

“İnkâr edenler bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya var­dıklarında, cehennemin kapıları açılır ve bekçileri onlara, ‘İçi­nizden size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve kavuştuğunuz bugün hakkında sizi uyaran peygamberler size gelmedi mi?’ diye sorar. Onlar, ‘Evet, geldi’ derler...” (Zümer Suresi, 39:71)

O halde seninle birinci önkoşulda hemfikiriz. Bir mümin olarak, Kur’an’ın nuruyla baktığımda her şey Rabbimin varlığına delil oluyor. Benim için neredeyse sonsuz delil var. Tabii ki sen benimle aynı fikirde değilsin. O halde ikinci önermeni herkes için doğru kabul edemezsin. Herkes için çok az delil var veya hiç delil yok diyemezsin. Ancak bazıları için bu önermen doğru olabilir. Bazıları sonsuz delil görüyorum derken, bazıları hiç görmüyorum diyorsa üç durum söz konusudur:

Birincisi: Allah’ın varlığını bildiren sonsuz deliller var; ancak bazılarının akıl gözlerine evrim teorisi gibi düşünceler perde olduğu için söz konusu delilleri göremiyorlar.

İkincisi: Bazıları delillere bakmak yerine, para kazanmak ve harcamakla kendini meşgul ettiği için delilleri görmüyor olabilir. Yani bakmadığı için görmüyor.

Üçüncüsü: Gerçekte çok delil yok, ancak inananlar, delil görüyoruz derken ya aldanıyorlar veya yalan söyleyerek aldatıyorlar.

T:Ben delil göremiyorum. Mutlak iyilik sahibi bir Yaratıcı olsaydı, varlığının delillerini gösterirdi. Delil yoksa demek ki Yaratıcı da yok.

F: Senin yaptığın çıkarıma Mantık ilminde “cehalet hatası” (fallacy of ignorance) denir. Yani, “Kendi kısıtlı gözünü ve dar ufkunu hakikate ölçü alan biri, görmediği veya bilmediği bir şeyin yokluğuna hükmederek hata yapar” demektir. Örneğin, ücra bir köyde yaşayan ve hiç deniz görmemiş birine “köpek balığı” gibi çok büyük bir balık var dersen ve bu kişi de “Köyün yakınındaki bütün ırmaklara, göllere baktım, böyle bir balık görmedim. Öyleyse yoktur” derse, elbette hata etmiş olur. Bu tarz inkâr, hakikate hiçbir zarar vermez. Yalnızca, id­dia sahibinin cehaletini gösterir.

T:Kesin olarak Yaratıcı’yı bildiren çok sayıda delil istemiyorum, bir tane bile yok diyorum.


F:Sen hiç delil görmeyebilirsin. Ancak, ben Rabbimin varlığını gün ışığının gü­ne­şi göstermesi katiyetinde bildiren hadsiz de­liller görüyorum. Bazen düşündüğümde, ken­di kendime diyorum ki âlemlerin Rabbi, zatını göstermeden, varlığını bize bildirmek için mümkün olan bütün yolları ve delilleri gösteriyor. Bunun ötesini hayal bile edemiyorum. Kendini bildirmesi için daha neler yapsın ki?

T:Bence sen çok emin konuşuyorsun. Güneşin varlığına inanır gibi Yaratıcı’ya inandığına göre, demek ki O’nu doğrudan müşahede ediyorsun. Ben göremiyorum. Eğer Yaratıcı’yı gözlemleyecek bir dağ varsa, beraber çıkıp orada O’nu seyredelim. O zaman benim de hiçbir şüphem kalmaz.
 

F:İlginç bir öneri! Benim Allah’a inanmam için O’nu görmem lazım değil. Oysa her insan kendi hafızasını yoklasa anlayacak ki bizatihi görmeden varlığına inandığımız şeylerin sayısı, gördüklerimizin sayısından daha fazladır. Sen ilk değilsin… Allah’a iman etmek için O’nu bizatihi görmek istemeyi şart koşan çok kişi olmuş.

Kur’an’da inkâr fikrinin sembol ismi olarak takdim edilen Firavun da benzer istekte bulunuyor. Hz. Musa (a.s.) onu imana davet edince, “Firavun, ‘Efendiler’ dedi. ‘Sizin için ben kendimden başka bir tanrı bilmiyorum. Hâmân! Bana tuğla ocağını yak, sonra da bir kule yap ki Musa’nın tanrısına ulaşayım. Çünkü ben onun yalancı olduğunu düşünüyorum.”(Kasas Suresi, 28:38)

Aslında biz güneşi de çıplak gözle göremiyoruz. Bizim gördüğümüz güneşin kendisi değil, güneşten gelen ışınlardır. Güneşte sürekli patlayan hidrojen bombalarının çıkardığı alevleri göremiyoruz. Bu alevlerden dünyamıza yansıyan güneşin ışığını, her şeye renk veren yedi rengini görüyor ve canlı varlıklara güç kaynağı olan ısısını hissediyoruz. Ancak dünyanın yörüngesine koyduğumuz teleskoplarla güneşi bizatihi görebiliyoruz. Aslında biz de akıl gözümüzü teleskop kadar büyütürsek, Rabbimizin bütün sıfatlarını müşahede edebiliriz. Beden gözüyle Allah’ı görme talebi imtihanın hikmetine zıttır.

Bir öğretmen sınav yaparken, sorduğu soruların cevabını tahtaya yazarsa sınavın bir anlamı kalmaz. Çünkü cevabını verdiğin soruyu sormanın hiçbir manası olmaz. Elbette sonsuz hikmet sahibi olan Allah, sorduğu sorunun cevabını vererek abes bir şey yapmaz. Hem de Zat’ını doğrudan doğruya göstermesi, insanların iradeleriyle karar vermelerine müdahaledir. Böyle bir durumda herkes mecbur olarak iman eder. Oysa Allah herkesin kendi iradesini kullanarak, hiçbir baskı altında kalmaksızın karar vermesini istiyor.

T:Haklısın. Yaratıcı’nın kendini bizatihi göstermesi, İbrahimî dinlerin tarif ettiği manadaki imtihan için uygun olmaz. Ancak, madem Yaratıcı sonsuz kudret sahibidir –kendini göstermez ama– neden çok kuvvetli deliller göstererek kendini bize bildirmiyor? Daha önce söylediğim gibi kuvvetli delil göremiyoruz.

F:Öncelikle ne tür delil aradığın konusunda anlaşalım. Daha da ötesi Allah’ın varlığının delillerini konuşmak için önce bazı ilahî isim ve sıfatları, en azında varsayımsal olarak kabul etmen gerekir. Daha sonra, söz konusu sıfatlar sahibi Allah kendini en kâmil manada nasıl tanıtmalı sorusunu sormalıyız. Yani “Allah, hadsiz kudretiyle, kendini göstermeksizin, bize ne tür deliller sunmalıdır” diye sormalıyız.

T:Önerini gayet makul buluyorum. Buyur önkoşulları sen belirle.

F:Kur’an, Allah’ın birçok isim ve sıfatından bahsediyor. Tartıştığımız konu açısından en önemlileri “sonsuz ilim”, “sonsuz hikmet”, “sonsuz kudret”, “sonsuz adalet” ve “sonsuz merhamet” gibi isim ve sıfatlarıdır.[1] Allah’ın kendini doğrudan doğruya bize göstermesinin hikmete aykırı olduğu görüşünde hemfikiriz. O halde, Allah ya sözleriyle veya eserleriyle kendini bize tanıtacak. Bunun dışında başka bir tanıtma yolu yok. İbrahimî dinler, Allah’ın her iki yolu da kullandığını söylüyor. Yani hem yüz bini aşkın peygamber vasıtasıyla bize konuşmuş, hem de kâinat sarayındaki hadsiz eserleriyle kendini bize tanıtmıştır.

Bazen düşünüyorum da Allah başka ne yapabilirdi kendisin bize tanıtmak için? Aklıma ve hayalime hiçbir şey gelmiyor. Sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi birinin yapması gereken her şeyi yapmıştır.

T:Bu çıkarıma nasıl ulaştın? Ben tam tersini düşünüyorum. Yeterince delil yok diyorum. Bir defasında meşhur ateist Bernard Russel’a şunu sormuşlar: “Öldükten sonra Tanrı sana niye iman etmediğini sorsa ne diyeceksin?” Russel hemen cevabı yapıştırmış: “Yeterince delil yoktu Tanrım. Yeterince delil yoktu.” Ben de aynısını düşünüyorum. Oysa sen hadsiz delilerden bahsediyorsun. Birkaç tane delili benimle paylaşsan memnun olurum.

F:Biraz önce üzerinde uzlaştığımız ilahî isim ve sıfatların etrafımızda görünen eserlerle irtibatını düşünelim. Her tarafta birçok karmaşık ve sistemli eserler var. Bu eserler, ancak büyük ilim ve kudret sahibi birinin eseri olabilir. İnsan yapımı olmayan herhangi bir eseri, mesela bir bitkiyi veya hayvanı alıp incelediğimizde hadsiz denebilecek kadar yüksek bir ilim içerdiklerini görüyoruz. Demek ki hadsiz ilim sahibi olan Allah bu eserleriyle kendini bize tanıtıyor.

T:Bir noktayı karıştırıyorsun, insan dışında hiçbir şeyde ilim olmaz. Ağaçta, çiçekte veya böcekte ilim yok. Biz şuurlu varlıklar olarak onlardaki düzeni incelediğimizde algıladıklarımızı yazıyoruz ve buna mesela “Botanik” ilmi diyoruz. Ağaçta botanik ilmi yok, ancak ağacı inceleyen insan botanik ilmine sahip olur.

F:Ağaç ilim sahibidir demiyorum. Ağaç bir kitap gibi, bize ilmi taşıyan bir araçtır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım. Diyelim ki sen ışık hızıyla giden bir uçak yapma ilmine sahipsin. Ben senin böyle bir uçak yapma ilmine sahip olduğunu bilmiyorum. Sende bu ilmin olduğunu nasıl anlatırsın? Üç yolla uçak ilmine sahip olduğunu anlatabilirsin:

Birincisi: Nasıl uçak yapıldığını doğrudan doğruya sözlerinle aktarırsın.

İkincisi: Bu ilmini “Uçak Yapımı El Kitabı” gibi bir başlık altında bir kitapla herkesle paylaşırsın.

Üçüncüsü: Bütün ilmini kullanarak bir uçak yapıp herkese gösterirsin.

Bu üç metodun herhangi birini kullanabilirsin. Işık hızıyla giden bir uçak yapma ilmine sahip olup olmadığına inanmamı istiyorsan hangi metot daha etkin ve inandırıcı sence?

T:Eh... Şey... Bence üçüncüsü daha etkin metot. Çünkü ilk ikisinde benim gerçekten söz konusu uçağı yapma ilmine sahip olduğum konusunda tereddütler olabilir. Ancak üçüncü seçenek hiçbir şüpheye mahal vermeksizin, benim uçak ilmine sahip olduğumu gösterir.

Yalnız bu örneğin tartıştığımız konuyla alakasını kuramadım.  Eğer yaptığım uçakta benim uçak ilmimde saklıdır diyorsan yanılıyorsun.


F:Aynen öyle diyecektim. Senin yaptığın uçak senin uçak ilmini içinde bulunduruyor. “Tersine mühendislik” (reverse engineering) diye bir kavram var. Japonların teknoloji gelişiminde kullandığı en etkin metot… Başkasının icat ettiği bir teknolojik ürünü alıp parçalarına ayırarak, nasıl yapıldığını öğrenme metodudur tersine mühendislik. Sen ışık hızıyla giden uçağı yaptığında, bu konudaki ilmini ne söz ne de yazıyla hiç kimseyle paylaşmazsan bile, eserine bakıp uçağı yaparken kullandığın ilmi en ince detayıyla ortaya çıkarmak mümkündür.

Diyelim ki uçak yapma ilmini kendin için bir yere yazdın ve sır gibi sakladın. Japonlar da senin uçağını inceleyerek uçağın nasıl yapıldığına ilişkin bir başka kitap yazdılar. İkisini yan yana getirip kıyasladığımızda aralarında bir fark görür müyüz?

T:Hayır, bir fark görmeyiz. Beni bu konuda ikna ettin. Ancak buradan hareketle kâinatta gördüğümüz eserler Yaratıcı’nın ilmini içeriyor diyemezsin. İnsan yapımı olmayan eşyadaki her türlü ilim şuurlu bir ustadan gelmek zorunda değildir. Nitekim evrim teorisi canlılarda karmaşık yapının çevre şartlarının etkisiyle “tesadüfî eleme” (random selection) sonucu oluştuğunu söylüyor. Kâinat için de benzer şeyi söyleyebiliriz. Başlangıçtan her şey çok basitti. Zamanla doğal kuvvetlerin etkisiyle, basit cisimler etkileşip karmaşık şekil aldılar. Bana öyle bir karmaşık nesne göstereceksin ki, sadece ve sadece sonsuz ilim sahibi bir Yaratıcı’nın eseri olabilsin!

Anladığım kadarıyla sen canlı varlıkların çok karmaşık bir sisteme sahip olduğunu, dolayısıyla Yaratıcı’dan gelmiş olması gerektiğini düşünüyorsun. Oysa evrim de pekala canlılardaki karmaşık yapının kaynağı olabilir. Binlerce bilim adamının yazdıklarına göre, evrim teorisi canlıların oluşumunu açıklamak için yeterlidir.

Sen şimdiye kadar birkaç defa sinek örneğinden hareketle canlıların bir Yaratıcı eseri olduğunu söyledin. Son birkaç gündür bu meseleye hayli kafa yordum ve “Furkan, bir sinekte nasıl Yaratıcı’yı buluyor” diye kendi kendime sordum. Gördüğümüz bir sinek yumurtadan çıkıyor. Yumurta da başka bir sinekten… Silsileyi uzatırsak ilk sinek veya ilk yumurtaya kadar gideceğiz. Şu anda gördüğümüz sineklerde hayret edilecek bir şey yok. Galiba senin aklının kavrayamadığı ilk sineğin nasıl ortaya çıktığıdır. Sana göre, ilk sinek evrimle değil, ancak sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı’dan gelmiştir. Oysa evrim de pekala sineğin oluşumu için makul bir izah yolu olabilir.

Nasıl, seni doğru anlamış mıyım?

F:Üzülerek söyleyeyim, beni doğru anlamamışsın. Senin dediğin “İlk Sebep” veya “Birinci Muharrik” kavramlarıyla ifade edilen daha çok deistlerin kâinat anlayışına denk geliyor.
Oysa Kur’anî bir yaklaşımla bakınca, ilk sineğe gitmeye gerek yok. Kur’an, her bir sineği, her defasında doğrudan doğruya Allah yaratıyor diyor. Materyalist görüşün determi­nistik anlayışını şiddetle reddedi­yor. Aksini iddia edenlerin bir sinek yaparak iddiala­rını ispata çağırıyor. Bırak bir sinek yapmayı, sineğin bir tek hücresini bile yapmaktan aciziz.

Bildiğin gibi, geçen asrın ortala­rın­da Stanley Miller ve Harold Urey adında iki bilim adamı hayatın doğal olarak mey­dana geldiğini laboratuvar ortamında ispatlamaya çalıştı. Hayatın başladığı sıradaki çevre şartlarını düşünerek deney düzeneklerini hazırladılar. Su ve bazı organik maddeleri karıştırarak hayatın temel taşı olan aminoasit elde ettiler. Bilim dünyası ayağa kalktı. Hücreyi yapmaya çok az kaldı denildi. Ne de olsa hücre binasının tuğlalarını elde etmişlerdi. Ancak aradan yarım asırdan fazla süre geçmiş olmasına rağmen bir tek hücre yaptığını iddia eden olmadı. Çünkü marifet tuğlalar yapmak değil. Marifet o cansız tuğlaları bir araya getirip, onlara hayat vermektir.

 

 

 


[1] “O Allah ki O’ndan başka ilah yoktur. Görüneni de, görünmeyeni de O bilir. O Rahman’dır, Rahîm’dir. O Allah ki O’ndan başka ilah yoktur. O Melik’tir; her şeyin egemenliği O’na aittir. Kuddûs’tür; her türlü eksik ve çirkin sıfatlardan temiz ve münezzehtir. Selâmdır; bütün eksikliklerden uzak olduğu gibi, bütün esenlik de O’ndan gelir. Mü’min’dir; güven O’ndan gelir, imanı O nasip eder. Müheymin’dir; görüp gözetir. Aziz’dir; kudreti her şeye üstündür. Cebbar’dır; iradesine asla karşı çıkılmaz. Mütekebbir’dir; büyüklük O’nun hakkıdır. Allah, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden uzaktır. O Allah ki Hâlık’tır; her şeyi O yaratır. Bâri’dir; yarattıklarını, her birine ve her hâline layık şekilde yaratır. Musavvir’dir; yarattıklarına dilediği gibi şekiller verir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa O’nu tesbih eder. O’nun kudreti her şeye galiptir, hikmeti her şeyi kuşatmıştır.” ( Haşir Suresi, 59:22-24)

Paylaşma linkleri