İnsanın geçmişi nasıldır? Yani ilk insan nasıl ortaya çıkmıştır? Acaba evrimciler tarafından iddia edildiği gibi, aşağı yapılı organiz­malardan birtakım evrim basamakları geçirerek hasıl olmuş bir tabiat ürünü müdür? Yoksa belirli bir plân ve programa göre, kendi yapı çer­çevesinde müstakilen mi yaratılmıştır?

Orijinlerle alakalı en kritik soru şüphesiz ki, insanın geçmişiyle ilgili olanıdır. Fakat bu hususta umumiyetle peşin bir kanaatle ifade edilen şudur:

“İnsanlar ve kuyruksuz maymunlar ortak bir atadan gelmiştir. Bu ortak ata, 30-70 milyon yıl önce dünyanın herhangi bir yerinde ya­şamıştır. Takriben üç milyon yıl önce bu ortak atadan ayrılan bir kol, birtakım evrim basamaklarından sonra gerçek insanı hasıl etmiştir. Sosyal ve kültürel evrim de bu fiziki evrime paralel olarak gelişmiştir” 21.

“Evrimin tasarlanmamış olduğunu ve bunun sonucu olarak insan varlığının salt bir tesadüf olduğunu savunan doktrin, deneysel bilimden ziyade materyalist felsefeden kaynaklanmaktadır. Biyoloji öğrencilerine materyalist felsefe, ‘deneysel bilim’ kisvesi altında verilmektedir” (J. Wells).

“Yayınlanan kitaplar şunu söylemeye çekiniyorlar ki, ben de dâhil olmak üzere kuşaklar boyu insan evrimini araştıran kişiler, karanlık içinde çırpınıyorlar! Elimizde olan bilgiler, teorilerimizi şekillendirmek için son derece güvenilmez ve yetersizdir” (D. Pilbeam).

“İnsanın geçmişiyle ilgili, içimize yerleşmiş bulunan ön kabullerin farkındayım. Bunları zihnimden çıkarmak için gerçekten çaba gösteriyorum. Geçmişteki teorilerimiz, elde olan gerçek bilgimizden çok, bizim o andaki ideolojimizi yansıtıyordu!”(David Pilbeam).

“Bir asırdan fazla bir süredir bilim adamları, modern insanın kökenleri konusunda bir uzlaşmaya varmaya çalışıyorlar. Niçin başarılı olamadılar? Çünkü paleoantropologlar farklı eğilimlerden, ön yargılardan ve varsayımlardan yola çıkmaktadırlar. Bu nedenle insanın evrimini açıklayan modeller sırt sırta binmiş iskambil kâğıtlarına benzemektedirler. Bir kâğıdı hareket ettirdiğinizde, tüm yapı çökme tehlikesiyle karşı karşıya gelir” (Geoffrey Clark)

“İnsan evriminin peşin hükümlü açıklamalarının içinde genelde, ‘bizlerin hayvandan farklı olmadığımız’ mesajı saklıdır. Ne var ki bu mesaj, hikâyeleri bilimsel kılmak için şimdilerde onlara sokulan cılız delillerden çok uzun zaman önce ileri sürülmüştü. En son ikon, ister bir resim isterse bir hikâye içinde sunulsun, o, modern ampirik bilim kisvesi altında sunulan eski materyalist felsefedir (J. Wells).

Aslında insanın geçmişiyle ilgili araştırmalar henüz tamamlanma­mıştır. Bu hususta birbirine zıt düşünceler ileri sürülmekte veya bir buluş değişik şekillerde değerlendirilmekte ve tartışılmaktadır. Dolayısıyla insanın evveliyatıyla alakalı kesin bir ifade, öğrencinin düşünme/tartışma kabiliyetine engel olur ve araştırma yapma arzusunu önler. O sebepten bu bölümde değişik düşüncelere yer verilmiş ve kritiği yapıl­mıştır.

 

1- Primatların sınıflandırılması

İnsanlar, primatlar takımına dâhil edilmektedir.

Ordo: PRIMATES

Alt ordo I: PROSIMII (Yarı maymunlar)

Familya:

1- Lemuridae (Uzun kollular)

2- Lorisidae (Toparlak vücutlular)

3- Tarsiidae (Uzun kollu ve uzun bacaklılar)

Alt ordo II: ANTHROPOIDEA (Maymunlar)

Üst Familya:

1- Platyrrhini (Yeni Dünya-Güney Amerika may­munları)

2- Catarhini (Eski Dünya maymunları)

Familya:

a) Pongoidae (Ape’ler) (İleri yapılı maymunlar: Orangutan, goril, şempanze, babon)

b) Cercopithecidae (Rhesus-Macaca mulatta)

c) Hominidae

Bu Primatların bir insectivor (Böcek yiyenler) soyundan geldiği kabul edilir. Ancak böcek yiyicilerden Primatlara geçiş, fosillerle is­patlanamamıştır. Bu geçiş hakkında temel bilgi, yaşayan formlar üze­rinde fikir yürütmeyle elde edilmektedir171-173.

İlkel Primatlardan Lemur, Loris ve Tarsoid’ler Madagaskar’da ağaç­lar arasında yaşamakta ve dört ayağını kullanmaktadır.

Orangutan, goril ve şempanze gibi ileri yapılı maymunların Catarhini’lerden türediği kabul edilir ve bunların filojenisi şekil 1’deki tarzda ele alınır.

Catarhini’lerin ortak özelliği, burun deliklerinin yan yana olması ve aşağı doğru bakmasıdır (cata-aşağı, rhino-burun). Diğer Primatlardan farkı, onlarda üç premolar diş olduğu hâlde, bunda iki premolar diş var­dır. Yüzleri kısmen çıplak, beyinleri de büyüktür. Kuyrukları kısa veya tamamen körelmiştir. Yeni Dünya maymunları gibi kuyruklarını kul­lanamazlar. Kıç üzerine oturduklarından kıçları nasırlaşmıştır. Babonlar grup hâlinde hareket ederler. Besinlerini ortak kullanırlar.

 

Tablo 1 İnsanın farazi evrim şeması (Catarhini üst familyasına ait Primatların tahminî filojenisi).

İnsanın farazi evrim şeması

 

Parapithecus’lar hakkında bilgi, Mısır’da bulunmuş bir çene kemiğinden elde edilmiştir. İki molar dişi vardır. Ancak kendisinden sonra gelen maymunlarda görülen diş özelleşmesine sahip değildir. Bunun bir kolunun bugünkü eski dünya maymunlarını, diğer kolunun da insansı maymunları ve insanın atasını hasıl ettiği ileri sürülür. Fakat bu hususta değişik kanaatler hâkimdir. Zira Oligosen devrinde bulunmuş olan ve Parapithecus’lara ait olduğu belirtilen fosiller hem çok yetersiz, hem de hangi canlı grubuna ait olduğu tartışmalıdır80. Oligosen ta­bakalarından temin edilen bu fosillerle ilgili değerlendirmeler çok de­ğişiktir. Onlarla ilgili düşünceleri özetle şu şekilde gruplandırmak müm­kündür173.

a) Apidium

1- Miyosen’de yaşamış Oreopithecus’un soyu

2- Eski Dünya maymunlarının, yani Cercopithecidae’nin soyu.

3- İnsana varan soy ağacına yakın bir hayvan genusuna ait olabilir.

Apidium, bir sincap büyüklüğünde, yüz bölgesi kısa, iki kesici, bir köpek, üç ön yanak, üç arka yanak dişi bulunan bir primates genusudur.

b) Parapithecus

Bu genusun türleri hakkında da değişik görüşler ileri sürülmüştür.

1- Cercopithecidae (Eski Dünya maymunları) ile Ho­mi­no­i­dae ara­sında geçit teşkil edenler.

2- Amphipithceus (Eski Dünya maymunlarının soyu).

Parapithecus, küçük ve yerde yürüyen bir primates genusudur.

c) Oligopithecus

Diş sayısı ve yapısı bakımından Cercopithecidae, Ho­mi­noi­dae ve daha eski devirlerde yaşamış Prosimii türlerine benzerlik gösterir. Oli­gosen sonlarına doğru soyu tükenmiştir.

ç) Propliopithecus

1- Hylobatidae türlerinin, Meselâ gibbonun soyu.

2- Dryopithecus ve Homilwidae türlerinin soyu.

d) Moeripithecus

1- Bugünkü Cercopithecidae’nın soyu

2- Propliopithecus

e) Aelopithecus

f) Aegyptopithecus

g) Omomyidae

Bu gruptan Platyrrhini (Yeni Dünya maymunları)’lerin ha­sıl olduğu farz edilir.

 

1.1-Oligosen Devrine Ait Fosiller

Oligosen devrine ait fosillerin azlığı, mevcutların ise genellikle dişleri dökülmüş çeneler ve parçalanmış kafatasları olması, bunlar hak­kında isabetli karar vermeyi güçleştirmektedir. Nitekim yukarıda gö­rüldüğü gibi, aynı materyal farklı kişiler tarafından çok değişik şekilde yorumlanmaktadır. Bunda, muhtelif canlılara ait küçük fosil parçalarının yanlışlıkla bir araya getirilmiş olmasının da rol oynadığı, zaman zaman ifade edilmektedir174.

Aslında Oligosen devri fosilleri, gerek bugünkü maymunların gerekse insansı maymunlar (Anthropoidae)’ın soylarıyla alakalı açık bilgiler vermemektedir. Günümüz maymunlarına da benzer tarafları yoktur. Sadece bazı karakterleri bakımından maymunlara giden yol üzerinde oldukları düşünülmektedir72.

 

1.2-Miyosen Devrine Ait Fosiller

Bu devri karakterize ettiği kabul edilen fosilleri Dryo­pit­he­cinae fa­milyasında toplamak mümkündür. Bu grubun, günümüzdeki Pongidae ve Hominidae’nin soyunu teşkil ettiğine inanılır.

Dryopithecus’lar Avrupa ve Asya’da bulunmuştur. Afrika’da bu­lunanlar: Dryopithecus africanus (Proconsul), D. nyanzae ve D. Major; Avrupa ve Asya’da bulunanlar ise, D. Fon­tani, D. sivalensis ve D. pun­jabicus adı altında gruplandırılmıştır.

Bu gruptan, “insansı maymunlar” olarak adlandırılan orangutan, şempanze ve goril ile insan teşekkül ettiği ileri sürülür11.

 

2- RamapIthecus (Uzun kollu maymun)

Ramapithecus’ta parabolik çene
Şekil 1. Ramapithecus’ta parabolik çene.

Çene kemiğinden bilinen ve Pliyosen’de yaşadığı varsayılan bu Pri­mat, “maymun adam” olarak mütalaa edilir ve “Dryopithecus’tan türemiş olabileceği” ileri sürülür. Bunun çene parçalarından, dişlerin yu­varlaklaştığı, köpek dişlerinin nispi olarak küçüldüğü ve üst kısmının yas­sılaştığı anlaşılmaktadır. Çene, orangutan ve şempanzedeki “U” şeklinden ziyade, insanlardaki gibi paraboliktir (Şekil 1).

Bir hominid olarak kabul edilen Ramapithecus ile Dryo­pithecus (Fosil ape)’a ait iki türün dişleri üzerinde 24 farklı ölçü yapılmış, elde edilen sonuçlar, Liberya’da benzer türlerden şempanzelerinkiyle karşılaştırılmıştır. Yirmi dört ölçüden 14’ü şempanzelerden daha küçük, birisi aynı, dokuzu daha büyük bulunmuştur. Neticede, yaşayan şem­panzelerin diş ölçüleri arasındaki farklılığın, Dryopithecus ile Ramapit­hecus arasındakinden daha fazla olduğu görülmüştür175-177.

Dolayısıyla sadece diş karakterlerine dayanılarak Rama­pithecus’un Hominid grubuna dâhil edilmiş olması, onun durumunu tartışmalı hâle getirmiştir. Nitekim Habeşistan’da yüksek yerlerde yaşayan bir babon türü, Thero­pit­he­cus galada kesici dişlere ve Afrika maymunlarınkinden nis­peten küçük ön dişlere sahiptir. Oldukça sıkışmış ve yıpranmış yan dişleri, kuvvetli çiğneme kasları ve az derinlikte bir yüzü vardır. İnsana benzeyen diğer özellikleri Ramapit­he­cus ve Australopithecus’la aynıdır178-179.

Genelde Ramapithecus’un hominid olmadığı, bu fosilin, morfolojik, ekolojik ve davranış yönünden ileri yapılı maymunlardan şempanze veya gorile benzediği kabul edilir. Bunun dik yürüdüğüne ait delil de mev­cut değildir174,177.

 

3- AustralopIthecus (Güneyin maymunu)

Bu isim, Doğu Afrika’da Louis Leakey ve diğer birçokları ta­rafından bulunmuş değişik fosillere verilmiştir. Dart tarafından bulunan fosiller “Australopithecus africanus” (Afrika adamı) olarak adlandırılmış, daha sonra Zinantropus, Pa­ranth­ro­pus, Pleisanthropus, Telanthropus ve Homo ha­bi­lis’­ler de bu gruba dâhil edilmiştir.

Australopithecus, iki-üç milyon yıl önce yaşamış, dik yürüyen ve kaba aletler kullanan hominid bir varlık olarak kabul edilir. Beyin hacmi, bazı ileri yapılı maymunlardaki kadar, yaklaşık 500 cc’dir. Dişleri ise Ramapithecus’unkilere benzerdir.

Tanzanya’nın Olduvai Gorge bölgesinde Louis Leakey tarafından bu­lunan Zinjanthropus boisei’nin, Australopithecus robustus’un bir varyetesi olduğu anlaşılmıştır. Bundan sonra Australopithecus iki tür altında grup­landırılmıştır. Birisi A. africanus, diğeri ise A. Robustus’tur.

 

3.1- Australopithecus africanus (Afrika Adamı)

 1924 yılında Dart tarafından Afrika’da bulundu. Küçük diş, küçük çeneli ve ince yapılıdır. Kafatası hacmi, günümüz insanının yaklaşık 1/3’ü kadar, yani 500 cc, yaşı da 1,8-2,6 milyon yıl olarak tahmin edilir.

3.2- Australopithecus boisei (zinjanthropus)

Bu form, Australo­pit­he­cus robustus’un varyetesi kabul edilir. 1959 yılında Leakey tarafından Tanzanya’da bulunmuştur. Çok kalın dişli, kalın çeneli, üst şakak kemikleri goril ve orangutanda olduğu gibi çıkıntılıdır. Diş kemeri ve çene kavisi çok paraboliktir. İleri yapılı maymunlardan orangutan ve şempanzeye benzer. Kafatası hacmi 500 cc, yaşı da 2 milyon yıldır.

Gerek A. africanus gerekse A. robustus’un leğen, kol ve ayak ke­miklerinin bazı parçalarına dayanılarak, Australo­pit­he­cus’un dik yürüyen bir varlık olduğu ileri sürülür180-181.

1979 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tercüme ettirilip ortaöğretimde okutulan “Modern Biyoloji” kitabında Austrolopithecus africanus’un “insanın atası” olduğu kesin bir ifadeyle belirtilir ve şöyle denir:

“Australopithecus africanus zamanla değişmeye devam etmiş ve sonunda insansı olmuştur. Böylece en eski büyük babamızdır”182.

Ali Demirsoy da tamamen inanç ve kabule dayalı görüşünü şöyle ifade eder:

“İnsanın bugün bir Australopithecus africanus devresi ge­çirdikten sonra günümüzdeki hâline ulaştığı, bir gerçektir. Gerçekte avcılık ve alet yapabilme yeteneği, ona selektif bir üstünlük kazandırdı ve bu da beynin büyümesine sebep oldu” 11.

Australopithecus’un kritiği

Geçmişe ait fosil materyallerinin hemen hiçbirisi bir bütünlük arz etmemektedir. Yani eldeki fosil materyal, ait olduğu ileri sürülen or­ganizmanın çok az bir kısmını temsil eder. Bunda, farklı organizmalara ait parçaların, tek türe ait olduğu farz edilerek bir araya getirilmiş ol­masının da rolü büyüktür. Ayrıca fosil yaş tayinlerinde de çok büyük ha­talar olabilmektedir. Dolayısıyla fosil materyallerin ait olduğu or­ga­niz­malar hakkında değerlendirme yapılırken, bu gibi hususların göz önüne alınması ve kesin ifadelerden kaçınılması gerekir. Nitekim bu sahanın otoriteleri tarafından, Aust­ralopithecus africanus hakkında yukarıda yer alan kesin hükümlerin tam tersi görüşler dile getirilmektedir.

Prof. Dr. Atıf Şengün, Australopithecus iskeletinin bulun­ma­dığını nazara verir:

“Her şeyden evvel, Australopithecus africanus’a ait fosil materyal yetersizdir ve tam bir Australopithecus iskeleti bulunamamıştır” 72.

Australopithecus fosili üzerinde senelerce araştırma yapan Oxnard ve Zuckerman, Australopithecus’lar üzerinde yapılan detaylı çalışmaların, bunların dik yürüyen bir varlık olmadığını ortaya koyduğunu belirtirler. A. africanus’un el, bilek, ayak, omuz ve leğen kemikleri üzerinde Oxnard ve Zuckerman’ın yaptığı çok yönlü istatistiki araştırmalarla, bunların insana değil, orangutan ve şempanzeye benzediği anlaşılmıştır183-186.

Hatta A. africanus üzerinde bir ekiple 15 yıl çalışmış olan Zuckerman’ın ifadesi oldukça ke­sindir. O, bu hususta şöyle der:

“A. africanus’un insanın atası olması imkânsızdır” 186.

Kafa yapıları bakımından da bütün Australopithecus’lar tamamen ileri yapı maymunlar (apes)’a benzemektedir187.

Java adamı, “Pekin adamı, Heidelberg adamı ve Megant­hropus, Homo erectus” adı altında gruplandırılmıştır. Bunların takriben 500 bin yıl önce yaşadığı kabul edilir. Dik yürüdükleri, beyin hacimlerinin yak­laşık 1000 cc olduğu belirtilir.

 

4- Java Adamı (PIthecanthropus erectus)

“Dubois’in, önce ‘dik yürüyen insan’ ismini verdiği yeni statü, çok mu halefetle karşılaştı. Ama sonradan Dubois’in kendisi de fikrini de ğiştirip, bulduğu fosillerin büyük bir ape (iri yapılı maymun) ol duğunu söylemesine rağmen, bu kafatası genel bir kabul gördü” (L. Cottrell).


Darwin’in Türlerin Kökeni (The Origin of Species) eserini yayınladığı 1858 yılından az bir süre sonra, ondan ilhamla Ernst Haeckel de “The History of Creation” adlı eserini yayınladı. Haeckel bu eserinde, “insanın atası” olarak Dilsiz Maymun Adam’ı ileri sürdü. Buna bir de Latince isim koydu: Pithecanthropus alalus... Bu hayalî varlık, fosil olarak bulunduğu zaman, bazı özellikleri bakımından insana, bazı özellikleri bakımından da maymuna benzeyecekti. Bu varlığa ait kalıntıların bulunacağı yeri de belirtmişlerdi: Madagaskar’dan Hindistan’a ve Hint Okyanusu’ndan Endonezya’ya uzanan hipotetik antik Lemura kıtası57.

Hollandalı anatomist Eugene Dubois, 1887 yılında karısı ve çocuklarıyla birlikte Doğu Hindistan’da Hollanda kolonisi olan Java’ya, “Hollanda ordusu sağlık elemanı” olarak yola çıktı. Dubois, Haeckel’in ileri sürdüğü Dilsiz Maymun Adam’ı, yine onların gösterdiği yerde bulmaya gidiyordu. Du­­bois, Sumatra’ya varışından itibaren iki yıl içinde hü­kû­meti, Java’da paleontolojik kazı yapmaya ikna etti. Trinil köyü ya­kınındaki Solo Irmağı kenarında kazıyı yapmak için mahkûm işçiler ve bu kazıyı kontrol etmek için de askerler verildi. Dubois’in bu kazılarda alan çalışmasına katılmadığı, mahkûm işçilerin periyodik olarak taşıdığı bulguları evin­de incelemekle yetindiği belirtilir57.

1891 yılında Dubois, önüne gelen kemikler arasında iki önemli bulguyla karşılaşmıştır. Bunlar, bir ay arayla aynı fosil yatağında bulunmuş bir diş ile bir kafatası idi. Ancak bunların kazı esnasında kaydı tutulmadığı için tam yerleri tespit edilememişti. Başlangıçta Dubois bunların bir şempanzeye ait olduğu kanısına vardı. Ancak birkaç ay sonra mahkûmlar aynı kazı alanında bir uyluk kemiği buldular. Bu, dik yürüyen bir insanın uyluk kemiğiydi. Dubois bu parçaları birleştirerek Pithecanthropus erectus (Dik Yü­rüyen Maymun Adam)’u oluşturdu. Bu varlığın beyin hacmi yaklaşık 900 cc kadardı. 1898 yılında da bir küçük azı dişi bulundu. Bu dişlerin de Pithecanthropus’a ait olduğu belirtildi. Bu varlığın yaşı da 500 bin yıl olarak tahmin edildi (Şekil 2).

“İnsanın atası” olduğu farz edilen varlıkların bazı  fosillere dayanılarak çizilmiş resimleri
Şekil 2. “İnsanın atası” olduğu farz edilen
varlıkların bazı fosillere dayanılarak çizilmiş
resimleri.

Dubois bu fosilleri 1895 yılında Leyden’de yapılan Milletlerarası Zooloji Kongresi’nde açıkladığı zaman, İngiliz zoologları bu fosillerin in­sana, Almanlar insan benzeri maymuna, Fransızlar ise ileri yapılı may­mun ile insan arasında bir geçiş formuna ait olduğunu ileri sürdüler.

Java Adamı’nın Kritiği

Bazılarına göre Java Adamı’nın, “insanın atası” olduğu kesindir. Nitekim Şengün bunu şöyle ifade eder:

Aşağı yukarı 700 bin yıl önce görülen ve bugünkü insanın ceddi olduğundan şüphe edilmeyen varlık, Java Adamı (Pithecantropus erectus)’dır 72.

Koenigswald, Java Adamı’ndaki büyük iki azı dişinin orangutana, küçük azı dişinin de insana ait olduğu kanaatindedir. Kafatasının da şem­panze ve gibbonların kafataslarına benzediğini belirtir188.

1906 yılında Dubois’in fosilleri bulduğu yerde büyük bir kazı ya­pılmış, fakat küçük bir kemik parçası haricinde bir şey bulunamamıştır. “Java Adamı” olarak adlandırılan varlığın, hakikatte şempanze veya goril tipi bir maymun olduğu, maymuna ait kafatasının insanın uyluk kemiğiyle birleştirilerek buna “Pithecanthropus erectus” adı verildiği ifade edilir54.

Burada dikkati çeken husus, Pithecanthropus fosilini bulan Du­bois’in 1922 yılındaki itirafının dikkate alınmayışıdır. Howells, “Mankind in the Making” adlı eserinde, Dubois’in, ilk fosili bulduğu yerde, beyin hacmi günümüz insanınkine yakın iki kafatası bul­duğunu belirtir. Ancak, Dubois, bulduğu bu kafataslarını 30 yıl açıklamamıştır. Otuz yıl sonra Dubois, Java Adamı (Pithecanthropus) olarak ileriye sürdüğü varlığın, aslında büyük bir gibbon maymunu olduğunu itiraf etmiştir188.

Dubois’in bu açıklamasına Arkeoloji Ansiklopedisi de yer vermiştir:

“Dubois’in, önce ‘dik yürüyen insan’ ismini verdiği yeni statü, çok mu­halefetle karşılaştı. Ama sonradan Dubois’in kendisi de fikrini de­ğiştirip, bulduğu fosillerin büyük bir ape (iri yapılı maymun) ol­duğunu söylemesine rağmen, bu kafatası genel bir kabul gördü” 190.

Nebraska Adamı (Hesperopithecus heroldcookii)
Şekil 3. Nebraska Adamı (Hesperopithecus
herold coo kii). İnsanın atasına ait olduğu farz
edilen bir azı dişine dayanılarak çizilmiş temsilî
resim...
Bu dişin sonradan bir domuza ait olduğu
anlaşılmıştır.

5- Nebraska Adamı (HesperopIthecus heroldcookII)

1922 yılında Henry Fairfield Osborn tarafından Batı Neb­ras­ka’da büyük bir azı dişi bulunmuş ve bu diş, “Hes­pe­ro­pit­he­cus haroldcookii” (Nebraska Adamı) olarak adlandırılmıştır (Şekil 3).

Günümüzden tak­riben 500 bin yıl önce yaşadığı tahmin edilen bu varlığın, insanın tarih öncesi atasına ait olduğu, yarı maymun, yarı insan özelliği taşıdığı ileri sürülmüştür. Fakat daha sonra detaylı yapılan araştırmayla, Nebraska Adamı olarak adlandırılan azı dişinin bir domuza ait olduğu an­laşılmıştır191-192.

 

6- Piltdown Adamı (Eanthropus dawsonI)

1912 yılında Londra Tabiat Tarihi Müzesi Müdürü Arthur Smith Wo­odward ile tıp doktoru Charles Dawson tarafından, İngiltere’nin Piltdown yakınındaki bir çakıl çukurundan bir çene ile kafatası fosili, bir merasimle çıkarıldı. Çene kemiği maymununkine, dişlerle kafatası ise insanınkine çok fazla ben­zerlik gösteriyordu. Bu materyaller, “Piltdown Adamı” (Eanthropus daw­soni) olarak adlandırıldı. Yaşı da 500 bin yıl olarak tespit edildi.

Piltdown Adamı (Eanthropus dawsoni)
Şekil 4. Piltdown Adamı (Eanthropus dawsoni)... 
“İnsanın atası” olarak kabul edilen bu fosilin
çenesinin orangutan maymununa, kafatası ve
dişlerin insana ait olduğu ve çeneye uydurmak
için eğelendiği anlaşılmıştır.

1950 yılında Piltdown Adamı’nın yaşını tespit için, kemiklerin top­raktan absorbe ettikleri fluorid miktarı testine tabi tutuldu. Şayet fosil iddia edildiği gibi toprakta 500 bin yıl kalmışsa, çok fazla flu­orid ihtiva etmesi gerekiyordu. Fakat bu fosilde hiç flu­orid yoktu... Böylece Piltdown Adamı’na ait materyalin fosil olmadığı ve bulunduğu zaman toprakta bir yıldan fazla kalmadığı anlaşıldı.

Daha sonra ciddi bir incelemeye tâbi tutulan kemiklerin, eskiye ait olduğu görüntüsünü vermek için potasyum dikromat ile lekelendirildiği anlaşıldı. Çene kemiği üzerindeki dişler, yıpranmış ve aşınmış bir gö­rüntü verecek tarzda eğelenmişti193.

Bununla, 10 yaşındaki bir orangutan çenesi insan kafatasıyla bir­leştirilip insan dişleri de çene kemiğine monte edilerek, maymun-insan arası bir varlığa benzetilmek istenmiştir (Şekil 4).

Bu işin sorumluları arandığı zaman kimse suçu üzerine almadı. Bu işi tezgâhlayıp büyük bir merasimle çakıl çukurundan çıkaran Arthur Smith Wo­odward ile tıp doktoru Charles Dawson ise ölmüştü. Konuyu takdim eden dergi ve diğer yayın or­ganları da mesuliyeti kabul etmediler.

1930’lu yıllarda “İnsanın önce beyni mi, yoksa vücudu mu gelişti?” tartışmalarına, Piltdown Adamı’ndan delil getirilerek cevap veriliyordu. Nitekim Smith, bu konuya işaret ederek şöyle der:

“Piltdown Adamı’nın en ilgi çekici tarafı, ‘insanın evriminde ilk sırayı beynin aldığı’ yolundaki düşünceleri haklı çıkarmasıdır. ‘İn­sanın kafa yapısının gelişimi sayesinde maymunluktan kurtulduğu’ fikri en gerçekçi görüştür. İnsan, beyni aşırı şekilde gelişmiş bir orangutandan ibarettir. İşte, Piltdown kafatasının önemi, bu hükümleri kesin şekilde doğ­rulamasından gelmektedir” 193.

Clark Howell ise, Piltdown Adamı’yla ilim çevrelerinin 50 yıl aldatıldığına dikkati çeker:

“Piltdown Adamı, insan kafatası ve maymun çenesinden oluşan yaratıktan başka bir şey değildi. Bu, bilerek tezgâhlanan bir aldatmacaydı. Bunu, ‘insanın 500 bin yıl önce yaşamış maymunla ortak atası’ olarak takdim ettiler. Bu konu üzerinde yaklaşık 500 kitap yazıldı. Paleontologlar bu buluşla 50 yıl boyunca boş yere oyalanıp durdular” 194.

Yaklaşık 50 yıl, dünyanın en büyük otoritelerinin araştırmalarına rağmen, Piltdown sahtekârlığının anlaşılmaması, şimdi diğer fosiller hak­kındaki şüpheleri daha da artırmıştır. S. Zuckerman, Java Adamı’na ait Dubois fosillerinin ilim adamları tarafından ciddi bir araştırmaya tâbi tu­tulunca neticenin Piltdown Adamı’nınkinden farklı olmayacağı ka­naatindedir186.

 

7- Pekin Adamı (SInanthropus pekInensIs)

Dr. Davidson Black tarafından Çin’in Pekin şehrine 40 km me­safedeki Choukoutien (Şokutiyen) köyü yakınındaki bir çukurda 1921 yılında iki azı dişi bulundu ve bunlar “Sinant­hro­pus pekinensis” olarak ad­landırıldı. 1927 yılında W. C. Pei üçüncü azı dişini, 1928 yılında ise ka­fatası parçaları ile iki alt çene buldu. Black, bu fosillerin de Pekin Ada­mı’na ait olduğunu bildirdi188.

Pekin Adamı fosilleri, Choukoutien’de tavanı çöken ve suların bı­raktığı tortullarla dolan büyük bir mağarada bulunmuştur. İnsan fo­sillerinin, aynı yerde ve üstteki bir mağarada olduğu kabul edilir. Pekin Adamı’nın bulunduğu mağara 200 m genişliğinde-50 m derinliğindeydi ve burada kireç ocağı işletilmekteydi. Bu kireç ocağı kayarak çökmüş ve bu iki katlı mağarada her şey binlerce ton taş altında kalmıştır. Pekin Adamı’nın kafatası, bu döküntü ve gömülmüş kül yığınları içinde bu­lunmuştur54.

O’Connel’e göre, taşların uzaktan getirilerek binalarda kullanılmış olması ve bir kireç ocağı ile çok büyük kül yığınlarının bulunması, bu­rada kireç yakıldığını gösterir. Chou­kou­tien’de kireç üretiminin olması, evlerin belirli bir şekilde ve düzende inşa edildiğini ortaya koymak­tadır57.

Nitekim Breuil, aynı yerde 132 metre genişli­ğinde-12 m derinliğinde açılan bir çukurda kül yığınlarının altında Pekin Adamı’nın kafatasları ile yaklaşık 100 farklı hayvana ait kemikleri ih­tiva eden döküntüler içinde kabaca işlenmiş iki bin adet taş bulunduğunu bildirmiştir. Burada bulunan aletlerin yapısı ilkel değildir. Oyma ve kazma işleri ile diğer aletlerin yapısı ve ince işlemelere Fransa’da Üst Pa­leotik devre kadar rastlanmaz. Daha sonra Pekin Adamı’na ait kafataslarının bulunduğu yerde, günümüz in­sanına ait 10 adet fosil bulunmuştur195.

1936 yılında Alman kazılarını idare eden F. Weidenreich ve Pei ta­rafından aynı yerde üç kafatası daha bulundu. İlk bulunan kafatası hacmi 900 cc olarak bildirilmiş olduğu hâlde, 1936’da bunun 1200 cc’ye çıktığı belirtilmiştir.

Pekin Adamı’na ait olduğu ileri sürülen fosillerdeki alt çene ve dişlerin bütün özel­likleri, ileri yapılı maymunlar (apes)’a benzemektedir. Köpek dişleri, kom­şusu olan kesici ön dişlerden bazı şempanze ve gorillerdeki gibi uzaktır. Aynı şekilde, üst köpek dişleri de diğer dişlerden oldukça uzundur. Alt­taki köpek dişleri ise küçük olup, büyük ön dişlere uygunluk gös­termektedir. Böylece, birkaçı hariç bu fosillerin çene ve diş özellikleri orangutan ve şempanze grubuna benzer şekildedir57.

Pekin Adamı’na ait materyaller, iki diş hariç 1941-45 yılları arasında kaybolmuştur. Bugüne kadar da hiçbirisi bulunamamıştır. Bunların kay­boluşuyla ilgili pek çok şey söylenmiştir. Bunların içinde en yaygın olanı, “İkinci Dünya Harbi esnasında Japonlar tarafından kaybedilmiş veya müsadere edilmiş olabileceği”dir. Fakat bunun doğruluğu gös­terile­me­miş­tir. Hayatta olan hiç kimse bu materyallerin ne olduğunu bil­memektedir.

Davidson Black 1934 yılında ölünce onun çalışmalarını F. Weidenreich sürdürdü. Weidenreich, Şekil 5’teki Pekin Adamı modellerini, Pei tarafından 1936’da bulunup daha sonra kaybolan kafataslarını esas alarak yaptığını belirtir54.

Weidenreich’in bu modelleri bazıları tarafından şüpheyle kar­şılanmakta ve şiddetli tenkide tâbi tutulmaktadır. Gish bunu şöyle dile getirir:

Bu materyallerin birkaç araştırıcı tarafından bırakılmış tarif ve modellerinden başka ortada bir delil yoktur. Bu araştırıcıların ta­mamı evrimcidir ve hepsi de ‘insanın hayvan neslinden evrimleşerek meydana geldiği’ni iddia etmektedir. Bir ilim adamının tamamen na­muslu ve objektif olduğunu kabul etsek bile, eldeki eksik ve karışık materyallere dayanarak yapacağı model ve tariflerin gerçeği ne de­receye kadar aksettireceği şüphelidir. Eldeki modellerin hepsi We­idenreich tarafından yapılmıştır. Bu modellere nasıl güvenebiliriz? Bunlar orijinal bir varlığın özelliklerini mi, yoksa Weidenreich’in düşüncelerini mi yansıtmaktadır?54

O’Connel, Pekin Adamı’na ait fosillerin Japonlar tarafından alın­madığına, aksine bunların harp esnasında kaybolmalarının planlandığına inanmaktadır. Ona göre Japonlar, Choukoutien’e girmemişlerdir. We­idenreich ve Pei’nin 1940 yılına kadar kazıya devam ettiklerini, Çin Hü­kûmeti Pekin’e dönmeden, Pekin Adamı için yapılan modellere uymayan eldeki fosilleri Pei’nin imha ettiğini ileri sürer196.

Pekin Adamı (Sinanthropus pekinensis)

Şekil 5. Pekin Adamı (Sinanthropus pekinensis). Sağda hayali Pekin Adamı modelleri. Yukarıda ise fosillere dayanılarak düzeltilip şekillendirilmiş model.

Bütün araştırıcılar, Pekin Adamı’nın avcılar tarafından öldürülüp yendiğinde hemfikirdirler. Zira bütün kafataslarının beyin kısımlarına kuvvetle vurulup kırılmıştır. Bunların beyinleri muhtemelen çıkarılıp yenmiştir. O’Connel’e göre Pekin Adamı, eski taş ocağındaki işçiler ta­rafından öldürülüp yenmiş, ya büyük babonlar veya iri yapılı makiler (Büyük maymunlar)’dir 196.

1952 yılında Boule ve Valois, Pekin Adamı’nın alçı kalıpları üzerinde detaylı incelemeleri sonunda, Java Adamı ve Pekin Adamı’nın birbirlerine çok benzediğine karar verdiler. Bu iki grup tek tür altında birleştirildi ve Java Adamı fosiline “Pithecanthropus erectus,” Pekin Adamı’na da “Pithe­cant­hro­pus pekinensis” adı verildi. Daha sonra bunlar “Homo erectus” (Dik duran insan) ismi altında birleştirildiler197.

 

8- İnsan Kafatası (Skull 1470)

1972 yılında Richard Leakey tarafından Kenya’nın Tur­ka­na şehri yakınında Rudolf Gölü civarında bir kafatası ve bir bacak kemiği bu­lunmuştur. Leakey, bu fosilin 2,8 milyon yaşında olduğunu, kafatası şekli ve kafatası duvarının günümüz insanına benzediğini belirtmektedir. Ka­fatasının kaş çıkıntılarının bulunmadığı, hatta Homo erectus’un dışarı fır­lamış kaşlarıyla tezat teşkil ettiği nazara verilir. 1470 insanı Homo erec­tus’tan üç misli daha yaşlı olmasına rağmen, beyni hemen hemen onunla aynı büyüklüktedir198.

Leakey’nin bu fosili, “Austrolopithecus’ların insanın atası olduğu” id­dialarını çürütmüştür. Çünkü hem beyin kapasitesi hem de iskelet yö­nünden Australopithecus’lardan üstündür199.

Aynı şekilde 1470 insanı, 500 bin yıllık Sinanthropus pekinensis ve Pithecanthropus erectus’tan 2,3 milyon daha yaşlı olmasına rağmen, on­lardan daha modem bir görünüme sahiptir. Diğer taraftan, 1470 insanının yer aldığı tabakalar arasından yüksek zekâ seviyesi ve hünerini gösteren 300 adet taş kırma ve parçalama aleti çıkarılmıştır198.

9- KNM-WT-17000 fosili

Bu fosil, Shipman ve ekibi tarafından 1985 yılında Kuzey Kenya’nın Turkane şehrinde bulundu. Bu fosilin, alışılmışın dışında uzun ve geniş bir yüze, üstten aşağıya ve yanlara konkav bir başa, ileriye doğru çıkık elmacık kemiğine sahip olduğu belirtilir174.

KNM-WT-17000 fosilinin,  Australopithecus serisindeki yeri

Şekil 6. KNM-WT-17000 fosilinin, Australopithecus serisindeki yeri.

Lucy ve Leaky tarafından Afrika’da bulunmuş olan fosiller dikkate alınarak ressam tarafından çizilmiş Australopithecus africanus ve A. boisei resimleri ile geniş bir alandan toplanarak Australopithecus aferensis’e ait olduğu tahmin edilerek bir araya getirilmiş  fosil parçaları
Şekil 7. Lucy ve Leaky tarafından Afrika’da bulunmuş olan
fosiller dikkate alınarak ressam tarafından çizilmiş
Australopithecus africanus ve A. boisei resimleri ile geniş
bir alandan toplanarak Australopithecus aferensis’e ait olduğu
tahmin edilerek bir araya getirilmiş fosil parçaları.

Yeni fosilde, birisi tam diğeri yarım iki azı dişi yer alır. Bunlar şimdiye kadar bulunmuş en büyük hominid dişi olup, günümüz in­sanınkinden dört-beş defa daha büyüktür. Bunun kafatası da oldukça iridir. Fakat beyin hacmi bir hayli küçük olup 410 cc’dir. Bir diğer hususiyet de, kafatası Austrolopithecus afarensis ve A. Boisei türlerinkine göre geriye doğru kuvvetli şekilde gelişmiştir.

Shipman, bu fosilin robustus’un neslinden gelmediğini, çünkü hem ondan yaşlı hem de daha ilkel karakterlere sahip bulunduğuna dikkati çeker. Shipman’a göre A. Boisei ayrı bir tür olmalıdır. Bu fosil, hafif eğilen veya tabanda açı yapan kafatası, önde toplu şekilde birleşmiş bir çene ya­pısına sahiptir. Ona göre bu özellik, sadece Australopithecus’ların geç­mişle bağını kesmekle kalmamakta, “Australopithecus’ların zamanla ev­rimleşerek A. robustus’u hasıl ettiği” düşüncesini de çürütmektedir. Shipman, Australopithecus africanus, A. robustus ve A. boisei sırasının hatalı olduğunu ileri sürer (Şekil 6).

Shipman’a göre Şekil 6’daki Australopithecus serisi hatalıdır. Çünkü KNM-WT-17000 fosili, Australopithecus afarensis hariç diğerlerinden yaşlıdır. Ancak bazı karakterler bakımından diğer Australopithecus formlarından ileri, bazı karakterler bakımından da daha ilkeldir.

Gerek robustus gerekse boisei’nin birbirinden bağımsız olarak ortaya çıktığını belirtir.

A. afarensis’in de bu türlerin atası olamayacağına, afa­ren­sis’e ait olduğu kabul edilen fosil parçalarının muhtemelen değişik organizmaların fosilleri olduğuna ve bunların yanlış birleştirilmiş bulunduğuna dikkati çeker174 (Şekil 7).

10- Neanderthal Adamı (Homo sapIens neanderthalensIs)

“Arkeolog, anatomist, genetikçi, jeolog ve tarih uzmanı olan 150 bilim adamıyla konuştum ve bazen Neandert­hal’­le­rin insanın evrimindeki yeri konusunda 150 farklı görüşe rast­ladığım oldu! Neanderthal’lerle ilgili her teorem, ülkenin farklı bölgelerindeki hava durumuna benzer; ondan hoşlanmıyorsan biraz bekle, değiştiğini görürsün!”(John Shreeve).

1856 yılında Dr. Fuhtrott tarafından Almanya’nın Düssel­dorf ci­varındaki Neanderthal vadisinin Feldhofor mağarasında bulunmuştur. Homo sapiens’in bir ırkı olan Nean­dert­hal Adamı’nın kafatası büyüklüğü, ortalama olarak günümüz insanınki kadardır. 35-100 bin yıl önce ya­şadığı tahmin edilir. Neanderthal Adamı, yüz yıldan daha uzun süredir “kalın kaşlı, kaba tabiatlı, vahşi karakterli ve eğik yürüyen bir varlık” olarak tarif ve takdim edilegelmiştir. Aslında Neanderthal Adamı’nın şu andaki in­sanlardan farkı, çeşitli kabilelerin birbirleri arasındaki farktan daha azdır200.

Neanderthal Adamı
Şekil 8- Neanderthal Adamı.

Neanderthal ırkının özelliklerinden ileri fırlamış ağız ve kaş çı­kıntısı, zenci ırkının tipik karakteridir. Neanderthal adamı eğik iskelet yapısına sahiptir. Ivanhoe, “Neanderthals Had Rickets” adlı makalesinde, bu yapının, kuy­ruksuz maymunlara akrabalığından dolayı değil, D vitamini nok­sanlığının sebep olduğu eklem ve kemik hastalığından kaynaklandığını belirtir192.

Neanderthal Adamı’nın bitki yetiştirdiği, zarif/güzel aletler ile bo­yanmış resimler yaptığı, bazı dinî inanışlara sahip olup ölülerini gömdüğü ve bir yazı çeşidi kullandığı bilinmektedir201.

Bugün Neanderthal Adamı, “Homo sapiens” (günümüz insanı) olarak sınıflandırılmaktadır. Neanderthal Adamı’nın bir iş elbisesi giyerek bizim caddelerimizde yürümüş olması hâlinde diğer insanlardan ayırt edilemeyeceği belirtilir54 (Şekil 8).

Paleontolog Erik Trinkaus, günümüz insanı ile Nean­dert­hal Adamı arasında farkın bulunmadığına dikkati çeker ve şöyle der:

Neanderthal kalıntıları ve günümüz insan kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, Neanderthal’in anatomisinde ya da hareket, alet kullanımı, zekâ seviyesi veya konuşması bakımından günümüz insanından hiç farkı yoktur” 202.

Neanderthal Adamı’nın zamanla dominant ırklar tarafından absorbe edildiği ileri sürülmektedir72.

Neanderthal Adamı hakkında çok değişik görüş ve düşün­celere rastlanmaktadır. Bu konuda hemen herkesin bir yorum getirdiğine dikkati çeken Wells şöyle demektedir:

“Son zamanlarda haberlerde Neanderthal Adamı hakkında bitmeyen tartışma yer almaktadır: ‘Onlar bizim atalarımız mıydı veya sonunda modern küresel ailemizin içinde yutulmuş bir insan ırkı mıydı. Hemen hemen her ay bir görüşün savunucusu yazılı veya sözlü medyaya çıkarak konuyu ele almaktadır. Öte yandan, aradan birkaç ay geçtikten sonra bir başkası aynı eminlikle öncekine karşıt görüşü öne sürmektedir” 203.

Aynı konuya temas eden James Shreeve de şunu belirtmektedir:

“Arkeolog, anatomist, genetikçi, jeolog ve tarih uzmanı olan 150 bilim adamıyla konuştum ve bazen Neandert­hal’­le­rin insanın evrimindeki yeri konusunda 150 farklı görüşe rast­ladığım oldu! Neanderthal’lerle ilgili her teorem, ülkenin farklı bölgelerindeki hava durumuna benzer; ondan hoşlanmıyorsan biraz bekle, değiştiğini görürsün!” 204

 

11- Cro-Magnon Adamı (Homo sapIens)

Fransa’da Eyzi civarında 1868’de bulunmuştur. Yirmi bin yıl önce yaşadığı kabul edilir. Boyları 1.85, beyin hacimleri 1500-1600 cc’dir. Do­likosefal kafa yapısı gösterir. “Afrika’dan Avrupa’ya geldiği ve birdenbire kaybolduğu” ileri sürülür. Dominant bir ırk olmasından dolayı, Ne­anderthal ırkının bu ırk içinde asimile olduğu belirtilir. Cro-Magnon Adamı’nın, günümüzdeki Avrupa Adamı’na çok benzediği, ondan ayır­manın âdeta imkânsız olduğu belirtilir54.

 

12- Irklar

Evrim Teorisi, insanın sadece orijinine tatbik edilmekle kalmaz. İn­sanın tarihi, sosyal ve kültürel yapısı, hatta ekonomik ve politik sistemleri evrimci bir düşünce ve tabiatçı bir felsefeyle izaha çalışılır. Bir başka ifadeyle, şayet insan tesadüfen ve tabii olarak ortaya çıkmışsa ve “ha­yatının özel bir gayesi olmayan bir hayvan” şeklinde düşünülürse, o zaman bunun yaşayış ve hareketleri, bir yaratıcı tarafından ve hususi bir gaye için ve özel olarak yaratıldığını düşünen bir insanınkinden önemli de­recede değişik olacaktır21.

Bütün diğer canlılarla birlikte “biyolojik bir organizma” olarak ele alınan insan türü (Homo sapiens), evrimci biyologlar tarafından birçok alt tür ve ırklara ayrılmıştır. Evrim terminolojisine göre bir ırk, yeni bir türün ilk başlangıcıdır. Bir ırkın gelişmesi, hayatta kalma mücadelesine bağlıdır. Neticede, yeni ve daha iyi bir tür ortaya çıkacaktır. Buradan ha­reketle, Homo erectus’un evrim geçirerek Homo sapiens’e dö­nüştüğü, Homo sapiens’ten de belki bir gün Homo supre­mus (Superman)’un hasıl olacağı düşünülür.

Bazıları, bugünkü insan ırklarının Homo sapiens’in adaptif rad­yasyonuyla hasıl olmuş coğrafi ırklar olduğuna inanmaktadırlar. Bu de­ğişikliğin devam edeceği, belki 30-40 bin yıl sonra bugünkünden farklı, yeni bir insan ırkının ortaya çıkmasının muhtemel olduğu belirtilir21.

Birçok araştırıcı, “saç, cilt rengi, kafa şekli, yüz yapısı ve boy” gibi özellikleri esas olarak, Homo sapiens’in zamanımızdaki ekotipik va­ryantlarını farklı ırklar hâlinde ayırmışlardır. Fakat bunların sayısı üze­rinde bir birlik sağlanamamıştır. Coon, mevcut ekotipleri 30 ırk hâlinde gruplandırmıştır. Bu 30 ırk, altı ana grup altında toplanabilir: 205

a- Zencimsiler (Negroid’ler)

b- Moğolumsular (Mongoloid’ler)

c- Kafkasımsılar (Caucasoid’ler) veya beyazlar

d- Amerika Kızılderilileri

e- Avustralyalımsılar (Australoid’ler)

f- Polinezyalılar (Polynesian)

Esasında ırklar tamamen farklı gen sistemleriyle birbirlerinden ay­rılmazlar. Bu farklılığın, gen sistemlerinin frekanslarındaki farklılıktan kaynaklandığı kabul edilir. Evrimciler, deri renklenmesini adaptasyona bağlarken, diğer anatomik şekillenmelerin sebebinin kesin bilinemediği­ne dikkati çekerler. Birçok insan ırkının, coğrafik bölgelerde fark­lılaş­ma­lar­dan dolayı ortaya çıktığına inanmaktadırlar11.

12.1- Zencimsiler (Negroid’ler)

Bu ırkın mensubu olan zencilerin vatanı Afrika’dır. Bunlarda deri parlak siyah veya koyu kahverengi, gözler siyah, saçlar fazla kıvırcıktır. Çeneler öne doğru çıkık, dişler büyük, dudaklar kalın ve dışa dönüktür. Kafatası yuvarlak, kulak küçük ve sıkıca bükülmüştür. Gövdeleri kısa, kol ve bacakları uzun, omuzları geniş, eklemleri çok oynaktır.

12.2- Moğolumsular (Mongoloid’ler)

Deri rengi Asya ve Amerika’da açık esmerden kırmızımsı kah­verengiye kadar değişir. Gözler kahverengi, göz kapakları epipantik’tir. Saçlar düz ve gürdür. Yüz yassı, yanak kemikleri çı­kıktır. Dişler kürek şeklindedir. Gövde uzun, kol ve bacaklar ona nazaran kısadır.

12.3- Kafkasımsılar (Caucasoid’ler=Beyazlar)

Bunlara Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika’da rastlanır. Güney Hin­distan ve Bangladeş’te yaşayanların deri rengi siyah, Batı Asya ve Hin­distan’ın kuzeyindekilerin esmer, Avrupa’dakilerin ise sarıdır. Göz rengi maviden koyu kahverengiye kadar değişir. Yüz dar veya geniş, çene ge­nellikle biraz çıkıktır. Burun kemerli ve ucu kalkıktır. Saçlar genellikle düz, bazen de dalgalıdır.

12.4- Avustralyalımsılar (Australoid’ler)

Bunlarda kaşlar sarkık, alın meyilli, çeneler çıkık, dişler büyük, burun büyük ve etli, gözler çukurdadır. Saçlar dalgalı veya düz olabilir. Kollar ve bacaklar ince uzundur.

12.5- Amerika Kızılderilileri

Bunların, Asya’dan Amerika’ya göç ettiği kabul edilir. Genellikle saçları ve gözleri koyu renkli ve siyahtır. Saçlar kalın telli ve düzdür. Göz kapakları mongol tipindedir. Yanak kemikleri yana ve geriye doğru çı­kıktır.

12.6- Polinezyalılar (Polynesian)

Hepsi iri yapılı tropikal insanlardır. Burunları geniş, dudakları orta kalınlıktadır. Saçlar dalgalı ve koyu renklidir. Gözler ekseriya iridir.

 

13- Irkların kökeni

Irklar arasında kesin hudutlar çizmek mümkün değildir. Farklı ırk­lar arası evlenmeler sebebiyle ekotipler içinde gen alış verişi her zaman olabilecektir. Dolayısıyla bugün “saf ırk” bulmak hemen hemen imkânsızdır.

Yaratılışçıların ırk meselesine bakışı biraz daha değişiktir. Onlar Neanderthal Adamı, Cro-Magnon Adamı ve diğerlerinin başlangıçta bir arada topluluk hâlinde yaşadıklarını kabul ederler. Bu topluluktan, bir türün üyeleri şeklinde, küçük gruplar hâlinde yeryüzüne dağılmalar olmuştur. Farklı ülkelere gidenlerin birbirleriyle irtibatı kesilmiş, çoğalmaları da kendi içinde olmaya başlamıştır. Önceleri aynı gen havuzunda bulunmuş olan gruplar, daha sonra bu gen havuzunun küçük bir parçası olarak üre­meye devam etmişlerdir. Bu küçük grupların kendi içlerinde yüksek oran­da melez hasıl olduğu, böylece gruplar arasındaki fertlerin genetik ya­pılarında farklılıkların ortaya çıktığı bilinir. Neticede bu gruplar kabile ve ırkları hasıl etmiştir54.

Bazı evrimciler, zenci ırkın tropiklerde yoğun ultraviyole ışınlarına adaptasyonla siyah hâle geldiğini ileri sürerler. Yaratılışcılar, bu görüşle, Güney ve Kuzey Amerika’da aynı ışınlara maruz kalanların niçin si­yahlaşmadıklarının açıklanamayacağını belirtirler. Onlara göre deri renk­lerindeki farklılıklar, ırkların teşekkülü esnasında, önceden mevcut olan genetik özelliklerden tabii olarak ortaya çıkmıştır. Bu görüşe göre, si­yahlar kendileri için zararlı olmayan ışınların bulunduğu sahaya göç ederken, açık renkli ve mavi gözlü İskandinav ırkı, ektavor yakınındaki yoğun ultraviyole ışığından kurtulmak için kuzeye çekilmiştir54.

Yaratılışcılar, genelde ırk farklılıklarının, organizma içinde po­tansiyel olarak mevcut bulunduğunu, çevreye bağlı olarak bu ka­rakterlerin ortaya çıktığını benimser ve şunu belirtirler:

“Farklı ırkların, evrimcilerin iddia ettiği gibi mutasyonla or­taya çıkması için son derece uzun bir zaman periyoduna gerek var­dır. Yaratılış modeline göre ise, Yaratıcı, her organizmayı, değişik çevrelere hızlı bir şekilde uyarak temel tipinin muhafazasını sağlayacak şekilde, büyük bir çeşitliliği bulunan genetik potansiyelde ya­ratmıştır” 21.

 

14- Diller

“İlkel lisanlar, dilin orijinini açıklamakta işe yaramamaktadırlar. Çünkü ilkel toplumların konuştuğu dil, gramer bakımından medeni toplumların konuştuğu dilden çok daha karışıktır” (R. Lintor).

Kabile ve ırklar arasındaki temel farklılıklardan birisi de, lisanların değişik olmasıdır. Bütün kabile ve ırklar ortak bir atadan geldiğine göre, değişik lisan tarzları nasıl izah edilecektir?

İnsan ile hayvanlar arasında en mühim fark, şüphesiz ki insanın şahsi düşünce ve duygularını mantıklı bir şekilde konuşarak bir başkasına ak­tarabilmesidir. Hayvanların içgüdüsüyle insanın zekâsı arasında büyük farklılık vardır. Bunlar hiç dikkate alınmadan, insandaki bu kabiliyetlerin “hayvanlardan geçtiği” ileri sürülür. Prof. Dr. Emine Bilge bu konuda şöyle der:

“Bazı hayvanların tehlike işareti, sevinç, öfke veya istek ifadesi olarak çıkardıkları sesler, Meselâ havlama, uluma, kükreme, miyavlama, ötme vs., konuşmanın evolüsyonunda atalarımızın çok ge­rilerde bıraktığı ilkel kademenin hayvanlar âleminde devamlı olarak sürdürülmesinden ibarettir” 42.

Böyle bir felsefeyle, insanın sahip olduğu kültür tarzını, “hayat, ha­fıza, merak, endişe, sevinç, korku, şefkat ve akıl” gibi hususiyetleri izah etmek pek kolay olmasa gerektir. Nitekim evrimciler de bu hususta değişik ka­naatlere sahiptirler. Evrimci Simpson şunu belirtir:

“İnsanın lisanı, hayvanlardaki bütün haberleşme işlemlerinden kesinlikle farklıdır. Bu durum, insanınkine benzer ses çıkaran hay­vanlarla mukayese edildiği zaman açık olarak gözükecektir. Ger­çekte insana ait olmayan kelime ve sözler sadece nida ve ünlemlerdir. Bunlar, o canlının fiziki veya hissî durumlarını yansıtırlar. Hayvanların bu sesleri, gerçek bir lisan değildir” 205a.

Lintor, insan ile hayvanlar arasında kapatılamayacak en büyük evrim boş­luklarından birisinin “lisan” meselesi olduğunu belirtir ve şunu ifade eder:

Lisan kullanma, insanın sahip bulunduğu yüksek düşünme kabiliyetiyle çok yakından alakalıdır. İnsanın konuşması, hatta öğrenmesi ve düşünmesi hayvanlardan çok farklıdır. Ayrıca insan, nazarı düşüncelerini aktararak konuşmasını geliştiren tek varlıktır. Şu çok açık bir hakikattir ki, insandan başka, sesleri taklit eden me­meli türü mevcut değildir. Bu yönden insanlar tamamen ayrı bir varlıktır 195.

Lancaster de, “The Origin of Man” adlı makalesinde, dil konusunda maymunlar üzerinde yapılan çalışmalardan beklenen sonucun alınamadığına dikkati çeker:

“Kuyruksuz ve diğer maymunların lisan potansiyelini tespit için yapılan çalışmalardan tatmin edici sonuç alınamamıştır” 206.

Shipman, ilkel kabile dillerinin, zannedildiği gibi basit ve ilkel yapılı olmadığını belirtir:

“Güvenilir şekilde yeniden gözden geçirilen en eski lisan, evrim noktasından oldukça kompleks, karışık ve moderndir” 174.

Lintor’a göre, ilkel insan dilleri, modern toplumun kullandığı dilden daha karışıktır:

“İlkel lisanlar, dilin orijinini açıklamakta işe yaramamaktadırlar. Çünkü ilkel toplumların konuştuğu dil, gramer bakımından medeni toplumların konuştuğu dilden çok daha karışıktır” 195.

 

15- Kültür ve medeniyet

Tipik evrim felsefesine göre ilk insan, hayvan gibi cahil ve bilgisiz, hayatını hayvan avlayarak ve yabani meyveler toplayarak sürdüren ve ge­nellikle mağaralarda yaşayan varlıktır. Zamanla ziraati geliştirip hay­vanları evcilleştirmiştir. Bazı sosyal topluluklar teşkil ederek köylerde yaşamaya başlamış, giderek aletlerin nasıl kullanılacağını keşfedip, ne­ticede gelişmiş bir medeniyeti hasıl etmiştir. Böylece, biyolojik evrimde ortaya çıktığına inanılan insan, sosyal ve kültürel evrimde de insan ce­miyetlerini ortaya çıkarmıştır. Morris bu konuda şöyle der:

Yaratılış modeli ise, insanın insan olarak ve yüksek bir zekâ, geniş kabiliyet ve kapasiteyle yaratıldığını kabul eder. Şüphesiz insan kurulmuş şehirler ve her yönüyle gelişmiş bir teknolojiye sahip olan bir dünyaya gelmemiştir. Fakat Yaratıcı tarafından ona, yeryüzü ve onun kaynaklarını kullanıp geliştirebilecek bir kabiliyet verilmiş, dünyaya gönderiliş gayesine uygun cihazlarla donatılmıştır. İnsanın sahip olduğu teknolojinin asırlar boyu devamlı bir gelişme gösterdiği açıktır. Fakat deliller, bu gelişmenin bir evrim sonucu ol­madığını ortaya koymaktadırlar. Yani böyle bir gelişme, insanın ka­pasitesiyle alakalıdır ve bu insana, hayvandan ayrı bir hususiyet ola­rak yerleştirilmiştir. Meselâ insanda bulunan bu kabiliyet, bir neslin sahip olduğu bilgi ve malumatın gelecek yeni nesile ak­tarılmasını sağlar. Böylece yeni bilgilerin geleceğe nakli, sadece in­sanda mevcut kabiliyetle mümkündür. Yoksa insanlık tarihinde medeniyetin evrimle ortaya çıkması imkânsızdır.

Karınca ve arı gibi bazı hayvanlar, oldukça karışık sosyal sis­temlere sahip olarak görülürler. Fakat bu yapıların hepsi, içgüdü (sevk-i tabii = ilham)’nün eseridir ve nesilden nesile değişmeden hep aynı kalır. Şüphesiz yaratılışçılar da, insanların mağaralarda ya­şadığını, taştan aletler yaptığını, avcılık ve meyve toplayıcılığıyla ge­çindiğini dikkate alırlar. Fakat bu hadiselerin evrim devreleriyle izahını kabul etmemektedirler”21.

Onlara göre, bütün insanlar başlangıçta bir arada yaşıyorlardı. Daha sonra bunlar küçük gruplar hâlinde yeryüzüne dağıldılar ve değişik ül­kelere giderek birbirlerinden iyice koptular. Topluluğun orijinal mer­kezinden ayrılan bu küçük grupların bir kısmı önceden sahip oldukları bilgi ve sanatlarını devam ettirirken, bazıları bunları kaybettiler. Meselâ yağmacı akınlara karşı arazilerini müdafaa için silah yapım ihtiyacının, toplumdan ayrılmayla ortadan kalkması gibi. Böylece silah yapımı ter­k edildi. Aynı şekilde, toplanan az bir besin gruba kâfi geldiğinden, bazı kabilelerde ziraat işleri bırakıldı. Neticede ilerleme yerine ilkel bir se­viyeye doğru dejenerasyon başladı54.

Beş-altı yüzyıl önce Filipin yer­lilerinden ayrılan Tasaday toplumu buna misal gösterilir. Filipin Ada­ları’nın güney ucundaki Mindanao şehrindeki bu topluluk, beş-altı asır öncesine kadar Filipin yerlileriyle birlikte ziraatle uğraşıyor, çeşitli tipte alet ve silah yapıyordu. Daha sonra buradan ayrılıp geniş sahalara yayılan Tasaday halkı, uzun süren tecritten geçmiştir. Yer, gıda ve gerekli diğer ihtiyaçlar için rekabet olmadığından bildikleri pek çok şeyi unut­muşlardır. Şimdi ziraate ait bilgileri mevcut değildir. Silah yapımı da yoktur. Sadece taşlardan yaptıkları bazı aletlerle bambu kamışlarını silah olarak kullanmaktadırlar. Dolayısıyla Tasaday halkı, geçmişin ileri, gü­nümüzün ise ilkel bir toplumu olarak nazara alınır207.

Neanderthal Ada­mı’nın dahi, Tasaday halkından daha yüksek bir kültür ve teknolojiye sahip olduğu belirtilir. Bu konuda Gish şöyle der:

“Topluluk merkezinden ayrılan, Asya ve Avrupa’ya yayılan ka­labalık gruplarda medeniyet hızlı bir şekilde gelişirken, Amerika, Avustralya ve Güney Afrika’da dağınık hâlde yaşayan grupların, Tasaday halkındaki gibi, eskiden sahip oldukları medeniyeti yavaş yavaş terk ettikleri, sonuçta günümüzdeki ilkel topluluklar hâline gel­dikleri kabul edilir” 54.

Arkeolojik araştırmalar, yeryüzündeki ilk medeniyet merkezinin Orta Doğu olduğunu ve bunun milattan dokuz bin yıl öncesine kadar uzan­dığını göstermektedir. Helbeak, bu konuda şunu belirtir:

Mevcut araştırmaların ışığında şunu söyleyebiliriz:

“Eski Dünya’nın bitki ziraati, yani çiftçiliğin merkezi/be­şiği Irak-İran ara­sındaki Zagros Dağları’nın teşkil ettiği yayın batısındaki saha, Toros (Güneydoğu Türkiye) ve Galilean (Kuzey Filistin)’in yüksek ara­zileridir” 208.

Cambel, bitki ve hayvan evcilleştirilmesinin de aynı yerde yapıldığını kabul eder:

“Elde edilen deliller, tarım başlangıcının, Yakın Doğu’da, milattan takriben dokuz bin yıl öncesine uzandığını göstermektedir” 209.

Dyson’a göre, metalin elde edilmesi milattan dokuz asır önce başlamıştır:

“Suni olarak yapılmış en eski metal eşyalar, Irak’ın kuzeyinde bulunmuş olan bazı bakır boncuklardır. Bunların milattan dokuz bin yıl önceye ait olduğu tespit edilmiştir”210.

Yazının da insanlık tarihi kadar eski olduğu ve birdenbire ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Lintor bunu şu şekilde ifade eder:

Yazı da, Yakın Doğu’dan yayılmış ve medeniyetin gelişmesinde maden kullanımından daha etkili olmuştur. Yazı, 5000-6000 yıl önce Mısır, Mezopotamya ve İndus Vadisi’nde birdenbire görülmüştür195.

Schiller, “New Findings On the Origin of Man” adlı makalesinde, medeniyetin 100 bin yıl önce başladığını belirtir:

“Güney Afrika’da Swaziland ve Natal arasındaki bir mağarada insanların tamamen modern bir tipte ve 100 bin yıl önce yaşadığı an­laşılmıştır. Bunlar sanatı yeni öğrenmişlerdir. Kâğıt kesecek keskin kenarlı akik bıçaklar ve birçok işlenmiş alet yapmışlardır. İlk kayıtları kemik parçaları üzerinde muhafaza etmişlerdir. Bunlar dinî değerlere de sahiptiler ve öldükten sonra dirilmeye ina­nıyorlardı” 211.

 

16- İnsanın geçmişi hakkında genel değerlendirme

“İnsanın aşağı yapılı organizmalardan evrimleşerek günümüze ulaş­tığı, bu gelişin son halkasında maymunla ortak ataya sahip olduğu” ileri sürülür. Buna delil olarak Hominid formlarından Dryopithecus, Ra­mapitheus, Australopithecus ve Homo erectus serisi nazara verilir. Yu­karıda da görüldüğü gibi, sözü edilen formlar arasında kurulan sistematik bağ oldukça yetersizdir. Hatta aynı form içinde bile izahı gereken pek çok husus vardır. Buradaki güçlüğün iki noktadan kaynaklandığı söy­lenebilir: Birincisi, fosil materyalin yetersizliği ve bazen farklı or­ganizmalara ait parçaların tek organizmada birleştirilmiş olması... Diğeri de fosil yaşlarının güvenilir bir doğrulukta yapılamamış olması.

Özellikle Leakey’nin 1470 fosili ile KNM-WT-17000 fosili, şim­diye kadar genel bir kabul gören Australopithecus ve Homo erectus se­risini desteklememektedir. Çünkü bu fosiller Austrolopithecus ve Homo erectus’lardan daha yaşlı, ancak KNM-WT-17000 fosili bazı karakterler bakımından onlardan daha ileri, bazı karakterler bakımından ise daha ge­ridir. Hatta bazı yayınlarda Leakey’nin fosili, günümüz insanının bir formu olarak ele alınarak şöyle denir:

“Son yıllarda Leakey ve yardımcıları, yaptıkları araştırmalarda üç çene kemiği, bacak kemikleri ve 400’den fazla taştan yapılmış aletler buldular. Elde edilen bu parçaların Homo sapiens’e ait olduğu tespit edilerek yaşı da 2,6 milyon yıl olarak hesaplanmıştır. Ayrıca Leakey, bunun beyin şeklinin tamamen insana benzediğini, Homo erectus’ta olduğu gibi, kalın ve ileriye doğru çıkık bir kaşa ve kalın kemiklere sahip olmadığını ifade etmiştir. Değişik bacak kemikleri üzerinde yapılan araştırmalar da bunların insana ait olduğunu ve 2,5 milyon yıl önce iki ayağıyla normal yürüdüğünü ortaya koy­maktadır” 212.

Burada şu söylenebilir:

Anatomik yapısı itibarıyla günümüz in­sanına benzeyen varlık, en azından Neanderthal, Homo erectus ve Aust­ralopithecus’tan önce yaşamıştır.

Schiller, insan neslinin diğer canlılardan ayrı olarak ortaya çıktığını şu ifadeyle belirtir:

“İnsanın geçmişiyle ilgili fosiller, beklenen geçiş formlarını ortaya koyamadı. Bütün bunlardan sonra bizim, insandan aşağı bir varlıktan evrimleşmeyip doğrudan kendi neslimizden geldiğimiz rahatlıkla söylenebilir” 211.

Pennsylvania State Üniversitesi’nden Antropoloji Profesörü Robert Eckhardt, Hominoid serisinde insanın atasının varlığını gösteren fosilin olmadığını şöyle ifade eder:

“Hominoidler serisi, insanın hominid (insanımsı) atası olduğunu gösteren morfolojiye sahip bir fosil yoktur” 213.

Ünlü paleontolog David Pilbeam, insanın geçmişiyle ilgili karar vermede ellerindeki materyallerin yetersizliğini belirtir:

“Yayınlanan kitaplar şunu söylemeye çekiniyorlar ki, ben de dâhil olmak üzere kuşaklar boyu insan evrimini araştıran kişiler, karanlık içinde çırpınıyorlar! Elimizde olan bilgiler, teorilerimizi şekillendirmek için son derece güvenilmez ve yetersizdir” 214.

David Pilbeam, geçmişte ileriye sürdükleri teorilerinin ideolojik olduğunu dile getirir:

“İnsanın geçmişiyle ilgili, içimize yerleşmiş bulunan ön kabullerin farkındayım. Bunları zihnimden çıkarmak için gerçekten çaba gösteriyorum. Geçmişteki teorilerimiz, elde olan gerçek bilgimizden çok, bizim o andaki ideolojimizi yansıtıyordu!”215

Arizona Devlet Üniversitesi antropoloğu Geoffrey Clark, 1997 yılında yazdığı eserinde, insanın geçmişini tespitte peşin bir kanaat ve hükümle hareket edildiğine dikkati çekerek şöyle der:

“Bir asırdan fazla bir süredir bilim adamları, modern insanın kökenleri konusunda bir uzlaşmaya varmaya çalışıyorlar. Niçin başarılı olamadılar? Çünkü paleoantropologlar farklı eğilimlerden, ön yargılardan ve varsayımlardan yola çıkmaktadırlar. Bu nedenle insanın evrimini açıklayan modeller sırt sırta binmiş iskambil kâğıtlarına benzemektedirler. Bir kâğıdı hareket ettirdiğinizde, tüm yapı çökme tehlikesiyle karşı karşıya gelir” 216.

Wells de “insanın hayvan neslinden geldiği” yönündeki çabaları, materyalist felsefe taraftarlarının gayretine bağlamaktadır:

“İnsan evriminin peşin hükümlü açıklamalarının içinde genelde, ‘bizlerin hayvandan farklı olmadığımız’ mesajı saklıdır. Ne var ki bu mesaj, hikâyeleri bilimsel kılmak için şimdilerde onlara sokulan cılız delillerden çok uzun zaman önce ileri sürülmüştü. En son ikon, ister bir resim isterse bir hikâye içinde sunulsun, o, modern ampirik bilim kisvesi altında sunulan eski materyalist felsefedir. Hasılı, Gould’un tesadüfilik hakkındaki vaazları, Darwin, Huxley, Simpson, Monod ve Dawkins’in materyalist görüşleri gibi, deneysel bilime değil, öznel felsefeye dayanmaktadır. Her ne kadar Gould, herkes gibi düşüncelerini açıklama hakkına sahip olsa da, onların bilimmiş gibi öğretilmemesi gerekir. Bütün bunlara rağmen, Richard Dawkins’in felsefi görüşleri gibi Gould’­un görüşleri de şimdilerde bazı biyoloji ders kitaplarında yer almaktadır” 217.

Kanadalı evrimci ve biyoloji felsefecisi Michael Ruse, evrimin bir “din” hâline getirilmesinden yakınmaktadır:

“Eğer insanlar evrimi bir din yapmak istiyorlarsa, bu onların işidir. Fakat onlar, gerçek bilimin ötesine geçip ahlâkî ve sosyal düşüncelerin alanına girmekte ve teoremlerini ‘her şeyi kuşatan bir dünya şeması’ olarak görmekte ve  böylece bilimden kayış sergilemektedirler” 218.

Nature dergisi başyazarı Henry Gee, fosillerin yetersizliğine dikkati çekerek şunu söyler:

“Hiçbir fosil, nüfus kâğıdıyla gömülmez. Fosilleri ayıran zaman aralıkları öylesine uzundur ki, ata ve soy yoluyla onların mümkün olan bağlantıları hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz. Yazılı kayıtlarla bir insan tarihini birkaç yüzyıl öncesine götürmek bile hayli zordur. Yaklaşık beş ile 10 milyon yıl öncesi arasındaki birkaç bin canlı nesli, insan evrimine ilişkin tüm deliller küçük bir kutuya sığabilmektedir. Dolayısıyla, ata ve soy çizgileri şeklindeki hâlihazırdaki insan evrimi şeması, olgudan sonra yapılmış, tamamen bir insan icadıdır ve insanın ön yargılarına göre şekillendirilmiştir. Bir fosil dizisini alıp onun bir nesli temsil ettiğini savunmak, test edilebilir bir bilimsel hipotez değil, çocukları uyutmak için anlatılan masallarla aynı geçerliliğe sahip bir değerlendirmedir. Eğlendirici, hatta öğretici olabilir, ama bilimsel değildir” 219.

Bütün bunlardan, “insanın maymun benzeri bir atadan geldiği”ni des­tekleyen bir delilin olmadığı anlaşılıyor. Maymundan insana doğru iler­leyen herhangi bir ara veya geçiş formu mevcut değildir. Hatta fosil ka­yıtları, diğer hayvan grupları arasında da geçiş formlarının bulunma­dığını ortaya koymaktadırlar. Bu neticeler, insanın hayvan neslinden gel­diğini değil, “özel olarak yaratıldığı” fikrini desteklemektedir.

 

Prof.Dr. Adem Tatlı

11 Demirsoy, A. Kalıtım ve Evrim. Meteksan Yay. No.11. Ankara. 1984.
21 Morrıs, H. and Parker,G.E. What is Creation Science? Master Book Publishers. California. 1982. Terc. Â.Tatlı, Keha,E., Marangoz, C., Solak, K. ve Hasenekoğlu, İ.  Yaratılış Modeli. Millî E. Bakanlığı Basımevi. Ankara. 1985.
42 Bilge, E. Evolusyon. Fen Fak. Basımevi. İstanbul. 1973. P. 52.
54 Gish, D.T. Evolution: The Fossils Say No! 1981. Terc. Â. Tatlı,  Fosiller ve Evrim. Cihan Yayınları, İstanbul. 1984.
57 Richard, M. Shattering the Myths of Darwinism. Terc. İ. Kapaklıkaya. Son Tartışmalar Işığında Darwinizm’in Mitleri. Gelenek Yayıncılık, İstanbul, 2003
72 Şengün, A. Evrim. Sermet Matbaası. Kırklareli. 1984, s.142.
80 Guyer, M.F. Animal Biology. New York. Harper; Brothers, London. 1937.
171 Kelso, A. J. Physical Antropology. 2 nd. editian. J.B. Lippincott. New    York. 1973,  p.142,150-151.   
173 Katz,S.H. Biological Anthropology. Readings from Scientific American. San Fransisco, 1974.
174 Shipman, P. Baffling Limb on the Family Tree. Discover, 1986, September
175 Pilbeam,D.R .Nature. 1968, Vo1.219 p.1335.
177 Eckhard, R.B. Population Genetics and Human Origins. Scientific American. 1972, Vol.226.
178 Jolly, C.J. Man. 1970, Vol.5. p.5.
179 Pilbeam,D.R. Gigantopithecus and Origins of Hominidae. Nature. 1970,  Vo1.225. p.518.
182 Karol,S., Inceoğlu,Ö., Ayvalı, C. ve Gülel, A. Modern Biyoloji.   M. E. B. Ankara. 1979, s. 427.
183 Oxnard, C. University of Chicago Magazine, 1974, p.8-12.
186 Zuckerman, S. Beyond the Ivory Tower. Toplinger Publ. Co.New York. 1970, pp. 11-12,64,75-94.
187 Montagu, A. Man: His First Million Years. Word Publishers. Yonkers. 1957, p.51-52.
188 Boule, M. and Valoıs, H.M. Fossil Man. The Dreyden  Press. New York. 1957,  p.118-123.
189 Howells, W.  Mankind in the Making. Doubleday and CO. Garden City  N.Y.P. 1967, 155-156.
190 Cottrell, L. The Concise Encylopedia Archeology. Hawthorn. New    York. 1960, P. 394.
192 Anhoe, F. Neanderthals Had Rickets. 1970, Nature. 8.Aug.
193 Smith, G. S. Wood word's tony. New Scientist. 1979, 5 April, p.44.
194 Howell, C. Early Man.New York: Time Life Books, 1973,s.24-25.
195 Lintor, R.The Tree of Cu1ture. New York. 1955, pp.89,110.
196 O'connel, P. Science of Today and the Problems of Genesis. Hawthome, CA. 1969.
197 Boule, M., Valois, H. M. Fossil Men. New York:Dreyden Press, 1957.
198 Leakey, R. E. Skun 1470. National Geographie. 1973, Vo1.143. p.819-828.
200 Dobzhansky, T. Chamging Man. Science. 1967, Vol.155, p.  410.
201 Use of Symbols Anteclates Neanderthal Man. Science             Digest.Vol.1.73.1973.p.22.
202 Trinkaus,  E. Hard Times Among the Neanderthals. Natural History, cilt 87, Aralık 1978, s.10.
203 Wells, J. A.g.e. s. 206.
204 Shreeve, J. The Neanderthal Enigma. New York: William Morrow, s.252, 1995.
205a Simpson,G.G. The Biological Nature of Man. Science. 1966, Vol.152. p. 476-477.
206 Lancaster,J.B. The Origin of Man. Symposium ed. P.L. De Vare.New York. 1955.
207 Macleish, K. National Geographie. 1972,  Vol.142. p.219.
208 Helbeak, H. Domestication of Food Plants in the Old World. Science. 1959, Vo1.130.p.365.
209 Cambel, H. and Braıdwood, RJ.  An Early Forming Village in Turkey. Scientific American. 1970, Vol. 222.p.52.
211 Schiller, R. New Findings on the Origin of Man. Reader's- Digest. 1973, August,p.89-90.
212 Leakey's New Skull hanges Our Pedigree and Longthens Out Past. Science  News. 1972, Vol.102. p.324.
213 Eckhardt, R. Population Genetics and Human Origins. Scientific American, sayı 226,1972, s.94.
214 Pilbeam, D. American Scientist, sayı, 66,1978, s. 379. 
215 Pilbeam, D. Rearranging Our Family Tree. Nature, Haziran, 1978.
216 Clark, A.G. Thtough a Glass Darkly: Conceptual Issues in Modern Human Origins Research, s.60-76, 1997.
217 Wells, J. Icons of Evolution, Science or Myth? Çev. Orhan Düz. Evrimin İkonları, Bilim Mi Mit Mi? Gelenek yayıncılık. Kurtiş Matbaası, İstanbul, s. 207, 209, 2003.
218 Ruse, M. How Evolution became a religion. National Post. Mayıs 13, 2000, www.nationalpost.com/artslife.asp?f=000513/288424.html.
219 Gee, H. In Search of Deep Time: Beyond the Fosil Record to a New History of life. New York: The Free Press,, s. 23, 32, 113, 116-117, 202, 1999.

Paylaşma linkleri