“Hayatın, yeryüzünde ilk defa nasıl meydana geldiği” hususu uzun seneler tartışma konusu olmuştur. Bugün dahi bu konuda tatmin edici bir açıklamanın olmadığı, herkes tarafından bilinen bir husustur. Asırlarca “canlıların cansız maddelerden, kendi kendine ve tesadüfen meydana geldiği” konusu geniş kabul görmüştür. Yani canlılar, bir ana ve babaya ihtiyaç göstermeden cansız maddelerden kendi kendine ortaya çıkıyordu. Buna “Generatio spontanea” den­mek­te­tir. Tha­les, Anaximander, Xenophanes ve Aristoteles gibi Grekler bunun doğruluğuna inanmışlardı. Onlara göre bitki bitleri bitki üzerindeki çiğden, kurbağalar ve semenderler de su birikintilerinin dibindeki çamurdan hasıl olmaktaydı.

Bu Abiyogenez Teorisi’ne ilk itiraz, 17’nci yüzyılda Francisco Redi tarafından gelmiştir. O, üzeri bir örtüyle kapatılmış etlerde, sinekler yumurta bırakamadıklarından kurtların meydana gelmediğini göstermiştir. On sekizinci yüzyılda Spallanzani, bir şişeye koyduğu et suyunu ağzını mühürleyerek kaynattı ve hiçbir mikroorganizmanın gelişmediğini ve et suyunun zamanla bozulmadığını, şişenin ağzını açınca mikroorganizmaların geliştiğini gördü. Fakat havayla temasın ne gibi bir tesir hasıl ettiğini izah edemedi… On dokuzuncu asırda Pasteur buna benzer deneyler yaptı ve her canlının mutlaka bir canlıdan meydana geldiğini ortaya koydu. Bu konu üzerindeki çalışmalarla, hayatın dünyada şimdikinden farklı şartlarda başladığı, önceleri mevcut olan kimyevi evolüsyonla kendi kendini çoğaltan, yani eviprodüktif moleküllerin meydana geldiği farz edildi.

 

1- Heterotrof Hipotezi

Bu görüşe göre yeryüzündeki ilk hayat, besinini hazır olarak alan bir organizma şeklindedir. “Haldene Teorisi” şeklinde de ifade edilen bu fikri şöyle özetlemek mümkündür:

Milyonlarca sene önce dünya, bugüne göre daha sıcaktı. Okyanuslarda sıcak sular vardı. Güneş ışınları da bugünkünden şiddetliydi. Serbest oksijen olmadığından ultraviyole ışın­­ları yere kadar ulaşıyordu. Atmosferde elektrik boşalması ve volkan püskürmeleri sıkça cereyan etmekteydi. Atmosferde mevcut NH3, H2, CO2 gibi maddelerden okyanuslarda basit organik bileşikler hasıl oluyordu.

Eski okyanuslarda henüz canlı bulunmadığından, bütün bu maddeler steril bir kapta imiş gibi parçalanmadan kalıyordu. Bu maddelerden bir tanesi “tesadüfen” eviprodüktif özelliği olan, yani kendi kendini yenileyebilen bir canlı madde hâline geldi. Böylece ilk canlı teşekkül etmiş oluyordu. Bu canlının, yeni maddeleri sentezlemek için gerekli enerjiyi de güneşten aldığı farz ediliyor.

1.1. Stanley Miller Deneyi

Stanley Miller
Stanley Miller deney düzeneği ile birlikte.

Stanley Miller, ilkel atmosferin gaz bileşimi olarak kabul edilen gazları bir araya getirerek bazı aminoasitlerin sentezlenebileceğini göstermiştir.

Bir kimya öğrencisi olan Stanley Miller, 1953 yılında Şi­ka­go’da, metan, amonyak ve hidrojeni su içerisinde çözerek bir cam balona koyup elektrik deşarjına tâbi tutmuştur.

Miller, o devirde dünyada bulunması varsayılan karışımları ve enerji kaynaklarını kullanmıştır. Miller, ultraviyole ışınlarının yanı sıra atmosfer hareketlerinden dolayı ortaya çıkan şimşekleri, yani elektrik deşarjını enerji kaynağı olarak almıştır. Bu denemede 24 saat içinde birçok bileşiğin yanı sıra tabiatta çok bulunan üç aminoasit teşekkül etmiştir. Bunlar glisin, asparagin ve alanin’dir.

Stanley Miller Deneyinin Kritiği

Miller’in deneyi birkaç yönden tenkit edilmektedir.

1. Miller’in aletlerinin can alıcı kısmı, soğuk tuzaktır. Bu yapı kimyevi tepkimelerden hasıl olan ürünleri toplama ödevi görüyordu. Şayet soğuk tuzak kullanmamış olsaydı, o aminoasitler elektrik kıvılcımları tarafından parçalanacaktı. Hâlbuki Miller’in bu koruyucusuna benzeyen bir vasıta, ilkel yeryüzünde yoktu1-3.

2. 1980 yılından sonra literatürler, ilk dünya şartlarının zannedildiği gibi metal, kaya ve buzun homojen karışımı olmadığını, ilk atmosferin metan, amonyak ve hidrojenden meydana gelmediğini göstermiştir. Son çalışmalarla o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu, ergimiş nikel ve demir karışımından meydana geldiği belirtilir. O devirdeki atmosferde daha çok azot, karbondioksit ve su buharı karışımı olması gerektiği kanaati yaygındır. Hâlbuki bunlar, organik moleküllerin teşekkülü için amonyak ve metan kadar uygun değildir4.

3. Stanley Miller, ilk atmosferde oksijen bulunmadığını farz ederek, deneyinde oksijen kullanmamıştır. Çünkü oksijen, oksidasyon sebebiyle aminoasitlerin teşekkülüne mâni olur. Hâlbuki fotoliz olayıyla su ve karbondioksitten oksijen açığa çıkmaktadır. Su ve karbondioksit, ultroviyole ışını tesiriyle parçalanır. Zira ilk atmosferde ozon (O3) tabakası olmadığından yeterli miktarda ultroviyole ışığının yeryüzüne ulaştığı kabul edilmektedir.

Fotoliz olayının formülle açıklaması:

H2O + UV fotonu è OH- + H+

OH- + OH- è H2O + O=

CO2 + UV fotonu è CO + O=

 

4- Canlı bünyesinde bulunan bütün proteinler levo (sol elli) aminoasitlerdir. Şimdiye kadar hiçbir canlıda dekstro (sağ elli) aminoaside rastlanmamıştır. Stanley Miller’in deneyinde hem levo hem de dekstro aminoasitler hasıl olmuştur. Hâlbuki dekstro aminoasitleri, canlı yapı ve fonksiyonunu bozucu tiptedir.

 

1.2- Sidney Fox’un Deneyi

Sidney Fox
Sidney Fox

Sidney Fox, canlılığın yapı taşı olan proteinlerin, aminoasitlerden tesadüfen hasıl olduğunu ileri sürmüştür.

Sidney Fox, saf kuru aminoasitleri 150-1800C’de dört-altı saat ısıtarak proteine benzer moleküller elde etmiştir. Eskiden aynı hadisenin, volkanların yakınlarında olabileceği ileri sürülüyordu.

Sidney Fox deneyinin kritiği

Sidney Fox’un deneyine yapılan itirazlar:

1. Fox, aminoasitleri bu sıcaklıkta daha fazla bıraksa parçalanacaktı.

2. Eğer aminoasitlerin su püskürten volkanların yanında teşekkül ettiği farz ediliyorsa, bu mümkün değildir. Çünkü ıslak olarak ısıtılan aminoasitler parçalanırlar...

3. Fox, deneyine, saf aminoasitlerle başlamıştır. Hâlbuki Miller, deneyinde hem levo hem de dekstro aminoasitleri elde etmişti.

Harada, Fox’un çalışmasını şöyle değerlendirir:

“Sidney Fox ve diğer araştırıcılar, çok özel ısıtma tekniklerini kullanarak, dünyanın ilk devirlerinde hiç var olmamış şartlarda aminoasitleri ‘proteinoid’ adı verdikleri şekilde, birbirlerine bağlamayı başarmışlardır. Ama bunlar, canlılarda bulunan çok düzenli proteinlere hiç benzememekteydi. Yalnızca hiçbir işe yaramayan, düzensiz lekelerden ibarettiler. İlk devirlerde bu moleküller eğer gerçekten meydana gelmişlerse, bunlar mutlaka parçalanmış olmalıdırlar5”.

Zira dünyanın ilk şartlarında yeryüzüne ulaşan yoğun ultroviyole ışınları, proteinoidlerin parçalanmasına sebep olacaktır. Kaldı ki, Fox’un elde ettiği küreciklerin genetik sistemi olmadığı için üremesi de söz konusu değildir.

Melvin Calvin 1959 yılında su buharı ve CO2 karışımını sikletron içerisinde ışınlamaya tâbi tutunca, ilk olarak formikasit ve formaldehit, daha fazla ışınlandırınca oksalikasit ve asetikasit meydana gelmiştir. Daha sonra, iki karbonlu aseti­ka­sitten dört karbonlu süksinikasit hasıl olmuştur. Melvin Cal­vin deneyinde elektron hızlandırıcı kullanılmıştır. Ancak ta­biatta elektron hızlandırıcı bir sistem olmadığından Cal­vin’in sonuçları tabii şartları yansıtmamaktadır. Dolayısıyla bu deney de, proteinlerin temel taşı olan aminoasitlerin tabiatta teşekkül şeklini izah etmekten uzaktır.

Alexandır Operin 1936 yılında neşrettiği “Hayatın Kaynağı ve Evrimi” adlı eserinde, hayatın bir çeşit oksijensiz atmosferin enerji verici etkisi altında, organik kimyevi maddelerden oluşan bir çorba içinde meydana geldiğini ileri sürmüştür. Zira oksijenli bir atmosfer içinde, ilkel ve biyolojik bakımdan aktif moleküller derhâl parçalanacaktır.

Operin, sıvı çevrili bir ortamda protein veya proteine benzeyen moleküllerin bir araya gelerek teşkil ettikleri kümeye “koaservat” adını vermiştir.

Dünyada ilk canlının ortaya çıkışını ve gelişimini izah etmeye çalışan “Heterotrof Hipotezi,” doğruluğu ve bazılarının yanlışlığı ilmî olarak ispatlanmamış birçok varsayımdan ibarettir. Bunlar özetle:

1. Eski dünyanın atmosferi esas olarak su buharı, hidrojen, metan ve amonyak gibi gazlardan meydana geldi.

2. Organik moleküller atmosfer içerisinde basit gazlardan hasıl olarak denizlere taşındı. Bunlar zamanla bazı kimyevi reaksiyonlarla büyük ve daha kompleks molekülleri hasıl etti.

3. Denizlerdeki bu kompleks moleküller, koeservatlara benzer damlacıklar şeklinde gruplandı. “Ön hücreler” denilebilecek bu yapılar, molekül organizasyonunu geliştirmek ve devam ettirmek için organik moleküllerin kimyevi bağ enerjilerini kullandılar. Zamanla organik moleküllerden enerji açı­ğa çıkaracak enzimler ve ATP’nin rol oynadığı düzenli reaksiyonları kullanabilen heterotroflar gelişti.

4. Gelişen heterotroflar, maddeleri hücre zarından geçirmek için enerjiyi kullanırlar.

5. Başarılı organizmalarda nükleikasit molekülleri, temel hücre olayları üzerinde ilk yönetimi kurdular. Nükleikasitler hem kendilerini eşleyebildiler, hem de kimyevi yapılarında bulunan biyolojik direktifler hücre bölünmesi sırasında yeni hücrelere geçtiler.

6. Nükleikasitlerin kimyevi yapılarında şifrelenmiş mesajlar vardı. Arada bir meydana gelen mutasyonlar, şifreli mesajları değiştirdiler ve böylece hücre olaylarının değişmesine sebep oldular.

 

1.3- Heterotrof Hipotezi’nin Genel Kritiği

Bu hipotezin dayandığı varsayımlara yöneltilen genel itiraz, “bütün varsayımlarda tesadüf ve ihtimallerin çok şanslı olarak davranıp böyle sonuçlara ulaşmasının mümkün olmadığı” yönündedir. Basit moleküllerden kompleks ve şuurlu davranan organizasyonların kendi kendine nasıl meydana geldiğinin izahı istenmektedir. Aslında bu durum, termodinamik kanunlarıyla da bağdaştırılamamaktadır. Zira gelişmiş organizmaların evrimleşmesi için enerjinin kazanılması, düzenin artması ve yeni bilgilerin ilave edilebilmesi gerekir.

Heterotrof Hipotezi’ni, yani hayatın menşeiyle alakalı görüşe karşı ileri sürülen fikirleri iki grup altında toplamak mümkündür:

1. Termodinamiğin İkinci Kanunu,

2. Tesadüf...

 

1.4- Termodinamiğin İkinci Kanunu ve Heterotrof Hipotezi

Termodinamiğin İkinci Kanunu, herhangi bir dış faktör ilavesi olmaksızın tabii olaylarda bozunmaya, yani komplekslikten basitliğe doğru bir eğilimin olduğunu göstermektedir.

Termodinamik Kanunu’nun sonuçlarından birisi de, bütün olayların dönüşümsüz olmalarıdır. Kâinatta her olay, entropi miktarındaki değişmeye paralel seyreder. Entropi aynı zamanda sistemdeki düzensizlik ve gelişigüzelliğin bir ölçüsüdür. Düzensizlik arttıkça entropi de artar6.

Entropi, işe dönüştürülemeyen enerji miktarının bir ölçüsüdür ve kendiliğinden vuku bulan bütün fiziki değişmelerin hepsinde entropi artışı vardır. Bu değer, düzensizlik derecesinin bir ölçüsüdür ve enerji, devamlı olarak entropi artışının olduğu yöne doğru artar. Bir başka ifadeyle, bütün değişmeler artan entropi, artan düzensizlik ve artan gelişigüzellik yönündedir7-9.

Görüldüğü gibi, Termodinamiğin İkinci Kanunu, evrim modelinin öngördüğü, ilk canlılığın meydana gelmesiyle ilgili hipoteze ters düşmektedir. Yani İkinci Kanun, artan entropi ve düzensizlik istikametinde dönüşümsüz bir ilerleme öngörürken, hayat devamlı olarak daha çok düzenli ve organize hâlde gelişme göstermiştir. Rush, evrimin dönüşümsüz olduğunu ve geriye gitmediğini belirtir10.

Burada kompleks gelişme seyri içinde hayat İkinci Kanun’da ifade edilen eğilime bir zıtlık göstermektedir. Bu durumda ya Heterotrof Hipotezi yanlıştır ya da Termodinamiğin İkinci Kanunu… “Evrimle entropinin uzlaştırılması” yönünde bazı görüşler ileri sürülmektedir. Bunun için, evrim düşüncesiyle çatışan Termodinamik Kanunu’na birtakım itirazlar yapılmaktadır. Bunları şöyle özetlemek mümkündür:

1. İkinci Kanun canlı sistemlere tatbik edilemez.

Evrimi savunanların bazıları bu görüşte olmalarına rağmen, evrimcilerden Blum, entropinin canlılık olaylarına uygulanması gerektiği kanaatindedir ve şunu belirtir:

“Canlı sistemlerdeki enerji konusu üzerinde ne kadar inceleme yaparsak yapalım, Termodinamik prensiplerini mağlup edecek bir delil bulamamaktayız. Karşımızda daima cansızlar âleminde şahit olmadığımız yüksek bir karmaşıklık derecesi yer alıyor” 6.

2. Termodinamik yalnızca istatistiki bir ifadedir ve istisnası mümkündür.

Angrist bu hususta şöyle der:

“Böyle bir olaya karşı dezavantajımız fevkalade büyüktür. Kimyacı Harry Bent’e göre, bir kalorilik ısı enerjisinin tamamının işe dönüşmesindeki, yani entropinin azalmasındaki ihtimaliyet 1024’te birdir” 11.

3. Belki kâinatın başka kısımlarında İkinci Kanun işlememektedir.

Bununla alakalı olarak Isaac Asimov’un değerlendirmesi şöyledir:

“Kâinatta vuku bulan her şeyden haberimiz yok. Gözlediğimiz değişimlerin tamamı, entropinin arttığına işaret etmektedir. Buna rağmen kâinatın herhangi bir yerinde anor­mal şartlara bağlı bazı değişmeler olabilir ve şimdiye kadar hiç incelemediğimiz, azalan entropi yönündeki olaylarla karşılaşılabilir” 8.

Böyle bir hükmü doğrulayacak, elde hiçbir bilimsel delilin olmadığı belirtilir. Kaldı ki esas problem, İkinci Kanun’un yeryüzündeki hayata uygulanması meselesidir.

4. İkinci Kanun’un açık sistemlere uygulanamayacağı belirtilir.

Hayatın evrimini izah edenler tarafından, İkinci Kanun’un açık sistemlerde uygulanmaması gerektiği ileri sürülür. Onlara göre, entropi dolayısıyla kaybolan enerjiden daha fazlası güneş aracılığıyla dünyaya gelmektedir. Bundan dolayı enerji azalması, yani entropi problemi olmamaktadır.

Burada esas mesele, enerjinin miktarı değil, dönüşümüdür. Yani güneş enerjisinin evrimleşmeyi nasıl sağladığının açıklanması istenmektedir12.

Dünyada ikinci kanunca öngörülen bozulma eğiliminin gö­rü­nüşte dengelendiği ve düzenlilikte bir artışın meydana geldiği bazı sistemler de mevcuttur. Meselâ tohumun bir ağaç, fetusun yetişkin bir hayvan hâline gelmesi, tuğla yığının­dan bir binanın yapılması gibi... Aslında bunların her birisi kısa ömürlüdür. Çünkü en sonunda organizma ölür ve bina da yıkılır.

Bu sistemlerde iki temel kriterin göz önüne alınması gerekir:

a- Büyümeyi yönlendiren bir program gereklidir. Gelişigüzel birikmeler tarzında meydana gelen bir büyümenin neticesinde, düzenli bir yapı yerine, yalnızca heterojen cisimler teşekkül eder. Hâlbuki bütün canlı sistemler belirli bir düzen ve programa sahiptir. Bu program, her canlının DNA molekülüne bilgi sistemi olarak yerleştirilmiştir.

b- Büyümenin enerji ihtiyacını karşılayacak bir güç bulunmalıdır. Çevreden gelen enerji doğrudan kullanılmaz. Önceden, canlı sistemin bileşenlerini kompleks ve düzenli bir yapıya organize etmek için özel enerji şekillerine dönüştürülmesi icap eder. Böyle bir dönüştürme mekanizması yoksa, bu enerji, mevcut yapıları parçalayıp bozmaktan başka bir iş yapamaz12.

Evrimci Simpson da benzer bir ifadeyle duruma dikkati çeker:

“Bir canlı organizasyonunun devam etmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Fakat enerjinin basitçe sarf edilmesi, düzeni sağ­la­mak ve devam ettirmek için yeterli değildir. Çinici imalathanesinde bir boğa, etrafı yıkmakla bir iş görebilir, fakat hiçbir zaman organizasyonu meydana getiremez. İhtiyaç duyulan iş, muayyen bir iştir, hususiyetleri vardır. Bir işi yapacak olanın, en azından o işin nasıl yapılacağı hakkında bilgi sahibi olması gerekir” 13.

Yukarıdaki tohum örneğinde, ihtiyaç duyulan enerji dönüşümü mekanizmalarından birisi, fotosentez olayıdır. Bugün bile bu mekanizmanın kompleks kimyevi reaksiyonları tam aydınlatılamamıştır. Hayvanlarda ise gıdaların vücut yapısına dönüştürülmesinde sindirim, kan dolaşımı ve solunum gibi çok sayıda karmaşık mekanizma beraberce çalışır.

Görüldüğü gibi, evrim olayı için sonsuz derecede kompleks bir şifre, program ve daha özel bir enerji dönüşüm mekanizmasına ihtiyaç vardır. Bir başka ifadeyle, devamlı olarak dünyaya gelen güneş enerjisinden kimyevi elementleri ve çoğalabilen canlı organizmaları yapabilecek veya kurtçuk kü­me­lerini insan toplulukları hâlinde organize edebilecek ha­rikulade bir programa ve program uygulayıcıya ihtiyaç vardır.

 

1.5- Heterotrof Hipotezi ve Tesadüf Olayı

Heterotrof Hipotezi’nde bütün hadiseleri planlayıp yönlendiren ve onu devam ettiren, tesadüftür. Dolayısıyla Heterotrof Hipotezi bu yönden de tenkit edilmektedir.

Biyokimyevi genetik seviyesinde evrimle ilgili pek çok soru hâlâ cevaplanamamıştır. Meselâ canlıların tamamında DNA’nın eşleşmesi ve üzerindeki şifrelerin proteinlere çevrilmesi, çok spesifik enzimler sayesinde yapılmaktadır. Bu işin aslı bilinememektedir. Şifrenin kendisi ve bu şifreden proteinlerin sentezini sağlayan enzimlerin nasıl ortaya çıktığının izahı zordur. Bu durumun, özel yaratılış lehine güçlü bir delil teşkil ettiği ileri sürülür14.

Tabiatta hem levo hem de dekstro tipindeki aminoasitler eşit miktarlarda bulunmalarına rağmen bütün canlı organizmalarda sadece levo aminoasitlerin yer alışı oldukça enteresandır. Üstelik her iki gruptan aminoasitler, bir diğeriyle mükemmel bir birleşme yapabilmektedir. Hatta bazı deneylerde bakterilere dekstro aminoasitlerden verilmiş, ancak bakteriler bunu hemen bozmuşlar, bazı hâllerde yeniden levo aminoasitleri inşa etmişlerdir.

Dört yüz aminoasitli bir proteinin sadece levo aminoasitlerden meydana geldiği göz önüne alınırsa, bunun tesadüfen teşekkül ihtimali 2400 =10-120 eder. Yani 10’un önünde 120 sıfırlı bir ihtimal. Aynı şekilde, molekül ağırlığı 34 bin olan, bileşiminde 288 aminoasit bulunan ve 12 farklı aminoasitten yapılmış bir protein molekülünün 10-300 izomeri vardır. Buradan işe yarar bir proteinin meydana gelme şansı 10-300’de bir ihtimaldir. Dolayısıyla bu kadar hassas yapıdaki bir protein molekülünün laboratuvar şartlarında bile suni olarak yapılması mümkün değildir. Hâl böyle iken, bunun serbest tabiatta tesadüfen teşekkülünü nasıl izah edeceğiz? Kaldı ki bir hücre, sadece proteinden ibaret de değildir2.

Sonuç olarak, canlılığın ilk olarak ortaya çıkışı ve organizasyonun ancak özel bir yaratılışla olabileceği anlaşılmaktadır. Araştırıcıların pek çoğu da bu kanaattedir. Nitekim bunlardan Jacobson şu ifadeyi kullanır:

“İlk canlının ortaya çıktığı zaman, üreme plânlarının, çevreden enerji ve madde sağlamanın, büyüme sırasının ve bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmaların tamamına ait bilgilerin o anda bir arada bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu tesadüfen gerçekleşemez. Dolayısıyla bütün bunların yapılabilmesi ancak İlahî bir güçle mümkündür” 15.

Evrimci biyolog Andrew Scott, ilk canlılığın ortaya çıkış serüveninin bilinemediğine dikkati çeker:

“İlk kimyasal maddelerden canlı hücrelere kadar giden aşamaların bütün mekanizmaları bilinememektedir. Bunlar ya tartışma konusudur ya da tamamen karanlık içindedir” 16.

Alexander Oparin de, hücrenin teşekkülü hakkında benzer görüşü dile getirmekte ve şöyle demektedir:

“Hücrenin meydana gelişi, Evrim Teorisi’nin tamamını içine alan en karanlık noktayı teşkil etmektedir” 17.

Almanya Gutenberg Üniversitesi Biyokimya Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Klaus Dose, hayatın kökenini bulma noktasındaki çalışmaların başarısızlıkla sonuçlandığına dikkati çekmektedir:

“Hayatın kökenine cevap bulmak için kimyasal ve moleküler evrim sahasında 30 yıldır yapılan çalışmalar başarısızlıkla sonuçlandı. Yapılan çalışmalar, problemin ne kadar büyük olduğunu ortaya koydu. Şimdi bu konudaki bütün teoriler ve deneyler ya bir çıkmaz sokak içinde bitiyor ya da bilgi elde edilemediğinin itiraflarıyla sonuçlanıyorlar” 18.

Evrimci Fred Hoyle, hayatın nasıl başladığını gösteren bir delilin olmadığını belirtir:

“Hayatın yeryüzünde organik bir çorbada başladığı hipotezini destekleyen tek bir delil dahi yoktur” 19.

 

2- Autotrof Hipotezi

“Kendi beslek (autotrof) canlıların başkasından beslenen (heterotrof) canlılardan hasıl olduğu” ileri sürülür. Heterotrof canlının ihtiyaç duyduğu maddelerin başlangıçta ortamda varlığı kabul edilir. Canlı, bu maddelerden herhangi birisi bitinceye kadar hayatiyetini sürdürmüş olmalıdır. Organizma, ortamdan eksilen her maddeyi kendisi sentezleyebilecek gerekli mekanizmayı hemen o anda mutasyonla elde etmiş ve böylece neticede ototrof canlı ortaya çıkmıştır20.

Böyle bir iddia güzel bir senaryodur. Ancak milyonda bir ihtimalle meydana gelen mutasyonla bu nasıl mümkün olacaktır? Kaldı ki, mutasyonlar genellikle öldürücü veya organizmayı bozucu yönde etki göstermektedirler.

 

3- Canlıların Başka Gezegenlerden Gelmiş Olması

Bazıları bugün dünyada yaşayan canlıların geçmişini, diğer planetlerden gelen sporlara bağlar. Hâlbuki uzay boşluğunda canlılar büyük bir kozmik ışın etkisine maruz kalacaktır... Aynı zamanda uzayın çok sıcak ve soğuk kısımlarının bu­lunduğu da dikkate alınırsa, planetlerden yeryüzündeki hayat şartlarına sahip canlıların ulaşmış olması mümkün görülmemektedir.

Evrimci Biyolog Hubert Yockey, “başka gezegenlerde hayatın bulunduğu” düşüncesini bir senaryo olarak algılar ve şunu belirtir:

“Materyalist felsefenin etkili olduğu, hayatın kökeniyle ilgili senaryolardan biri de, ‘Güneş Sistemi içindeki uygun bir başka gezegende hayat olduğu’ iddiasıdır. Bu, hiçbir delil olmamasına, hatta aksini ispatlayan güçlü deliller bulunmasına rağmen, inanılan bir senaryodur” 21.

Kaldı ki, problem, canlının nereden geldiği değil, nasıl ortaya çıktığıdır. İlk canlının planetlerde hasıl olduğu farz edil­se bile, orada da nasıl ortaya çıktığının izahı gerekecektir.

 

Prof.Dr. Adem Tatlı

 

Kaynaklar:

1. Bliss, R. B. and Parker, G. E. Origin of Life. Ca­lifornia. 1979. 
2. Demirsoy, A. Kalıtım ve Evrim. Meteksan Yay. No.11. Ankara. 1984.      
3. Miller,S.L. Production of Amino Acids Under Possible Primitive Earth  Conditions. Science, 1953, V ol.117.
4. Gribbin, J. Carbon Dioxide, Ammonia and Life. New Scientist.      Vol.94. May 13. 1982, p.143.
5. Harada, K., Kramptız,G. and Mueller, G. Chemical Origin of Cells.   Chemical and Engenering News. 1970, June 22. p. 80.
6. Blum, F.H. Time's Arrow and Evolution. Princeton University Press. 1962, p.14, 119.
7. Asimov, I. In the Game of Energy and Ther­modinamics, You  Can't Even Break Even. Journal of the Smithsonian Institute. 1970, June. p. 8.
8. Asimov, I. Can Decreasing Exist in the Universe? Science  Digest. 1973, May, p.76. 
9. Dyson, F.J. Energy in the Universe. Scientific Ame­rican. 1971,Vo1.224. September, p.51. 
10. Rush, I. H. The Dawn of Life. New York. 1962. 
11. Angrist, S.W. Perpetual Motion Machines. Sci­entific  American. Vol. 218. 1968, January.p.120.
12. Morrıs, H. and Parker,G.E. What is Creation Science? Master Book Publishers. California. 1982. Terc. Â.Tatlı, Keha,E., Marangoz, C., Solak, K. ve Ha­senekoğlu, İ.  Yaratılış Modeli. Millî E. Bakanlığı Basımevi. Ankara. 1985.
13. Simpson,G.G. and Beck,W.S. Life. An Int­roduction to Biology. 1965.
14. Haskings, C. P. Advances and Challanges in Science in 1970. American   Scientist. 1971, Vol. 59. May-June.p.305.
15. Jacobson, H. Information, Reproduction and the Ori­gin of life.  American Scientist. 1955, January. p:121.
16. Scott, A. Update on Genesis. New Scientist, Vol. 106, 2 Mayıs,1985,s.30.
17. Oparin, A. Origin of Life, (1936) New York, Dover Publications, 1953 (Reprint), s.196.
18. Dose, K. The Origin of Life: More Questions Than Answers. Interdisciplinary Science Reviews. Cilt 13,no:4, 1988, s.348.
19. Hoyle, F. The Intelligent Universe. New York: Holt, Renehart and Winston, 1983, s.20-21.
20. Danson, R New Scientist. 1971, Vol. 49. P. 35.
21. Yockey, H. Self-Organisation Origin of Life Scenarios and Information Theory. Journal of Theoretical Biology, Cilt 91, 1981,s.27-28.

Paylaşma linkleri