T: Her neyse… İlk delilimi pek beğenmedin. Evrimin doğruluğuyla ilgili diğer delilimi arz edeyim. İkinci delilim olan fosiller bir nevi kayıtlı belgelerdir. Dünyanın bütün fosillerini bir yerde topladığımızı varsayalım. Karbon 14 metoduyla yaşlarını belirledikten sonra, fosiller arasında zaman periyodu itibariyle bir paralellik olduğunu bulursak, onların evrimle birbirinden türediğine hükmedebiliriz.

 

F:Bence bu çok fosilleşmiş bir düşünce! Öncelikle şunu söyleyeyim. Bugüne kadar bütün canlı fosillerini bulduğunu iddia eden kimse yok.[1] Biz şu anda konuşurken bile evrimciler fosil aramaya devam ediyor. Kaldı ki Darwin’in yaptığı gibi, canlıların anatomik yapılarına değil, hücre yapılarına bakmak gerekir. Onların biyokimyasal yapılarını incelemek gerekir. Biyokimya profesörü olan Micheal Behe’nin söylediği gibi, fosilleri delil olarak getirmenin artık bilimsel olarak savunulacak bir tarafı yok. Canlılardaki farklılığı netice veren biyokimyasal faaliyetlere bakmak gerekir.

Örneğin, Darwin’in yaptığı gibi, canlı türlerindeki farklı göz yapılarına bakıp onların birbirinden türediğini söylemek anlamsızdır. Aksine, göz denilen harikulade kamerayı netice veren biyokimyasal süreci inceleyip gözün oluşumunu açıkla­mak gerekir. Çünkü en basit diye tanımladığımız bir göz bile, henüz benzerini yapamadığımız karmaşık ve bir o kadar da sistemli olan bazı biyokimyasal işlemlerin sonunda oluşuyor.

Bilim adamlarına göre, her saniye görmemizi sağlayan girift işlemler milyarlarca bilgisayardan oluşan bir bilgisayar ağının işlemlerine denktir. Göze çarpan bir tek ışık parçası (foton) için yüz bin haberci molekül harekete geçiyor. Bu benzersiz yoğun ve girift çalışmalar sayesinde görmek mümkün oluyor.

O halde, modern evrimcilerin fosillere değil, hücrelere, hatta proteinlere bakıp biyokimyasal işlemlerle evrimin nasıl olduğunu ispatlamaları gerekir. Bütün biyokimyasal işlemlerin yazılı olduğu DNA fasıllarına bakıp her biri bir kütüphane dolusu bilgiyi içeren farklı hayat kitaplarının nasıl yazıldığını izah etmeleri gerekir. Amerikan Ulusal Bilim Akademisi eski başkanı Bruce Alberts bir makalesinde hücreyi şöyle anlatıyor:

“Hücre tesadüfen çarpışan protein moleküllerinin hâkim olduğu yer olmadığını, aksine hücredeki her önemli işlevin birlikte çalışan 10 veya daha fazla protein tarafından yerine getirildiğini biliyoruz.


Her bir protein ekibi[2] kendi işini yaparken çok sayıda başka protein ekipleriyle de karşılıklı iletişim halindeler. Doğrusu, hücrenin tamamı, her biri çok sayıda protein makinelerinden oluşan harika üretim ağlarını içeren bir fabrika olarak düşünülebilir.”[3]

Francis Collins’in tabiriyle:

“İnsanı hayrette bırakan sadece hücre değil... Milyarlarca veya trilyonlarca hücrelerden yapılan bütün organları inceledikçe hayran kalıyorsunuz. Örnek olarak insan gözünü düşünün… Kameraya benzer öyle karmaşık ve sistemli bir anatomisi ve fizyolojisi var ki! Optik alanında en ileri uzmanlığa ulaşmış olanları bile hayretler içinde bırakıyor.”[4]

 

T:Bence böyle düşünmekle fosiller arasındaki benzerliğin ehemmiyetsiz olduğunu iddia edemeyiz.

 

F:Kanaatimce, bütün fosilleri bir araya toplayıp onlar arasında bir benzerlik olduğunu ortaya çıkarsak bile onların birbirinden geldiğini söyleyemeyiz. Böyle bir çıkarımda çok çarpık bir mantık hatası var.

 

T:Neymiş bu hata?

 

F:Bir misal ile açıklayayım: Arabaların insan eseri olduğunu bilmeyen, fakat seküler bilimin yazdıklarını okuyup evrime inanan bir uzaylının dünyamızı ziyaret ettiğini varsayalım. Bu kişi Darwin’in metodunu takip ederek bisikletten modern arabaya kadar insan yapımı tüm araçların fosillerini toplayıp zaman içindeki değişimlerine baksa, çok büyük ihtimalle, “arabanın evrimi” diye bir teori geliştirir. Çünkü bütün beşerî araçların ortak yanları var. Örneğin, hepsinin tekerleği, koltuğu ve direksiyonu var. Aralarında sadece niteliksel farklar var. Aynı şey canlı organizmalar için de geçerlidir.

Evrim teorisinin hatası, organizmalar arasındaki benzerliği onların birbirinden türediğine delil olarak kullanmasıdır. Oysa aralarındaki benzerlik onların aynı ustanın eserleri olduklarını gösteriyor. Tıpkı aynı marka arabaların aynı fabrikadan çıkması gibi… Birbirine benzeyen Mercedes arabaları gördüğünde birbirinden çıktığını söylersen sana gülerler. Latin alfabesinin 26 harfi kullanılarak yazılan milyonlarca kitap arasında müthiş bir benzerlik vardır. Hepsi aynı harflerin farklı dizilişinden başka bir şey değildir. Bu benzerlikten hareketle hepsinin birbirinden türediğini hiçbir akıl sahibi söyleyemez.

O halde “ilahî alfabe”nin dört harfi (molekülü) ile yazdığı milyonlarca canlı organizmanın birbirinden tesadüfen türediğini söylemek çok daha büyük safsatadır.

 

 


[1] Fosil dâhil, evrim teorisinin bütün klasik argümanlarını sorgulayan Biyoloji uzmanı Prof. Dr. Adem Tatlı’nın iki kitabı okumaya değer: Evrim ve Yaratılış, Nesil Yayınları, 2008 ve Biyolojiden İdeolojiye Evrim Teorisi, Zafer Yayınları, 2008.

[2] Protein ekibi öyle rastgele oluşmuyor. Hücre çok sayıda protein olmasına rağmen, her protein adeta iş arkadaşını büyük bir dikkatle seçiyor: “Çoğu protein kiminle çalışacağı konusunda çok titizdir. Bazıları da birden çok-meziyetlidir. Birden fazla protein grubuyla birleşebilir özellikleri vardır.” I. M. Nooren ve J. M. Thorton, Diversity of Protein İnteractions, sayı 33, s. 3486-92, EMBO Journal, Heidelberg 2003.

[3] Bruce Alberts: “The Cell as a Collection of Ptotein Machines: Preparing the Next Generation of Melocular Biologists”, Cell, sayı 92, s.291-294.

[4] Francis Collins, A Scientist Presents Evidence for Belief, The Language of God, s.185, Free Press, New York 2006.

Paylaşma linkleri