Evrim Teorisinin dayandırıldığı delillerden "Karşılaştırmalı morfoloji ve anatomiden elde edilen deliller", "Körelmiş yapılar", "Embriyolojik yapı benzerliği" ve "Canlı organizmalardaki temel benzerlikler" ve bunların günümüzdeki geçerliliği ile ilgili bilgiler

1- Karşılaştırmalı morfoloji ve anatomiden elde edilen deliller

Bu ders kitapları, öğrencilere, homoloji hakkında devam eden tartışmayla ilgili hiçbir bilgi sunmamaktadırlar. Bunun yerine, homolojiyi ‘ortak ata’ olarak tanımlamanın ve sonra kısır döngüye girerek, ‘onun ortak atanın delili olduğunu savunmanın bilimsel olduğu’ yönünde bir izlenim vermektedirler. Bu kısır döngüsel düşünme biçimi, öğrencileri yarım yamalak ve eleştirel olmayan bir düşünme biçimine sevk etmektedir. Bu sadece bilimin değil, bütün toplumumuzun da bir sorunudur. Demokrasi, yanlış görüşleri fark edebilecek ve kendileri için fikir ileri sürebilecek iyi eğitimli vatandaşlara ihtiyaç duyar. Onun otorite konumundaki şahısların söylediklerini yutan uysal kitlelere ihtiyacı yoktur.” (John Wells).
“Çok sayıda modern ders kitabının, Haeckel’in embriyo çizimlerini kullanmaya devam etmesine yol açan akılsızca davranışlardan hayrete düşüp utanmalıyız!”
(G. de Beer).
“Bu yaptığım sahtekârlık(Haeckel’in yaptığı)  itirafından sonra kendimi ayıplamış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim tesellim şudur ki, suçlu durumda yan yana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekârlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş, şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor”
(F. Hitching).

Bitki ve hayvanların sınıflandırılmasında umumiyetle yakın ak­rabalık ile grupların morfolojik benzerlikleri arasında doğru orantı vardır. Ancak morfolojik benzerliği fazla olan grupları daima yakın akraba kabul etmek yanıltıcı olur. Meselâ su hayatına uymuş olmalarından dolayı morfolojik yapıları birbirine benzeyen köpek balığı, Ichtyosaurus ve yunus balığı akraba değildir (Şekil 1).

Bunlardan köpek balığı gerçek bir balık, yunus balığı su hayatına uymuş bir memeli, Ichtyosaurus da su hayatına uymuş, fakat daha sonra nesli ortadan kalkmış bir sürüngendir. Bu benzerliğe “analoji” veya “konverjens” denir. Böyle birbirine benzeyen şartlara sahip ortamlarda, yakın akraba olmayan organizmaların birbirine benzer şekildeki adaptasyonlarına da “konverjens evolüsyon” adı verilir. Farklı organizma gruplarında, değişik embriyolojik yapılardan hasıl olan, fakat aynı görevi gören organlar birbirinin analoğudur. Meselâ kuşlar, yarasalar ve böcek kanatlarının gelişmeleri farklıdır.

Suya adaptasyon sebebiyle konverjens evolüsyon

Şekil 1. Su hayatına adaptasyon sebebiyle konverjens evolüsyon: A- Köpek balığı, B- Ichtyosaurus (soyu tükenmiş reptil), C- Yunus balığı (bir memeli).

1840’lı yıllarda Britanyalı anatomist Richard Owen, aynı görevi üstlenen organları “analog,” birbirine yapı bakımından benzer organları da “homolog organlar” olarak adlandırmıştır1.

Homolog yapıların klasik örnekleri, ön eklemleridir. Her ne kadar yarasa uçmak için kanatlara, yunus balığı yüzmek için yüzgeçlere, at koşmak için bacaklara ve insan kavramak için ellere sahip olsa da, bunların eklemlerindeki kemik yapıları benzerdir (Şekil 2).

Yarasalarda ön ve arka ayaklar arasındaki deri, uçmaya yarar. Kuşlarda ön üye­ler kanat olarak iş görür. Böceklerin kanatları, göğüs bölgesinin belli yerlerindeki derinin uzantısıdır. Böyle gelişmeleri farklı, gördükleri işleri aynı olan organlara “analog organ” denir.

Darwin homolojinin önemini Türlerin Kökeni’nde şöyle açıklamıştır:

Aynı sınıfın üyelerinin, yaşam alışkanlıklarından bağımsız olarak, organizasyonlarındaki genel plân içinde birbirlerine benzediklerini gördük. Bu benzerlikler sıklıkla ‘tip birliği’ terimiyle ya da sınıfın farklı türlerindeki bazı kısımlar ve organların homolog (yapı uyuşması içinde) olduğu söylenerek izah edilmiştir.Kavramak için şekillendirilmiş bir insan avucunun, kazmak için var olan bir köstebek elinin, atın ayağının, yunus balığı yüzgecinin ve yarasa kanadının aynı kalıpla inşa edilmiş olması ve aynı göreceli yerde benzer kemikleri bulundurmasından daha merak uyandırıcı ne olabilir 2.

Farklı omurgalı hayvanların ön ektsremitelerinin karşılaştırılması.

Şekil 2. Farklı omurgalı hayvanların ön ektsremitelerinin karşılaştırılması. Homoloji örnekleri. 1- At, 2- Köpek, 3- İnsan, 4- Yarasa, 5- Penguen’e ait ekstremiteler.

 

2- Karşılaştırmalı morfoloji ve anatominin kritiği

Homolojiyi 1840’lı yıllarda gündeme sokan Britanyalı anatomist Richard Owen, evrimci değildi. Owen organizmaların ortak bir plân üzerinde yapıldığını söylerken, Darwin onların ortak bir atadan geldiğini düşünüyordu. Darwin ve takipçileri, homolojiyi “ortak bir atadan kalıtım yoluyla miras alınmış özellikler” olarak tarif etmişlerdi.

1930’lu ve 40’lı yıllarda Darwinizm’i genetik bilgilerin ışığında yeniden yorumlayan Neo-Darwinizm’de homolog özellikler, ortak bir atadan kalıtım yoluyla geçen benzer genlerin etkisine bağlanmıştı. Fakat bazı benzer yapıların ortak ata yoluyla gelmediği belirtilmiştir. Buna misal olarak ahtapot gözü verilir. Ahtapodun göz yapısı, insanın göz yapısına büyük oranda benzerdir. Buna rağmen biyologların, insanla ahtapodu ortak bir ataya bağlamadıklarına dikkat çekilir.

Yirminci yüzyıl Neo-Darwinistlerine göre ortak ata, ho­mo­lojinin tanımı ve aynı zamanda onun açıklamasıdır. Neo-Darwinizm’in önde gelen mimarlarından biri olan Ernst Mayr, homoloğu şöyle tarif ediyor:

1859’dan sonra, biyolojik anlamı olan tek homoloji tanımı vardır. İki organizmanın özellikleri ortak atanın aynı karakterinden kaynaklanıyorsa, onlar homologdur3.

Bir başka ifadeyle, Darwin’e göre evrim bir teorem ve homoloji onun delilidir. Darwin’in takipçilerine göre ise, evrim kendi başına gelişir ve homoloji onun sonucudur.

Wells, homoloji konusunun, “evrimin delili homoloji, ho­mo­lojinin delili de evrim” şeklinde bir kısır döngü içinde kaldığını belirtir ve şöyle der:

Omurgalıların ön eklemlerinin homolog olup olmadığını belirlemek isteyen bir Neo-Darwinist, ilkin onların ortak bir atadan gelip gelmediğini belirlemelidir. Başka bir deyişle, eklemlerin ‘homolog’ diye adlandırılmasından önce, ortak atanın delili gösterilmelidir. Fakat dönüş yapıp, homolog eklemlerin ortak atayı gösterdiğini savunmak, kısır bir döngüdür. Ortak ata homolojiyi gösterir, homoloji de ortak atayı. Pek çok biyolog ve filozof bu kısır döngüyü fark edip eleştirmiştir 4.

Alan Boyden, homoloji konusunda şu görüşü dile getirmektedir:

Neo-Darwinci homoloji, ilkin ortak atayı tanımamızı, sonra da karşılıklı organların ve parçaların homolog olduğuna karar vermemizi öngörmektedir. Sanki bize rehberlik edecek benzerlikler olmadan atayı tanıyabilirmişiz gibi! 5

Homoloji sahasındaki bu kısır döngü tartışmaları günümüze kadar gelmiştir. Düşünür Ronald Brady, 1985’te bu konuyla ilgili olarak şunları dile getirmiştir:

Homoloji sahasındaki açıklamamızla, bilimsel bir hipotezi değil, bir inancı dile getirmiş oluruz. Açıklamamızın doğru olduğuna öylesine inanmışızdır ki, onu, açıklamaya çalıştığımız durumdan ayırmaya gerek görmeyiz. Bu tür dogmatik çabalar, eninde sonunda bilim alanını terk etmelidir 6.

Fakat homolog yapıları temsil eden genler geriye doğru izlenerek gidildiği zaman, bu genlerin homolog yapıya sahip olan hayvan veya bitkilerde tamamen farklılaşmış olarak bulundukları görülmektedir. Evrimciler tarafından, genlerin değişmesiyle bunların yapı ve fonk­siyonlarının da değişerek farklı canlıları hasıl ettiği ileri sürülür. Hâlbuki bu genetik bilgi, tahminlerin tam aksini ortaya koymaktadır. Zira her canlı tipindeki genetik yapı sabit olup, değişmemektedir. Ama bazı ev­rimciler genlerin değiştiğinde ısrarlıdır, fakat değişen bu genlerin kont­rol ettiği organların farklılaşmadığını kabul ederler. Gish bu çelişkiye şöyle işaret eder:

Genler devamlı farklılaşırken, bunların tayin ettiği or­ganların yapı ve fonksiyonları aynı kalmalıdır. Meselâ bütün omur­galı hayvanlarda gözü idare eden genler değişmekle beraber, göz de­ğişmemelidir 7.

Hâlbuki gözden sorumlu genlerin tamamen farklı genlerle değiştiğini kabul edip, bu gözün yapı ve görevinin aynı kaldığını iddia etmek, günümüzün genetik bilgisiyle uyuşmamaktadır... Çünkü değişen genlerin kimyevi reaksiyonları ve etki mekanizmaları da değişecektir.

Müşterek bir atadan gelmeye işaret edilen homolog yapıların bu po­zisyonunu, genetik bilgiler desteklememektedir. Homolog yapıların or­taya çıkması, her bitki veya hayvandaki gen gruplarının hemen hemen identik (eş değer) olmasıyla mümkündür. Ancak bu durumda homologluk söz konusudur.

Avusturyalı moleküler biyolog Michael Denton, “Krizdeki Teori: Evrim” (Evolution: A Theory in Crisis) adlı eserinde, homolojinin evrim noktasında başarısızlığını dile getirir:

Embriyolojik ve genetik araştırmalarda, homolog yapıların homolog genler tarafından belirlendiğini ve embriyolojik gelişimin homolog kalıplarını izlediğini gösterebilseydik, homolojinin evrimsel yorumunun geçerliliği büyük ölçüde güçlendirilebilirdi. Böyle bir homoloji gerçekten de ortak bir atadan miras alınan gerçek bir ilişkiyi güçlü bir şekilde ortaya koyacaktı. Ancak ‘homoloji’ prensibinin bu şekilde genişletilemeyeceği ortaya çıkmıştır. Homolog yapılar, sıklıkla homolog olmayan genetik sistemlerce belirlenmiştir” 8.

Gavin, “Homology” adlı eserinde, embriyolojik gelişimde homolog organların aynı alandan çıkmadığına dikkati çeker ve şöyle der:

“Embriyolojik gelişmede farklı organlarda bulunan ve aynı görünen organlar aynı alanda ya da embriyo hücreleri grubunda ortaya çıkmamaktadır. Hatta bütün omurgalılarda bulunan sindirim sistemi farklı hayvanlarda farklı şekillerde biçimlendirilmiştir. Köpek balıklarında bu sistem embri­yonik karın boşluğunun tavanında oluşurken, lambreyde bu aygıt karın tabanında oluşmuş, kurbağalarda ise tavanda ve tabanda, kuşlarda ve sürüngenlerde embriyonik diskin alt katmanında ya da blastomerde yer alır” 9.

Richard, Darwinistlerin bütün fosil boşluklarını homo­lojiyle doldurduğuna dikkati çeker ve şöyle der:

Darwinistlerin fosillerdeki boşluklar konusunda güvendiği şey, homolojidir. Darwinistler tarafından Haeckel’den günümüze kadar bütün canlıların nasıl birbiriyle ilişkili olduğunu göstermek için çizilen diyagramların altında yatan, homolojidir.

Geçen yüzyıl boyunca biyoloji, embriyolojide, mikrobiyolojide, moleküler biyolojide ve genetikte ardı ardına devrimler yaşadı. Bu devrimler, bitkiler ve hayvanların nasıl inşa edildiğinin en ince detaylarını laboratuvar masalarına serdi. Eğer homolojinin Darwinci yorumu doğru ise, o zaman makroskobik düzeyde bulunan homolojilerin aynısının mikroskobik düzeyde de bulunmasını bekleyebilirdiniz. Hâlbuki ortaya çıkan sonuç bu değildir. Bu temel hayal kırıklığını, Moleküler Biyolog Michael Denton  ‘homolojinin başarısızlığı’ olarak adlandırmaktadır 10.

Evrimci biyolog David Wake, 1999’da homolojinin evrimin delili olmadığını bildiriyor ve şöyle diyordu:

Ortak ata, homolojiden önce vardı. Dolayısıyla homoloji, evrimin beklenen ve tahmin edilen sonucudur, evrimin delili değildir 11.

Moleküler biyolog David Hillis, moleküler biyolojide, ölçüsü ne olursa olsun her türlü benzerliğin “homoloji” terimiyle açıklandığını ve bu bakımdan karışıklık ve karmaşıklığa sebep olunduğunu belirtir ve şöyle der:

“‘Homoloji’ kelimesi, moleküler biyolojide, sebebi ne olursa olsun artık en basit benzerlikten ortak ataya varıncaya kadar her şeyi tarif etmek için kullanılmaktadır. Dolayısıyla, bilim adamları arasında en fazla moleküler biyologlar ‘homolog’ kavramının karışıklığına sebep olmuşlardır 12.

Britanyalı biyolog Gavin de Beer, homolog yapılar arasındaki benzerliğin, embriyonun içindeki hücrelerin gelişim mekanizmalarındaki benzerliğe dayandırılamayacağına dikkati çeker ve şöyle der:

Gerçek şu ki, homolog yapılar arasındaki benzerlik, embriyo içindeki hücrelerin ve nihayetinde ondan yapıların oluştuğu yumurtanın bölümlerindeki yerlerinin benzerliğine ya da onlar sayesinde oluştukları gelişim mekanizmalarının benzerliğine dayandırılamaz 13.

Fizyolog Pere Alberch, bir kaide olarak, homolog yapıların farklı başlangıç noktalarından ortaya çıktığını belirtir:

İstisnadan ziyade kaide şudur ki, homolog yapılar çok farklı başlangıç durumlarından meydana gelmektedirler14.

Britanyalı zoologlardan Hinchliffe ve Griffiths, homolog yapıların ortak ataya delil gösterilmesinin, araştırıcıların ön yargılı yaklaşımlarının sonucu olduğunu belirtir:

‘Omurgalı eklemlerinin embriyodaki ortak ataya ait bir yapıdan geliştiği’ görüşünün gündeme gelmesinin sebebi, araştırıcıların ön yargılarını delile uygulamaları, onun üzerine bindirmeleridir 15.

Gavin de Beer, homolog yapıların benzer veya ortak genlerden kaynaklanmadığına şöyle işaret eder:

Homoloji, ortak bir atadan gelen bir topluluğu ima ettiği için, genetiğin, homoloji sorununun çözümünde anahtar rolü oynayacağı düşünülebilir. Bu tam herkesin şoka uğradığı noktadır. Çünkü benzer genler tarafından kontrol edilen özellikler homolog olmak zorunda değildir ve homolog yapıların aynı genler tarafından kontrol edilmesi zorunlu değildir. Homolog yapıların ortak bir atadan kalması, genlerin benzerliğine atfedilemez 16.

Wells, homoloji probleminin anlaşılması için bununla ilgili olarak pek çok sorunun sorularak çözüm aranması lazım geldiğini, fakat evrimcilerin buna yanaşmayıp öğrencilere homolojiyi tek yönlü verdiğini şöyle dile getirir:

Omurgalıların eklemleri hangi bakımdan Darwinci evrim için delil teşkil etmektedir? Eğer bilginin sürekliliği genlerden veya gelişim yollarından kaynaklanmıyorsa, onun değişimle türemeden kaynaklandığını nereden biliyoruz? Hatta homolojiden ortak ataya ulaşmak mümkün müdür? Eğer konuyu ‘ortak ata’ diye tanımlayarak basitleştirirsek, o zaman homolojiyi ‘evrimin delili’ olarak nasıl kullanabiliriz?

Bunlar makul bilimsel sorulardır. Ama biyoloji öğrencileri bu soruları ders kitaplarında muhtemelen bulamayacaklardır. Hemen her biyoloji ders kitabı, omurgalı eklemlerini homolojiyi açıklamakta kullanmakta ve homolojinin ‘evrimin delili’ olduğunu iddia etmektedir. Ancak bu kitapların çoğu, aynı zamanda homolojiyi ‘ortak ata’ anlamında kullanmaktadır. Dolayısıyla biyologlar ve düşünürlerin yarım asırdan fazla bir zamandır eleştirdikleri kısır döngüye düşmektedirler” 17.

Teresa ve Audesirk, yazdıkları “Biology: Life on Earth” (Yeryüzünde Hayat) adlı kitapta, homolog organları evrime delil olarak göstermektedirler:

İçsel açıdan benzer yapılar, ‘aynı evrimsel kökene sahip’ anlamında ‘homolog yapılar’ olarak adlandırılır. Homolog yapılar, organizmalar arasındaki bağlantının delilini teşkil ederler” 18.

Sylvia Mader de “Biology” adlı kitabında bu konuya şöyle temas eder:

Ortak atadan miras kaldığı için benzer olan yapılara ‘homolog yapılar’ denmektedir. Bu plân birliği, ortak bir atanın delilini sunmaktadır” 19.

Raven ve George Johnson da, 1999 baskılı “Biology” kitabında benzer sonuca işaret etmektedirler:

“Homoloji, ortak bir atadaki aynı vücut yapısından miras kalmış, farklı görünümlere ve işlevlere sahip yapıları ifade eder” 20.

Wells, biyologların kitaplarında homolojiyi böyle tek taraflı ve “ispatlanmış bir hakikat” gibi vermelerini eleştirerek şöyle der:

“Bu ders kitapları, öğrencilere, homoloji hakkında devam eden tartışmayla ilgili hiçbir bilgi sunmamaktadırlar. Bunun yerine, homolojiyi ‘ortak ata’ olarak tanımlamanın ve sonra kısır döngüye girerek, ‘onun ortak atanın delili olduğunu savunmanın bilimsel olduğu’ yönünde bir izlenim vermektedirler. Bu kısır döngüsel düşünme biçimi, öğrencileri yarım yamalak ve eleştirel olmayan bir düşünme biçimine sevk etmektedir. Bu sadece bilimin değil, bütün toplumumuzun da bir sorunudur. Demokrasi, yanlış görüşleri fark edebilecek ve kendileri için fikir ileri sürebilecek iyi eğitimli vatandaşlara ihtiyaç duyar. Onun otorite konumundaki şahısların söylediklerini yutan uysal kitlelere ihtiyacı yoktur” 21.

 

3- Körelmiş yapılar

Karşılaştırmalı anatomi incelemelerinde rastlanan körelmiş veya artık kalmış yapılar da evolüsyona delil olarak ileri sürülürler. Bir or­ganizma grubunda körelmiş yapıların başka bir organizma grubunda tam gelişmiş olması, o iki grup arasında bir yakın akrabalığın varlığına delil gösterilir.

Ernst Wiedersheim, 1895 yılında yayınladığı “The St­ruc­ture of Man” adlı eserinde, insanın bedeninde iş görmeyen ve daha önceki atalarından kalıntı olarak intikal eden ve zamanla insanın bedenini terk edecek olan 86 lüzumsuz organ olduğunu belirtmiştir. Encyclopedi Britannica hâlen böyle körelmiş organ sayısını 100’den fazla olarak vermektedir. Bu listeye kozalaksı beze, tiroit bezi, timüs bezi, kuyruk sokumu, apandisit, kulak kasları ve bademcikleri dâhil etmektedir10.

Simpson da, insandaki kuyruk sokumunu “maymunun kuyruğu gibi körelmiş ve hiçbir maksadı olmayan organ” olarak tanımlar22.

Hâlbuki apandisit ve buna bağlı olan kör bağırsak, otla beslenen memelilerde büyük bir kese hâlini almıştır. Kuşlarda çok uzun iki tane kör bağırsak bulunmaktadır. Burada, fazla selülozlu besinler, uzun zaman özel enzimlerin etkisine maruz bırakılırlar.

İnsanda kör bağırsak, diğer canlılara göre fazla gelişmemiştir. Bu durum körelmiş bir yapı olarak kabul edilir ve insanın otla bes­lenen bir atadan geldiğine delil gösterilir. İnsanda bir başka körelmiş kabul edilen organ, kuyruk sokumudur. Bunun da in­sanın kuyruklu atasından geldiği, şu anda görevi bulunmayan lüzumsuz organ olduğu ileri sürülür. Ayrıca timüs bezi, epifiz bezi, hipofiz bezi ve bademcikler gibi pek çok yapının, körelmiş organ olduğu iddia edilir.

 

4- Körelmiş yapıların kritiği

Burada dikkati çeken iki husus vardır:

Birisi, sözü edilen organların gerçekte körelmiş organ olup olmadığıdır. Yani bu gibi yapıların doğ­rudan ilk ortaya çıkış şekliyle günümüze ulaşmış olması da mümkündür.

İkinci husus, “bu yapıların, o organizma için lüzumsuz olduğu” gö­rüşüdür. Bu da çok büyük bir iddiadır. Nitekim Biyokimya Profesörü Gish, geçmişte insanda bu­lunduğu ileri sürülen lüzumsuz organ sayısının 180’e yakın olduğunu, şimdi bu sayının sıfıra yaklaştığını belirtir7.

Ontorio Guelph Üniversitesi Zooloji Bölümü’nden S.R. Scanding, 1981 yılında yayınladığı eserinde, bu organların hemen tamamına yakınının, hayatın en az bir devresinde görevi bulunduğunu belirtir.

Beynin yarım küreleri arasında yer alan ve hiçbir görevi olmadığı ileri sürülen kozalaksı bezenin, melatonin hormonunu salgıladığı ve böylece cinsel gelişimi düzenlediği bilinmektedir.

Timüsün, erken çocukluk döneminde, bedenin bağışıklık sisteminin gelişiminde hayati bir katkı yaptığı ortaya konmuştur.

Tiroit bezinin de metabolizma ve büyüme için hayati önem taşıyan iki hormon salgılayan bir endokrin bezesi olduğu anlaşılmıştır.

Scanding, apandisit ve kuyruk sokumunun önemli görevleri olduğunu belirtir ve şöyle der:

Anatomik olarak, alt mukoza kalınlaştığı ve neredeyse tamamen lenfatik nodüller ve lenfositler tarafından işgal edildiğinden, apandisit bir lenfoyit görevi yapar. Kurtçuk biçimli apandisitin, antibodi üreyen hücrelerin toplanma yeri olarak iş gören bir lenfoyit organ olduğuna ilişkin deneysel deliller bulunmaktadır. Kuyruk sokumu, gluteus maximus dâhil birkaç kas ve bağ için giriş noktası görevi yapar 10.

Bugün timüs bezi, epifiz bezi ve bademciklerin lüzumsuz organ ol­madığı anlaşılmıştır. Timüs bezi, gelişim çağında lenf sisteminin normal gelişiminden ve bağışıklık maddesi (antikor) teşekkülünden sorumludur. Bademcikler (Tonsil­lar) lenfosit üretir ve ayrıca lokal bir an­tibakteriyel görev yapar. Kör bağırsak ise, vücuda giren yabancı unsurlara karşı aktif bir organ olarak iş görür. Kalın bağırsağa gönderdiği sıvıyla bu­laşıcı hastalıklara karşı koruyuculuk görevi yapmaktadır. Nitekim bugün, kör bağırsağın alınması hâlinde bazı antikorların salınmadığı ve bu yüzden çeşitli mikropların ürediği tespit edilmiştir. Kör bağırsağı erken yaşlarda alı­nanların diğerlerine göre kansere yakalanma oranı yüzde 30 daha faz­ladır.

Gish, kuyruk sokumu kemiğinin, kuyruğun körelmiş lüzumsuz artığı değil, kalça kemerinin karın kasları için mühim bir tutunma noktası olduğunu, rahat oturmayı temin ettiğini, kuyruk sokumu olmaksızın rahat oturmanın mümkün olmadığını belirtir7.

 

5- Embriyolojik yapı benzerliği

“Her ne kadar biyologlar Haeckel’in çizimlerinin uydurma olduğunu ve omurgal gelişiminde en erken evrelerin en çok benzer evreler olmadığını bir asırdan fazla bir zamandan beri bilseler de, ders kitapları, saf öğrencileri darwin teoremi’nin embriyolojik delile dayandığına inandırmak için, bu çizimleri ve neredeyse aynı ölçüde yanıltıcı fotoğrafları kullanmaktadır”
(J. Wells).

Bir organizmanın zigottan başlayarak ergin hâle gelinceye kadar geçirdiği embriyonal gelişme safhalarını inceleyen bilim dalına “emb­riyoloji” veya “ontojeni” denir. O organizmanın ait olduğu canlı türünün, yeryüzünde ilk göründüğü andan itibaren günümüze kadar jeolojik de­virler boyunca devam ettiği farz olunan değişme ve gelişmelerini in­celeyen bilim dalı da “filojeni” olarak adlandırılır.

Darwin, canlıların embriyolojik yapıdaki ortaklığının “atanın ortaklığı”nı açığa vurduğunu düşünerek, “ilk embriyoların bize, tüm grubun atasının yetişkin hâlinin durumunu kısmen veya tamamen gösterdiği” görüşünü taşıyordu. Darwin embriyolog değildi, o yüzden delilini Alman biyoloğu Ernst Haeckel (1834-1919)’in çalışmalarına dayandırdı.

Haeckel, embriyoların ilk aşamalarında hemen hemen aynı olduklarını ve gelişirlerken dikkate değer derecede farklılaştıklarını göstermek için, çeşitli omurgalı hayvan sınıflarından embriyolar çizmişti (Şekil 3).

 

Haeckel'in çizdiği embriyolar

 

Sahtekâr Ernst Heackel
Erns Haeckel

Şekil 3.  Haeckel’in embriyoları. A- Balık, B- Semender, C- Kaplumbağa, D- Tavuk, E- Domuz, F- Dana, G- Tavşan, H- İnsan. Haeckel’in bu çizimleri, George Romanes’in 1892 tarihli “Darwinism Illustrated” adlı kitabından alınmıştır (Günümüzdeki bütün kitaplarda, Haeckel’in yaklaşık 140 yıl önce çizdiği bu resimlerin kullanıldığını göreceksiniz).

Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı eseri 1859 yılında yayınlanmadan önce Avrupa’nın en ünlü embriyoloğu Ernst Haeckel değil, Karl Ernst von Baer (1792-1876) idi. Fizik ve biyoloji eğitimi almış olan von Baer, 1830’lu yıllarda embriyoloji alanında, evrimle ilgili sonraki tartışmalarda önemli rol oynayacak bir çalışma yayınladı23.

Von Baer bu çalışmasında, embriyonun yetişkinin basit bir minyatürü olduğunu savunan eski “Önoluşumculuk” (Perfor­mationism) görüşünü reddediyordu. O, embriyo gelişimiyle ilgili olarak: “Büyük bir hayvan grubunun genel özellikleri, embriyoları ne kadar erken döneminde belirirse o kadar kendilerine özgü özelliklere sahip olurlar” görüşünü ileri sürdü24.

İlk defa von Baer’in or­taya attığı, “Rekapitülasyon Teorisi” ismi verilen, daha sonra E. Haeckel tarafından 1886’da “Biyogenetik Kanun” olarak adlandırılan fikre göre ontojeni, filojeninin tekrarıdır25.

Haeckel 1876 yılında yayınladığı “General Morphology of Organism” adlı eserinde, “Ontojeni, filojeniyi özetler” demektedir. Onun iddiası, insan embriyosunun hayata tek hücreli deniz organizmasına benzer bir şekilde başladığı, sonra nabız gibi atan tüp kalbe sahip bir kurtçuk hâline dönüştüğü, sonra solungaçlı ve iki odalı kalpli bir balığa dönüştüğü, sonra üç odalı kalbi bulunan bir kurbağa, daha sonra dört odalı kalbi ve kuyruğu bulunan bir memeli hâline geldiği ve nihayet insan yavrusuna dönüştüğü idi10.

Yani bir fert, kendi ontojenez ge­lişimi esnasında, türünün filojenezi sırasında jeolojik devirler boyunca geçirmiş olduğu safhaları yeniden geçirir. Omurgalarının embriyonal ge­lişmeleri esnasında gösterdiği benzerlikler buna misal olarak verilir. Balık, salamander, kaplumbağa, tavuk, dana, tavşan ve insan embriyolarının ilk safhada birbirlerine çok benzediği ileri sürülür.

Hepsinde, birbirine benzer segmental somitler, solungaç yarıklarının bulunduğu iddia edilir. Memelilerin böbrekleri teşekkül ederken geçirdikleri embriyo saf­halarında önce pronefroz tipinde, daha sonra mesonefroz tipindeki emb­riyo gelişmesi, daha ileriki safhasında da metanefroz tipindeki böbrek ya­pısının görüldüğü, bütün memeli tür ve cinslerinin böbrek teşekkülünde aynı embriyonik safhaların tekrar ettiği varsayılır.

Bitkilerdeki rekapitülasyon misalleri, hayvanlardaki kadar çok de­ğildir. Acacia ağacının gelişmesi buna örnek olarak verilir. Genç bitkide kotiledonlardan sonra meydana gelen ilk yapraklar basit yaprak şek­lindedir. Ergin bitkinin yaprakları ise bileşik tiptedir. Bu durum, Acacia’nın basit yapraklı atalardan geldiğine delil kabul edilir.

 

6- Embriyolojik yapı benzerliğinin kritiği

6.1- Solungaç Yarıkları

Embriyolojik tekrara inananlar tarafından ortaya atılan, “bütün me­meli, kuş, sürüngen ve insan embriyosunun belirli bir devrede solungaç yarıklarına sahip olduğu” görüşü, abartılmış bir iddiadır. Yukarıda sözü edilen embriyoların boyun bölgesindeki oyuk ve çubuğa benzer yapılar “farenks cepleri” adını alırlar. Gish, balıkta bunların solungaçlara dönüştüğünü belirtir. İnsan, memeli, kuş ve sürüngenlerdeki farenks cepleri, yutağa açıl­mazlar. Ayrıca bunlar solunumla ilgili dokulara da dönüşmezler. Dolayısıyla bunların, solungaç yarığı olarak dikkate alınamayacağı belirtilir7.

Bu yarıklar insanda zamanla alt çeneyi, östaki borularını, timüs ve paratiroid bezlerini teşkil ederler. Dolayısıyla onları, “faydası olmayan körelmiş organ” şeklinde düşünmek de mümkün değildir.

Haeckel’in biyogenetik yasasına göre insan, insan olmadan önce bir balık, sonra hem karada hem de suda yaşayan bir hayvan olur ve ardından evrim merdivenini tırmanarak en sonunda insan şeklini alır.

Darwin’in Türlerin Kökeni’ni yayınladığı 1859 yılından itibaren, insan embriyosundaki yarıklar “balıklardan miras kalmış solungaç yarıkları” olarak ileri sürülür. Evrimci biyologlar, “insan embriyosunun Haeckel’in öngördüğü bu safhaları geçirdiği” yönündeki yaklaşımları sebebiyle, biyoloji ders kitaplarında genellikle insan embriyosunun geşim safhalarını bu görüşü doğrulayacak şekilde yorumlamaktadırlar.

Curtis ve Barnes, “Invitation to Biology” adlı kitaplarında şöyle derler:

Erken evredeki omurgalı embriyonları neredeyse ayırt edilemezdir. Hepsi de çıkıntılı solungaç torbalarına sahiptir”26.

Gould ve Keeton da “Biological Science” adlı kitapta öğrencileri şöyle bilgilendirirler:

Soylarının sırlarını ifşa eden izler, omurgalılarda apaçık görülür. Örneğin insan embriyoları solungaç torbalarına sahiptir” 27.

Raven ve Johnson, “Biology” kitabında şunu ifade ederler:

Gelişimin erken evresinde insan embriyoları, balık gibi, solungaç yarıklarına sahip olurlar 28.

Futuyma da, “Evolutionary Biology”de aynı konuya vurgu yapar:

“Gelişimin erken evresinde insan embriyoları balık embriyolarından neredeyse ayırt edilemezdir ve kısacası solungaç yarıklarına sahiptirler” 29.

 

6.2- Yutak Torbaları

Embriyo gelişimi ortasında bütün omurgalı embriyolarının boyun ve yutak bölgesinde bir dizi kıvrım mevcuttur. Kıvrımların dışbükey olanları “yutak kavisleri veya sırtları” olarak adlandırılırlar. İçbükey kısımları da “yutak yarıkları veya torbaları” olarak isimlendirilirler. Balıkta yutak kıvrımları sonradan solungaçlara dönüşür. Hâlbuki sürüngenler, memeliler ve kuşlarda bu yutak kıvrımları, içkulak veya paratroid bezini hasıl ederler.

Britanyalı embriyolog Lewis Wolpert, solungaç yarıklarıyla ilgili olarak şunu ifade eder:

“Omurgalı embriyolarındaki yutak torbalarını ‘solungaç benzeri’ diye adlandırmak için embriyolojik bir sebep yoktur. Bu terimin tek açıklaması, ‘memelilerin balık benzeri atalardan geldikleri’ şeklindeki kuramsal yaklaşımdır” 30.

İsveçli embriyolog Günter Rager da, insanda solungaç yarıklarının olmadığını dile getirir:

“İnsan embriyolarında solungaç benzeri yapıları görmenin tek yolu, evrimi ‘gelişim’ diye okumaktır. Açıkçası, insan embriyosunda evrim için mantıki olarak delil teşkil edecek solungaç yarıkları yoktur” 31.

Avusturyalı moleküler biyolog Denton da, omurgalı böbreği gelişiminin, balık ve kurbağalarla hiçbir ilgisinin bulunmadığına dikkati çekerek şöyle der:

“Balık ve kurbağalarda böbrek doğrudan mezonefros olarak bilinen embriyonik organdan türerken, sürüngen ve memelilerde mezonefros yaşamanın sonuna doğru dejenere olmakta ve yetişkin böbreğin oluşumunda hiçbir rol oynamamaktadır. Bunun yerine böbrek, mezonefrostan oldukça bağımsız bir şekilde gelişen mezodermal dokunun gizli küresel kitlesinden oluşmaktadır” 8.

“Ontojeni, filojeninin bir tekrarı” şeklindeki iddia kabul edilirse, böyle bir de­ğişikliğin, organizmaların bütün yapılarında görülmesi beklenir. Meselâ insan kalbinin önce bir odacıklı, sonra iki, üç ve dört odacıklı sırayı takip etmesi gerekirdi. Hâlbuki gelişme iki odacıkla başlar… Daha sonra tek odacıklı olur. Sonunda da dört odacıklı hâle gelir. Beyin ve kalbin te­şekkülünde de aynı gelişmeye şahit olunur. Beyin, sinir kordonundan önce, kalp de kan damarlarından önce gelişerek, “ontojenik gelişimin filojeninin tekrarı olduğu” şeklindeki iddiayı çürütmektedir.

White, insan kalbinin geçirdiği safhalarla ilgili olarak şöyle der:

“İnsan embriyosunun tek odalı kalple başlayıp iki odalıya geliştiği, doğrudur. Ancak bu ilk yapı daha sonra, üç ve nihayet dört odalı kalbe dönüşmeden önce tekrar tek odalı hâle geri döner” 32.

Genç ve yetişkin bitkide yaprak farklılığının Rekapü­tü­las­yon Te­orisi’ne delil gösterilmesi ise, büyük bir iddiadır. Zira aynı meşe ağacında bile muhtelif formlarda yaprak bulmak mümkündür.

6.3- Haeckel’in Embriyo Çizimleri

1876’da Haeckel tarafından ileri sürülen Rekapütülasyon Te­orisi’nin öngördüğü, organizmalar arasındaki embriyolojik benzerlikler, o tarihten iti­baren günümüze kadar yayınlanan hemen bütün evolüsyon kitaplarında yer almaktadır33.

Bilim tarihçisi Lenoir, Haeckel’den önce bu konuda önemli bir çalışma yayınlayan von Baer’in her ne kadar türlerin biyolojik hiyerarşinin alt basamaklarında sınırlı dönüşüm ihtimalini kabul etse de, Darwin’in öne sürdüğü gibi büyük ölçekli bir dönüşümü kabul etmediğini belirtir. Lenoir, Darwin’in, von Baer’in embriyolojik delillerini, kendi teoremini uydurmak için çarpıttığını ileri sürer. Fakat Darwin’in, onun hakkında, “kendi evrim teorisinin en iyi destekçisi” şeklinde ilan etmeye devam ettiğine dikkati çeker ve von Baer’in ölümüne kadar Darwin’in güçlü bir eleştirmeni olduğunu belirtir34.

Britanyalı zoolog Adam Segwick, 1909’da yazdığı eserinde, von Baer’in yasalarıyla Haeckel’in Biyogenetik Yasası’nın çok farklı olduğunu belirtmiştir. Von Baer’in yasalarının deneysel gözlemlere dayandığını ve delillere uymayan teoremleri reddettiğini, hâlbuki Haeckel’in Biyogenetik Yasası ya da Yenilemeli Oluş (Recapitulation)’un, delilden ziyade Evrim Teorisi’nden bir çıkarım olduğuna dikkati çekmiştir35.

Amerikalı embriyolog Lillie de, Haeckel’in Biyogenetik Yasası’nın baştan beri deneysel bir sonuç olmayıp, Evrim Teorisi’nin öngördüğü düşünceye göre teorik bir çıkarım olduğunu belirtir36.

Bilim tarihçisi Rasmussen de, Biyogenetik Yasası’nın ilk günden itibaren gerçeklere değil, kabullere dayandığını ve reddedilme gerekçelerinin ilk ortaya atıldığı andan itibaren mevcut olduğunu belirtir ve şöyle der:

Biyogenetik Yasası’nın reddedilmesini gerektiren tüm önemli deliller, yasanın kabulünün ilk günlerinden itibaren mevcuttu 37.

Britanyalı embriyolog Gavin de Beer, Haeckel’in Biyo­genetik Yasası’nı eleştirdiği, evrim ve embriyoloji üzerine yazdığı kitapta, Yenilemeli Oluş’un, yani yetişkin atanın gelişim evrelerinin sonraki nesillerin erken evrelerinde tekrar ortaya çıkmadığını belirtiyor ve bu Yenilemeli Oluş düşüncesinin embriyolojik araştırmayı engelleyen ve erteleyen “bir deli gömleği” olduğunu ileri sürüyordu38.

Wells, bu her iki görüşün de 20’nci yüzyıl boyunca devamlı gündemde tutulduğuna dikkati çeker ve şöyle der:

“Her iki görüş de deneysel açıdan yanlıştır. Yine de 20’nci yüzyıl boyunca, bu görüşler periyodik olarak, anka gibi, deneysel açıdan yanlışlanmanın küllerinden yeniden doğmuştur. Her iki görüş de, Darwinci evrimi desteklemek için sık sık sıralansa da, onları birbirinden ayırt etmek genelde zordur; bunlar en şaşırtıcı çarpıtmalardan biridir ve şimdi aynı uydurma çizimler dizisiyle yine karşımızdadır” 23.

Oppenheimer, Haeckel’in embriyo çizimlerinde, “evrim” düşüncesini destekleyecek tarzda değiştirdiğini belirtmekte ve şöyle demektedir:

“Haeckel, farklı sınıflara ait olduğu sanılan embriyoları resmetmek için tahta kalıpla basılmış aynı estampı kullanmıştı. Bazen de embriyoları gerçekte olduklarından daha fazla benzer göstermek için çizimlerini değiştirmişti. Haeckel’in çağdaşları, onu bu yanlış sunumlarından dolayı defalarca eleştirmiş ve dolandırıcılıkla suçlamışlardı” 39.

Britanyalı embriyolog Richardson, 1995’te yayınladığı eserinde, Haeckel’in çizimlerinde gerçeği yansıtmadığını belirterek şöyle demektedir:

“Haeckel’in dolandırıcılıkla, yani kasıtlı aldatmayla, suçlu olsun veya olmasın, çizimlerinin omurgalı embriyoları yanlış gösterdiğine şüphe yok. Öncelikle o, sadece teoremine uygun olan embriyoları seçmişti. Her ne kadar yedi sınıf omurgalı, yani çenesiz balıklar, kıkırdaklı balıklar, kemikli balıklar, am­fi­biyenler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler olsa da, Haeckel, sadece altısını göstermiş, çenesiz balıklarla kıkırdaklı balıkları tamamen göz ardı etmişti. Dahası, amfi­bi­yen­le­ri temsilen, çok farklı görünen kurbağayı değil de semenderi kullanmıştı. Ayrıca embriyonlarının yarısı memelidir ve bunların tümü de bir takımda, Plansentalar takımındadır. Diğer memeli takımlardan yumurta bırakan Monotre­meler ve kuluçkaya yatan keseli hayvanlar ihmal edilmiştir. Dolayısıyla Haeckel, taraflı bir örnekle işe başlamıştı” 40.

Richardson ve araştırma arkadaşları, Haeckel’in, embriyo çalışmalarında semenderleri niçin seçmiş olduğunun sebebini şöyle ifade ederler:

Hem karada hem de suda yaşayan hayvanlar arasında embriyonik morfoloji açısından büyük farklılıklar vardır. Ama Haeckel bu konuda, teorisine uysun diye semenderleri seçmiştir 41.

Richardson ve çalışma arkadaşları, omurgalı embriyolarının büyüklük açısından 1 mm’den 10 mm’ye kadar farklı büyüklüklere sahip oldukları hâlde, Haeckel’in onları sanki aynı büyüklüktelermiş gibi çizdiğini belirtmektedirler42.

Meşhur evrimci Stephen Jay Gould, “Natural History” adlı derginin Mart 2000 sayısında, Haeckel’in omurgalı embriyolarının gelişim devreleriyle ilgili çizimlerinde kasıtlı olarak tahribat yaptığını belirterek şöyle demektedir:

“Haeckel, idealleştirmeler ve atamalarla benzerlikleri abartmıştır. Çizimler hatalı ve kesin tahribata uğramıştır”43.

Gould, “Science” dergisiyle yaptığı söyleşide de, Haec­kel’in omurgalı embriyolarının çiziminde yaptığının uydurma olduğunu belirtmektedir:

“Haeckel’in yaptığının, biyolojideki en ünlü uydurmalardan biri olduğu ortaya çıkmıştır. Hasılı, Haeckel’in çizimleri uydurmadır ve gösterdiğini iddia ettiği embriyonları yanlış sunmaktadır Darwin, ‘ortak ata’ çıkarımını, ‘embriyonik gelişimin en erken evrelerinin en çok benzer olduğu’ inancına dayandırmıştı. Hâlbuki Haeckel’in çizimleri erken evreleri tamamen atlamakta ve gelişimin orta noktasından başlamaktadır. Daha erken evreler hayli farklıdır” 23.

Bilim tarihçisi olarak Gould, 1977 yılında “Ontogeny ve Filogeny” adında büyük bir kitap yazmıştı. Gould, bu sahtekârlıkları tenkit etme ve ayıplama yerine tasvip etmekte ve böyle bilim sahtekârlıklarının hayal gücünü harekete getirdiği için faydalı olduğunu savunmakta ve şöyle demektedir:

“Bilimsel sahtelik hikâyeleri iyi nedenlerle hayal gücünü harekete geçirir. Bu akademik cinayeti şüphe uyandırmadan veya yakalanmadan atlatmak ve sahtekârlıklardan bir asır sonra ortaya çıkmak, daha iyi bir kopyaya imkân tanımaktır” 43.

Wells, Haeckel’in uydurma embriyo çizimleriyle ilgili olarak şöyle bir soru yöneltmektedir:

Şayet biyologlar Haeckel’in çizimlerinin uydurma olduğunu biliyorlarsa, niçin hâlâ onları kullanıyorlar?”

Bu soruya Gould’un ağzından cevap vermektedir:

“Gould suçu ders kitapları yazarlarına atmakta, konularını yanlış sunma noktasına gelecek şekilde dondurmakla onları suçlamaktadır. Gould’un devamla: ‘Çok sayıda modern ders kitabının, Haeckel’in embriyo çizimlerini kullanmaya devam etmesine yol açan akılsızca davranışlardan hayrete düşüp utanmalıyız!’ dediğini belirtir”13.

Hitching, Ernst Haeckel’in bu embriyoların çiziminin gerçeği yansıtmadığını, bunun bizzat kendisi tarafından itiraf edildiğini belirterek, onun aşağıdaki görüşüne yer verir:

“Bu yaptığım sahtekârlık itirafından sonra kendimi ayıplamış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim tesellim şudur ki, suçlu durumda yan yana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekârlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş, şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor” 45.

Meşhur evrimci George Simpson da, Haeckel’in yanlış yaptığını dile getirir:

“Haeckel, evrim gelişimini yanlış şekilde ortaya koydu. Bugün canlıların embriyolojik gelişimlerinin geçmişlerini yansıtmadığı artık kesin olarak biliniyor” 46.

Keith, Rekapitülasyon Teorisi’nin 1950’li yıllarda ders kitaplarından çıkarıldığını belirterek şöyle der:

“Rekapitülasyon Teorisi artık tamamen ölmüştür. Bu teori, 1950’li yıllarda ders kitaplarından çıkarıldı” 47.

Wells, omurgalılardaki en erken evrelerin, en fazla benzer evreler olmadığına dikkati çeker ve şunu söyler:

Hayvan yumurtası döllendiğinde ‘yarılma’ denen bir süreçten geçer. Bu süreç boyunca genel büyüklüğünde bir artış sergilemeden, yüzlerce veya binlerce ayrı hücrelere bölünür. Yarılmanın sonunda, hücreler hareket etmeye başlar ve gastrulasyon süreç içinde yeniden düzenlenirler. Gastru­las­yon safhası, hayvanın genel beden planından, yani böcek mi, yoksa omurgalı mı olacağından ve deri, kaslar ve bağırsak gibi temel doku türlerinin ve organ sistemlerinin meydana getirilmesinden sorumludur.

Haeckel ve Darwin’in ileriye sürdüğü gibi, ‘omurgalıların gelişimlerinin en erken evrelerinde en fazla benzer oldukları’ doğru olsaydı, o zaman çeşitli sınıfların yarılma ve gastru­las­yon sırasında en fazla benzerlik göstermeleri gerekirdi. Oysa kemikli balık, amfibiyen, sürüngen, kuş ve memeli üzerinde yapılan bir inceleme, durumun böyle olmadığını göstermektedir.

Gastrulasyon aşamasında, balık amfibiyenden çok farklıdır. Sürüngenler, kuşlar ve memelilerden çok farklıdır. Bu noktada hangi modeli ele alırsak alalım, ‘en erken evrelerin en benzer evreler olduğu ve sonraki evrelerin daha farklı olduğu’ görüşüne uymamaktadır”23.

Embriyolog Ballard, embriyoların gelişim devreleri farklılıklarını şöyle dile getirmektedir:

Doğanın gerçeklerini çarpıtmak, semantik oyunlara ve şahsi delil seçimine başvurmak yoluyla kişi ancak omurgalıların yarılma ve gastrulasyon evrelerinin yetişkinlerden daha çok benzer olduğunu iddia edebilir48.

Embriyolog Blechschmidt ve Elinson da, kurbağa, tavuk ve farelerin yumurta büyüklüğü, döllenme mekanizmaları, yarılma modelleri ve gastrulasyon safhaları bakımından birbirlerinden çok büyük farklılıklar sergilediklerini belirtirler49-50.

Omurgalı embriyolarının gelişimi, Darwin ve Haeckel’in görüşlerini desteklememesine rağmen, embriyolojik gelişim basamakları evrimci bir görüşle yorumlanmakta ve bu değerlendirme hemen bütün biyoloji kitaplarında yer almaktadır.

Well bunu şu şekilde dile getirir:

“Darwin Teoremi delile bakılmaksızın onaylandığı için ve ‘Ontojeni, filojeniyi tekrarlar’ görüşü bu teoremin mantıksal bir sonucu olduğu için, biyoloji ders kitaplarına genelde von Baer’in adı da eklenerek öğretilmeye devam ediliyor. Nitekim B.I. Balinsky’nin klasik ders kitabı Introduction to Embryology’nin 1975 baskısı şu şaşırtıcı pasajı vermektedir:

“‘Von Baer’in yasası, Evrim Teoremi’nin ışığında yeniden yorumlanabilir. Yeni hâliyle o yasa, ‘Haeckel’in Biyogenetik Yasası’ olarak bilinir. Baer’in yasasına göre, eski kökenin özellikleri ontojenide erken gelişir, daha yeni kökenin özellikleri geç gelişir. Dolayısıyla ontogenetik gelişim, hayvan organizmasının aynı sıradaki değişik özelliklerini sunar. Onlar filogenetik gelişim esnasında evrilmeye devam ederken, ontojenez, filojenezi tekrarlar51.

Bir biyogenetik yasa tarihinin bundan daha ne kadar fazla çarpıtılabileceğini hayal etmek güçtür. Buna rağmen çarpıklık pek çok modern biyoloji ders kitabında hâlâ yer almaktadır. Sanki bu yeterince kötü değilmiş gibi, bazı ders kitapları, von Baer’in yasasını açıklamak için Haeckel’in çizimlerini kullanmaktadır. Örneğin Douglas Futuyma’nın ileri düzeydeki ders kitabı Evolutionary Biology’nin 1998 yılı baskısında Haeckel’in çizimleri kopya edilmiş, ancak resimlerin başlığında Haeckel’in ismi anılmamıştır. Bunun yerine, çizimlerden ‘Von Baer’in yasasının açıklaması’ diye bahsedilmiştir 29.

2000 yılında Futuyma’nın bu davranışı, “yalan söyleyerek gerçekleri çarpıttığı” şeklinde tenkit edilmişti. Futuyma, savunmasında, Haeckel’in çizimleriyle gerçek omurgalı embriyoları arasındaki farklılıklardan habersiz olduğunu açıkladı52.

Wells bu konuda şöyle der:

Profesyonel bir evrimci biyolog ve lisansüstü ders kitabı yazarı bir kişi, Haeckel’in uydurma çizimleri hakkında bilgiye sahip değildi. Bu cehaletin itirafı, biyoloji ders kitaplarımızın kalitesi hakkında bize fazla bir güven telkin etmemektedir. Fakat o, Haeckel’in ‘yanıldığını ve yanıltıcı olduğunu’ artık biliyor ve bunu, kitabının gelecek baskılarında dikkate alacağını söyledi53.

Helena Curtis ve Sue Barnes’in yazdıkları “Invitation to Biology” adlı ders kitabının en son baskısı, Haeckel’in çizimlerinin en üst iki sırasını şu başlıkla kopyalamıştı:

Bu çizimler 19’uncu yüzyıl embriyoloğu Karl Ernst von Baer’in çalışmasına dayanmaktadır26.

 Üstelik Haeckel’in çizimlerini ve görüşlerini von Baer’e yanlış bir şekilde atfetmek, bu ders kitaplarındaki en ciddi kusur değildir. Asıl kusurları, Haeckel’in çizimlerini embriyolojik delili yanlış sunmak için kullanmalarıdır.

Wells’e göre Haeckel’in çizimleri üç yönden yanıltıcıdır:

1. Onlar sadece Haeckel’in teoremine en uygun sınıfları ve takımları ihtiva etmektedirler.

2. Gösterdikleri iddia edilen embriyonları çarpıtmaktadır.

3. Omurgalı embriyoların çok farklı göründükleri erken evreleri atlamaktadır.

Haeckel’in çizimleri, sadece Futuyma ile Curtis ve Bar­nes’in kitabında değil, Ulusal Bilimler Akademisi’nin başkanı Bruce Alberts ve çalışma arkadaşlarının yazdığı “Moleculer Biology of Cell” adlı kitabın son baskısında da yer almaktadır. Albert kitabında bu konuyla ilgili olarak şöyle demektedir:

Yetişkin yapılarının kökten farklı göründükleri hayvanların erken gelişim evreleri genelde şaşırtıcı şekilde benzerdir ve Neo-Darwinci mekanizmalar, niçin farklı türlerin embriyolarının erken evrelerinde birbirlerine genelde benzediklerini ve gelişim süreci içinde evrimsel adımları tekrar attıklarını açıklamaktadır54.

Pek çok ders kitabı, Haeckel’in çizimlerinin azıcık farklı yeni versiyonlarını kullanmaktadır. Bunun bir örneği Peter Raven ve George Johnson’un “Biology” adlı kitabının 1999 baskısıdır. Söz konusu baskıda çizimler şu başlıkla verilmektedir:

Bu omurgalıların erken embriyonik evrelerinin çarpıcı bir benzerlik taşıdığına dikkat edin.”

Kitap ayrıca öğrencilere şu bilgiyi de vermektedir:

Evrimi destekleyen en güçlü anatomik delil, organizmaların nasıl geliştiklerinin karşılaştırılmasından doğmaktadır. Çoğu durumda, bir organizmanın evrimsel tarihinin, gelişimi sırasında göz önüne serildiği görülebilir. Bu sırada embriyo, atalarının embriyolarının özelliklerini sergiler28.

Diğer bir örnek, Cecie Star ve Ralph Taggart’ın 1998 baskılı “The Unity and Diversity of Life” (Hayatın Birliği ve Çeşitliliği) adlı kitabıdır. Bu kitap, çizimleri şu yanlış ifadeyle vermektedir:

 “Omurgalıların erken dönem embriyoları birbirine çok benzer 55.

 James Gould ve William Keeton’ın “Biological Science” adlı kitabının son baskısı ise, şu ifadeye yer veriyor:

Darwin’i evrim fikrine götüren embriyolojik bir gerçek, çoğu omurgalının erken dönem embriyolarının birbirlerine yakından benzemesidir27.

Burton Guttman’ın 1999 baskılı “Biology” ders kitabı ise, Haeckel’in embriyo çizimlerinin yeniden çizilmiş bir versiyonunu şu başlıkla vermektedir:

Bir hayvanın embriyolojik gelişimi, onun atalarının yapılarına ilişkin ipuçları taşır56a.

Bazı ders kitapları ise, Haeckel’in embriyolarını kopyalamak veya çizmek yerine gerçek fotoğrafları kullanmaktadır. Sylvia Mader’in 1998 baskılı “Biology” kitabı, tavuk ve domuz embriyolarının fotoğraflarını şu başlıkla vermektedir:

“Bu nispeten erken gelişim evrelerinde iki embriyo, pek çok ortak özelliğe sahip görünüyor; her ne kadar onlar tamamen farklı hayvanlar olsa da. Bu, onların ortak bir atadan geldiklerinin delilidir” 19.

Wells bu konuyu şöyle değerlendirir:

“Mader’in sahte çizimler yerine gerçek fotoğrafları kullanması, doğru yönde atılmış bir adımdır. Fakat embriyolojik delili yine yanlış sunmaktadır. Gördüğümüz gibi, Haeckel’in gelişimin orta noktasındaki çarpıtılmış embriyoları, onun yanlış sunumlarından sadece biriydi. Diğerleri ise, teoremine uysun diye taraflı sınıfları ve takımları seçmesi, erken evreleri hesap dışı tutması idi. Bu yanlış temsillerin her ikisi de devam ettirildi.

Her ne kadar biyologlar Haeckel’in çizimlerinin uydurma olduğunu ve omurgal gelişiminde en erken evrelerin en çok benzer evreler olmadığını bir asırdan fazla bir zamandan beri bilseler de, ders kitapları, saf öğrencileri Darwin Teoremi’nin embriyolojik delile dayandığına inandırmak için, bu çizimler ve neredeyse aynı ölçüde yanıltıcı fotoğrafları kullanmaktadır” 53.

6.7- Canlı organizmalardaki temel benzerlikler

Canlılar arasında gerek yapı gerekse şekil yönünden pek çok benzerlik vardır. Meselâ kimyevi bakımdan organik ve inorganik ele­mentler, bütün canlı organizmalarda belirli oranlarda temel yapı olarak bulunur. Bu elementlerin teşkil ettiği su, protein, lipid ve karbonhidrat gibi kimyevi maddeler de canlı bünyelerinde benzer tarzdadır. Genetik yapıyı teşkil eden kromozomlar ve dolayısıyla DNA’lar, fosfat, şeker, pürin ve pirimidin’den meydana gelmiş olup hepsinde ortaktır. İster tek hücreli ve isterse çok hücreli olsun, canlıların tamamı, benzer yapı ve özelliğe sahip hücrelerden yapılmıştır. Bu hücreler, çalışmaları es­nasında aynı kimyevi maddeye ihtiyaç duyar ve çalışma sonucu aynı maddeyi hasıl ederler. Meselâ hücre, solunumunda oksijene ihtiyaç duyar, solunum sonunda karbondioksit ve su meydana gelir.

Omurgalı hayvanlardaki hücre korunma mekanizmaları da ben­zerlik gösterir. Hücrede antijene karşı teşekkül eden antikor nispetine göre canlıların akrabalık derecelerinin tespitine çalışılır.

Canlı vücuduna giren yabancı maddeye “antijen,” buna karşı vücutta hasıl edilen koruyucu maddeye “antikor” denir. Belli bir antijene karşı te­şekkül eden antikor, kan ve vücut sıvısı içinde bulunur. Bir hayvanın vücut sıvısı (serum) başka bir hayvana enjekte edilirse, bu serum bir an­tijendir ve enjekte edilen hayvanda da antikor teşekkülüne sebep olur. Antikora sebebiyet veren vücut sıvısı ile antikora sahip vücut sıvısı kar­şılaştırıldığında bir çökelti meydana gelir. Vücut sıvısı antijen vazifesi gören hayvan ile vücudunda antikor teşekkül eden hayvanlarda çökelti ne kadar çok olursa sistematik bakımdan o kadar yakın, ne kadar az olursa o kadar birbirine uzak kabul edilir. Bu şekilde serolojik testlerle kuşlar sü­rüngenlere değil timsahlara, balina da domuza oldukça yakın bu­lunmuştur. Organizmalar arasında, yukarıda işaret edilen serolojik/fizyolojik/biyokimyevi özellikler ile yapı ve şekil yönünden görülen benzerlikler, canlıların birbirleriyle akraba olduğuna ve dolayısıyla müşterek bir ata­dan geldiklerine delil kabul edilir25.

6.8- Canlı organizmalardaki temel benzerliklerin kritiği

Kâinatta canlı ve cansız varlıkların tâbi olduğu ortak kanunlar var­dır. Bunun yanında sadece canlılara has kanunlar da mevcuttur. Meselâ çekim kanunu hem cansızlar hem de canlılar için geçerlidir. Yine bu varlıklar, 110 elementin belirli şekillerde birleşmesiyle meydana gel­miştir. Canlı ve cansız bünyesindeki atomların tâbi olduğu kanun da ay­nıdır. Hâlbuki üreme, büyüme ve gelişme kanunları sadece canlılara has­tır. Herhangi bir kanunun nasıl olacağı, hangi varlıkları içine alacağı, bu kanunun doğrudan kendisi tarafından tayin ve tespit edilemez. Kanunun özelliğinin ve neleri içine alacağının, kanun koyucunun ihtiyar ve iradesine bağlı olduğu hususunda herkes hemfikirdir. Dolayısıyla gerek canlılarda gerekse cansızlarda ortak ka­nunların bulunması, bu varlıkların silsile hâlinde birbirinden meydana geldiğine değil, aynı yaratıcının kanunlarına tâbi olduklarına delil kabul edilir.

 

Prof.Dr. Adem Tatlı

 

Kaynaklar:
1. Panchen, A. L. Richard Owen and The Concept of The Mohology, s.21-62. Brian K. Hall (Editör). Homology: The Hierarchical Basis of Comparative Biology. San Diego. CA: Academic Press, 1994.
2. Darwin, C. The Origin of Species. John Murray, London, 1902.
3. Mayr, E. The Growth of Biological Thougt. Cambridge, MA: Harvard University Press, s.232, 465, 1982.
4. Wells, J. Icons of Evolution, Science or Myth? Çev. Orhan Düz. Evrimin İkonları, Bilim Mi Mit Mi? Gelenek yayıncılık. Kurtiş Matbaası, İstanbul, s. 70-71, 2003.
5. Boyden, A.Homology and Analogy. American Midland Naturalist 37, s. 648-669, 1947.
6. Brady, R. H. On The Independence of Systematics. Cladistics 1, s.113-126, 1985.
7. Gish, D.T. Evolution: The Fossils Say No! 1981. Terc. Â. Tatlı,  Fosiller ve Evrim. Cihan Yayınları, İstanbul. 1984.
8. Denton, M. Evolution. A Theory in Crisis. Burnett  Books, London, 1985.
9. Gavin, De Beer. Homology. An Unsolved Problem. Oxford University Press, London.    
10. Richard, M. Shattering the Myths of Darwinism. Terc. İ. Kapaklıkaya. Son Tartışmalar Işığında Darwinizm’in Mitleri. Gelenek Yayıncılık, İstanbul, 2003
11. Wake, D. B. Homoplasy, Homology and The Problem of Sameness in Biology. S.24-33, 44-45 in Homology. Novartis Symposium 222; Chichester, UK: John Wiley & Sons, s.27, 45, 1999.
12. Hillis, D. M. Homology in Molecular Biology. S.339-368. Brian K. Hall (Editör). Homology: The Hierarchical Basis of Comparative Biology. San Diego. CA: Academic Press, s. 339-341, 359, 1994.
13. Beer, de G. Embryos and Ancestors. 3. baskı, Oxford: Clarendon Press, s. 152, 1958.
14. Alberch, P. Problems with The Interpratation of Developmental Sequences. Systematic Zoology, 34, s. 46-58, 1985.
15. Hinchliffe, J. R. & Griffiths, P. J. The Prechondrogenic Patterns in Tetrapod Limb development and Their Phylogenetic Significance, s. 99-121. B. C. Goodwin, N. Holder & C. C. Wylie (Editörler). Development and Evolution. Cambridge: Cambridge University Press, s. 118, 1983.
16. Beer, de G. Homology: An Unsolved Problem. London: Oxford University Press, s. 15-16, 1971.
17. Wells, J. Icons of Evolution, Science or Myth? Çev. Orhan Düz. Evrimin İkonları, Bilim Mi Mit Mi? Gelenek yayıncılık. Kurtiş Matbaası, İstanbul, s. 82, 2003.
18. Audesirk, T. & Audesirk, G. Biology: Life on Earth. Upper Saddle River, NJ: Prentice Hall, s.264, 1999.
19. Mader, S. Biology. 6. baskı, Boston: WCB/ McGraw-Hill, s. 298, 1998.
20. Raven, P. Johnson, G. Biology.5. baskı, Boston: WCB/ McGraw-Hill, s. 412-416, 1999.
21. Wells, J. Icons of Evolution, Science or Myth? Çev. Orhan Düz. Evrimin İkonları, Bilim Mi Mit Mi? Gelenek yayıncılık. Kurtiş Matbaası, İstanbul, s. 83, 2003.
22. Simpson, G. G. Horses. Oxford University Press, 1961.
23. Wells, J. Icons of Evolution, Science or Myth? Çev. Orhan Düz. Evrimin İkonları, Bilim Mi Mit Mi? Gelenek yayıncılık. Kurtiş Matbaası, İstanbul, 2003.
24. Henfrey, A. and Huxley, H.T. (Editörler). Scientific Memoirs: Selected from the tTansections of foreing Academies of Science and from Foreing Journals: Naturel History. London, 1853 (Yeni baskısı, 1966 by johnson, reprint corporation, New York).
25. Şengün, A. Evrim. Sermet Matbaası. Kırklareli. 1984, s.142.
26. Curtis, H. and Barnes, S. Invitation to Biology. 5. baskı, New York: Worth Publishers, s.405, 1994.
27. Gould, J. L. and Keeton, W. T. Biological Science. 6. baskı, New York: W. W. Norton, s. 347, 1996.
28. Raven, P. Johnson, G. Biology.5. baskı, Boston: WCB/ McGraw-Hill, s. 416, 1181, 1999.
29. Futuyma, D. Evolutionary Biology. 3. baskı,Sunderland, MA:Sirauer Associates, s.653, 1998.
30. Wolpert, L.The Triumph  of The Embryo. Oxford: Oxford University Press, s. 185, 1991.
31. Rager, G. Human Embryology and The Law of Biogenesis. Rivista di Biologia 79, s. 449-465, 1986.
32. White, A. J.Wonderfully Made. Evangelical Pres, Darlington.
33. Guyer, M.F. Animal Biology. New York. Harper; Brothers, London. 1937.  
34. Lenoir, T. The Strategy of Life. The University of Chicago Press, s.258, 1982.
35. Sedgwick, A. The Influence of Darwin on The Study of Animal Embryology, s.171-184. A.C. Seward (Editör). Darwin and Modern Science. Cambridge University Press, s.174-176,1909.
36. Lillie, F. R. The Development of The Chick. 2. baskı, New York, Henry Holt, 1919.
37. Rasmussen, N. The Decline of Recapitulationism in Early Twenteith Century Biology. Disciplinary Conflict and Consensus on the Battleground of Theory. Journal of the History of Biology, 24, s.51-89, 1991.
38. Beer, G. Embryos and Ancestors. 3. baskı, Clarendon Press, Oxford, s.10, 164,172, 1958.
39. Oppenheimer, J. M. Haeckel’s  Variation on Darwin. S. 123-135. Heonigswald, H. M. and Wiener, L. F. (Editörs), Biological Metaphor and Cladistic Classification. University of Pennsylvania Press,Philadelphia,  s.134, 1987.
40. Rickardson, M.K. Heteronchrony and  The Phylotypic Period. Developmental Biology 172, s.412-421, 1995.
41. Rickardson, M.K., Hanken, J. Gooneratne, M. L., Pieau, C, Raynaud, A., Selwood, L. and Wright, G.M. There is no Highly Conserved Embryonic Stage in The Vertebrates: Implications for Current Theories of Evolution and Development. Anatomy and Embryology, 196, s.91-106, 1997.             
42. Rickardson, M.K., Allen, S. P., Wright, G.M., Raynaud, A. and Hanken, J. Somite Number and Vertebrate Evolution. Development 125, s.151-160,1998.
43. Gould, S. J. Atrocious! Natural History, March, s.42-49,2000.
44. Wells, J. A.g.e., s.108.
45. Hitching, F. The Neck of the Giraffe: Where Darwin Went Wrong?. New  York: Ticnor and Fields, 1982, s.204.
46. Simpson, G.G. An Introduction to Biology. New York, Harcourt Brace and World, 1965,s.241.
47. Keith, S.T. Ontogeny and  Phylogeny Recapitulated. American Scientist,  Cilt 76, Mayıs/Haziran, 1988, s.273.
48. Ballard, W. W. Problems of Gastrulation: Real and Verbal. Bioscience 26, s.36-39, 1976.
49. Blechschmidt, E. The Beginnings of Human Life. Translated by Transemantics. Spring-Verlag, New York, s.29-30,1977.
50. Elinson, R. P. Change in Developmental Patterns: Embryos of Amphibians With Large Eggs. S.1-21. R.A. Raff and E.C.Raff (Editörler). Development  as an Evolutionary Process, 8. Cilt, New York, s. 3,1987.
51. Balinsky, B.I. An Introduction to Embryology. 4. baskı W.B.Saunders Company, Philadelphia, s.7-8, 1975.
52. The digital City-Kansas City Public Evolution, 17 Şubat, 2000. Board:http://home.digitalcity.com/kansascity.
53. Wells, J. Icons of Evolution, Science or Myth? Çev. Orhan Düz. Evrimin İkonları, Bilim Mi Mit Mi? Gelenek Yayıncılık. Kurtiş Matbaası, İstanbul, s. 107, 2003.
54. Alberts, B., Bray, D., Lewis, J. Raff, M. Roberts, K. and Watson, J. D.  Moleculer Biology of Cell. 3. baskı, New York: Garland Publishing, s.32-33, 1994.    
55. Star, C. and Taggart, R. Biology: The Unity and Diversity of Life. 8. baskı, Belmont, CA: Wadswoth Publishing Company, s.317, 1998.    
56. Guttman, B. S. Biology. Boston: WCB/ McGraw-Hill,s.718,  1999.
56a. Cloud, P. Pseudofosils,A Plea For Caution. Geology. November. 1973, p. 123.

Paylaşma linkleri