F:1993 yılında Brandeis Üniversitesi’nde “Hayat nedir?” başlıklı bir sempozyum düzenledi. Burada sadece hayatın tanımını yapmak için birçok bilim adamı fikir beyan etti. Katılımcılar sempozyum sonunda şu tanım üzerinde birleştiler:

“Hayat, enerji üreten bir dizi ELEKTROKİMYASAL İŞLEMLER’dir. Bu işlemler molekülerin birleşimiyle doğal olarak oluşmuş, basit veya karmaşık organizma tarafından yapılır. Bu organizmanın her biri karbon, hidrojen, oksijen atomları ve bir kısım öteki elementlerden oluşur ki buna hücre denir. Hücre, hem sıvı hem katı hem de gaz formunda ‘gıda’ tüketip ‘artık’ üretir. Bu işleme METABOLİZMA denir. Hücre denen organizma başka organizmalara en az bir bağımlılıkla kendi yaşamını idame edebilir.

Enerji kullanımı genellikle belirli bir sınıra kadar devam eden büyüme esnasında gerçekleşir.

Organizma kendi kendini tamir edebiliyor. Genellikle hareket ediyor. Kendinden birazcık farklı olan kopyalarını yapar. Tepkime verir. Kendi yaşam koşullarını kendi fayda veya zararına değiştirebilir. Enerji üretimini en nihayetinde durdurur veya ölür.

Bu tanımın istisnası olan canlılar yumurtalar, spermler, sporlar, tohumlar ve virüslerdir. Bunların hiçbiri gıda tüketip artık üretmezler. İlk dördü üreme sistemleridir. Beşincisi ise hayatı erken sonlandırma kabiliyetine sahiptir.”[1]

T:Bence bu tanım günümüzdeki hayat sahibi organizmalar için geçerli. Evrime kaynaklık eden ilk canlı çok daha basitti. Daha sonra karmaşık hale geldi.

F:En basit hücre bile çok kompleks bir sürecin sonunda oluşmuş. Seküler bilimin de kabul ettiği aşağıdaki hayat primadi canlıların oluşumundan önceki zorunlu aşamaları içeriyor.[2] Çok hücreli canlılar için gerekli koşullar hiç de öyle basit değildir. Bu koşulların hepsi birden gerçekleşmeseydi bugün seninle burada olamazdık. Sadece biz değil, hiçbir canlı varlık olmayacaktı.

T: Hayat piramidine bir itirazım yok. Yoksa sen bu aşamalara ihtiyaç olmaksızın aniden bir yaratıcı tarafından yaratıldığına mı inanıyorsun?

 F: Hayır, öyle bir iddiam yok. Aksine, Kur’an hayatın belirli aşamalardan sonra yaratıldığını söylüyor. Francis Collins’in söylediği gibi, Büyük Patlama’yı yapan bir Yaratıcı olduğunu kabul eden biri için sonrasındaki parametlerin de bu Yaratıcı tarafından belirlendiğine iman etmek hiç de zor değildir.  Ancak, inkâr eden biri, bütün bu parametlerin tesadüfen oluştuğuna inanmak zorundadır.

T:Her neyse… Hayatın girift ve sistemli bir süreç sonucunda oluşmuş olabileceğini kabul ediyorum. Bunun içindir ki çok nadir bulunur. Şimdiye kadar gezegenimiz dışında başka yerde hayat sahibi varlıklara rastlamadık. Benim anlatmaya çalıştığım ilk hücrenin günümüzdeki karmaşıklığı kazanmasının uzun bir süreç sonunda olduğudur.

F:Behe’nin The Edge of Evolution (Evrimin Sınırı) isimli yeni eserinde tartıştığımız konuyla ilgili çok güzel bir örnek var. Behe, canlıların çok basitten bugünkü karmaşık yapıya kör tesadüf ve akılsız tabiatla ulaşamayacağını şöyle bir örnekle açıklıyor:

Varsayalım ki gözü kapalı ve zil zurna sarhoş birinden A noktasından B noktasına gitmesini istedik. Hedefe ulaştığında kendisine bir küp dolusu altın vereceğimizi söyledik. Söz konusu kişinin bir apartmanın alt katından en üst katına merdivenle çıkmasını istersek, mükâfatı alması hiç zor olmaz. Ancak, Amerika’nın güneyindeki Teksas eyaletinin bir şehrinden kuzeydeki Şikago şehrindeki Sears Kulesi’ne tırmanmasını istersek, ödül kazanması mümkün değil. Çünkü kör ve hiçbir şeyi anlayamayacak kadar sarhoş birinin dağları, dereleri, çölleri ve yolları aşıp Sears Kulesi’ni bulması ihtimal dâhilinde değildir. Bir değil, milyarlarca kör ve sarhoş milyarlarca sene deneme yapsa bile ödülü kazanamaz. Hepsi yolda helak olur.[3]

T:Bence Behe’nin misali gerçeğe uymuyor. Doğal seleksiyonu hesaba katmamış. Oysa doğal seleksiyon yol gösterici rehber gibidir.

F:Orasını unuttum. Behe, doğal seleksiyonu hesaba katmak için sarhoş adamın tek bir şeyden anladığını varsayıyor: Sürekli yükseğe tırmanmak. Evrim teorisinde adım adım değişime uğrayanlar arasında doğal seleksiyonla zirveye çıkanlara hayatta kalma ödülü verildiği gibi, Behe’nin örneğinde de sürekli yukarıya tırmanıp en zirveye çıkan ödülü alıyor.

T:Şimdi oldu. Bırak kör ve sarhoş bir insanı, fareye bile ödül verip A noktasından B noktasına götürebilirsiniz. Doğal seleksiyon sayesinde yaşanan da budur.

F:Bence yanlış bir varsayım yapıyorsun. Evrim sürecinin basamakları önceden belliymiş varsayımı yapıyorsun. Doğal seleksiyon bu basamaklardan hücreyi yürütüp en zirveye çıkardı diye düşünüyorsun. Oysa canlı organizmalar kulesi Sears Kulesi gibi doğru bir şekilde yukarıya çıkan düzenli basamaklardan oluşmuyor. Aksine, her bir adımdan sonra kör ve sarhoş adamın önüne bin bir kapılar açılıyor. Herhangi birine gidebilir. O kapılardan sadece biri yukarıya tırmanmasına imkân sağlıyor. Diğerleri çıkmaz yollar. Darwinciler bu çıkmaz yolları hiç hesaba katmadan, bir apartmanın en üst katına tırmanırcasına, adım adım mutasyonla tek hücreden karmaşık organizmalara ulaştığını varsaymakla büyük hata yapıyor.

T:Anlattıklarını kabul ediyorum. Hatta yolların yüzde 99’u, belki de daha fazlası çıkmaz yoldur. Ancak, birkaç milyar sene devam eden bir yolculukta, binde bir ihtimal dahi olsa, farenin veya kör ve sarhoş birinin doğru yolu bulup Sears Kulesi’ne tırmanması mümkündür.

F:Teorik olarak sonsuzda bir dahi olsa senin dediğin muhtemeldir. Senin şu anda taş olman da, kuş olup uçman da muhtemel… Ancak, şimdiye kadarki deneyimlerimiz ışığında bunun olacağına ihtimal vermiyoruz. Yani muhtemel diyoruz; ancak mümkün değil. Akıllı biri olarak hiç kimse hayatını böyle saçma ihtimaller üzerine bina etmez.

T:Ben gayet mümkün olan bir şeyden bahsediyorum. Biliyorsun farelere bile ödül verildiğinde karmaşık labirentlerde yolunu buluyor. Ödülü alıyor.

F:Evrimin öngörüsü, farenin yiyecek bulmasına asla benzemez. Çünkü burada gören ve sınırlı dahi olsa düşünen bir fare yok; kör, sağır ve akılsız hücre var. Hem de bu hücre sadece yol bulmayacak, gerektiğinde köprü kuracak, gerektiğinde araba icat edecek, gerektiğinde uçak icat edecek, hatta gerektiğinde harikulade bilgisayarlar icat edecek... Çünkü basit bir hücrenin son derece karmaşık ve sistemli bir yapı olan insana dönüşmesi için gerekli olan beyin, göz, iç organlar gibi sistemlere ihtiyaç var. Gerald L. Schroeder, başlangıçta birbirinin tıpatıp aynı olan hücrelerin anne rahminden farklı organlara dönüşmesini hayretle karşıladığını şöyle anlatıyor:

 

“(Anne rahminde) hücreler bölünürken, yavru hücreler nasıl ve nerede kalbin, burnun veya tırnağın hücresi olacağını keşfediyor veya öğreniyor? Bölünmeyle elde edilen hücreden bu mucize vücut inşasının nasıl gerçekleştiği halen sırdır.”[4]

 

 

 


[1] Roy Abraham Varghese, A.g.e., s. 269.

[2] Michael Behe,The Edge of Evolution, s. 218.

[3] Michael Behe, The Edge of Evolution, s. 6.

[4] Gerald L. Schroeder, The Hidden Face of God, Sceince Reveals The Ultimate Truth, s. 78, Simon & Schuster, New York 2002.

Paylaşma linkleri