Evrimciler, çarpıtılmış fosil kayıtlarına, genetik lisanın (DNA) zâhirdeki benzerliğine ve beynin büyüklüğüne, insanın evrimini desteklemek için şartlı baktıklarından, insanların maymun benzeri atalardan evrimleştiğini iddia ederler. Onlara göre insanlar ve maymunlar ortak fizikî yapıları paylaşmaktadır (meselâ, kemikler, kafatası kapasitesi ve DNA dizileri gibi). Hâlbuki farklı bir nazarla bakıldığında bu kısmî benzerlikler, aynı dünyada benzer şartlarda yaşayan canlılara, benzer plâna sahip organların verilmesi veya çalışmalarında boyalar, fırçalar ve tuval gibi aynı malzemeyi kullanan bir ressamın her eserinde yeni ve farklı güzellikler göstermesi gibi de değerlendirilebilir.

Evrimciler, çarpıtılmış fosil kayıtlarına, genetik lisanın (DNA) zâhirdeki benzerliğine ve beynin büyüklüğüne, insanın evrimini desteklemek için şartlı baktıklarından, insanların maymun benzeri atalardan evrimleştiğini iddia ederler. Onlara göre insanlar ve maymunlar ortak fizikî yapıları paylaşmaktadır (meselâ, kemikler, kafatası kapasitesi ve DNA dizileri gibi). Hâlbuki farklı bir nazarla bakıldığında bu kısmî benzerlikler, aynı dünyada benzer şartlarda yaşayan canlılara, benzer plâna sahip organların verilmesi veya çalışmalarında boyalar, fırçalar ve tuval gibi aynı malzemeyi kullanan bir ressamın her eserinde yeni ve farklı güzellikler göstermesi gibi de değerlendirilebilir. Dolayısıyla malzemenin ve bazı temel plânların benzer olması sadece Sanatkâr'ın birliğini gösterir. Kum, çimento, demir gibi malzemeler kullanılarak yapılan basit ve tek katlı bir evden gökdelenlere ve fabrikalara kadar yüzlerce farklı bina birbirinden türememiş, aksine her biri akıllı ve ilim sahibi bir mimarın elinden çıkmıştır.

Evrimciler anatomik organlardaki kısmî benzerliğin zayıf bir delil olduğunu bildiklerinden bunu desteklemek için, insanlar ile iddia edilen maymun benzeri ataları arasındaki zihnî kabiliyetler ve davranış hususiyetlerinin benzerliklerine de bakarlar. Meselâ, insanın lisan bilgisinin ve konuşma kabiliyetinin, hayvanların haberleşme sistemlerinin evrimle gelişmesi neticesinde ortaya çıktığını iddia ederler; ancak buna ait deliller de inandırıcı değildir.

Maymunların basit sembolik el hareketleriyle ilgili kabiliyetlerini ele alalım. Sadece maymunlara değil, bütün hayvanların fıtratlarına, onların mevcut organlarıyla ortaya koyabilecekleri kendi türlerine has, bir haberleşme ve hemcinsleriyle anlaşma tarzı bir nevi ilhâm yerleştirilmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'deki "arıya vahyettik"(Nahl,16/68) beyanından bütün hayvanlara hayatlarını sürdürmeleri için gereken davranış hususiyetlerinin verildiğini anlıyoruz. Maymunlar da mevcut potansiyelleri çerçevesinde bazı fizyolojik ihtiyaçlarını yerine getirmek için hemcinsleriyle anlaşma kabiliyetine sahiptir. Evrimci bir Antropolog olan Barbara King, bir maymunun özel bir içeceğe karşı damak tadının geliştiğini ve o tadı belirtmek için sembolik bir işaret dili öğrendiğini bildirmektedir.(1) King evrimci bir bakışla, bu kabiliyeti, maymunlarla olan geçmişimizde olduğu iddia edilen ortak atayı destekleyecek şekilde yorumlamaktadır. Fakat maymunun gerçekte bu içecek hakkında bildiği şey, "tadı güzel gazlı sarı bir sıvıdan" başka bir şey değildir. Bu hususta maymunlara üstü kapalı şekilde bir lisan tecrübesi atfedilse bile, bu onların insanla ortak atadan geldiğine bir delil olamaz.(2)

Bir maymun, gerçek mânâda bir meyve suyunun ne olduğu, meyvelerin ezilerek kaynatılması ve sulandırılarak içecek haline getirilmesi, daha sonra karbonatlanması neticesi meydan gelmiş asitli bir içecek olduğu konusunda bir fikre sahip midir? Bir maymun bu kavramı ve içeceğin ne olduğunu kavrayabilmek için bununla ilgili diğer kavramları elde edebilir mi? Bu kavramı, insanların yaptığı şekilde sınırsız sayıda uygun metnin içerisine uygun şekilde yerleştirebilir mi? Asla kabul edilemeyecek bu durumun zorluğu, insan ve maymunların zihin kapasiteleri arasındaki benzerlikleri değil, tam aksine aradaki büyük farklılığı göstermektedir. Maymunların ve diğer hayvanların haberleşme sistemleri ile insanın konuşması arasında evrimle aşılamayacak büyük bir uçurum vardır. 20. yüzyılın önde dilbilimcilerinden, Noam Chomsky bu konuya ışık tutacak bir beyanda bulunur: "İnsan dili üzerine çalıştığımız zaman, belki de 'insanın mahiyeti' olarak adlandırılacak lisan kabiliyetinin, insana has ve onun aşkın yanından ayrılamayacak olan, ferdî veya içtimaî bütün yönlerini içine alan, aklın kendine has ve insanı diğer canlılardan ayıran yönünü keşfettiğimiz düşünülebilir... Bir dili kullanırken kişi, kendi tecrübeleri açısından yeni olan, eski birikimlerine bağlı kelime dağarcığından geçirilmiş sayısız miktarda ifadeyi anlayabilir; karşı karşıya kaldığı yeni durumlar için o şartlara uygun ifadeler üretebilir ve bu esrarlı kabiliyeti taşıyan diğer fertlerin ne dediklerini anlayabilir. Sıradan dilin bu üretici ve gelişmeye açık hamleci yönü, insan dilini bilinen diğer hayvan iletişim sistemlerinden ayıran temel bir faktördür."(3)

Chomsky yukarıdaki ifadesiyle, evrimci literatürdeki klâsik tuzağa cevap vermektedir. Zîrâ birçok evrimci, insanlar ve maymunlar (veya genel olarak diğer hayvanlarla) arasındaki basit benzerlikleri maymunları yükseltmek için değil, tersine insanları alçaltmak için kullanmaktadır. Bilhassa, böyle evrimciler benzerliğin temelini oluşturan insanlığımıza ait özellikleri aşağı ve geri gösterirler. İnsanlar ve maymunlar her ikisi de haberleşme sistemine sahip oldukları için, insan dilinin, maymun haberleşme sisteminin daha mükemmelleşmiş (daha çok evrimleşmiş) bir çeşidi olduğu söylerler. Ancak durum hiç de onların söylediği gibi değildir. İnsan dili, farklı durum, konum ve şartlara sayısız uyum gösterebilme, yeni kavramlar ve metaforlar üretebilme kabiliyeti ile iletişim sistemleri içerisinde hayvanlarda eşi-benzeri görülmeyen bir iletişim sistemidir. Jonathan Marks, bu durumu şöyle özetler: "Bütün dallarda maymunlarla yapılan işaret dili deneylerinde ortaya çıkan üç şey açıktır. Bir, maymunlar kendilerine insanlar tarafından sunulan bir sembol sistemini sınırlı olarak kullanma ve onunla bazı temel ihtiyaçlar konusunda münasebet kurma kabiliyetine gerçekten sahiptir. İki, ama maalesef, söyleyecek hiçbir şeyleri yoktur. Ve üç, tabiî hayatlarında bu tarz sistemleri kullanmamaktadırlar."(2)

Aynı şekilde, evrimciler insan zekâsını, maymunların ve diğer hayvanların zekâlarıyla karşılaştırırken, insan zekâsını küçümseme eğilimindedirler. Evrimcilere göre, zekâ, bizim ve diğer hayvanlar tarafından, hayatta kalma ve üremedeki değerinden ötürü elde edilmiş, tabiî seleksiyonun nöronları işleyerek ortaya çıkardığı bir üründür. Darwinciler bizim zekâmızla dünya arasında bulunan hikmetli uyumu tabiî seleksiyona atfederler. Ancak zekâ, evrimcilerin bu tanımdan çok, hayvanların temel bir özelliği, bütün canlılara hayat veren İlâhî yaratma gücünün tecellisi olan bir prensiptir. Biraz daha açarsak, her canlının hayatını sürdürmesi için gerekli olan donanımını nasıl kullanacağını belirleyen İlâhî kaynaklı bir sevktir. Bütün biyofizikî âlemde gördüğümüz olağanüstü sanatlı yapıların işleyişini yönlendiren, hayatlarını sürdürebilmeleri için gerekli hikmetli bilgiyi hayvanlara zihnî kapasiteler şeklinde -ve en üst seviyede de insana- yükleyen bir olgudur. Bizim zekâmız dünyayı anlayarak yaşama için gerekli olan potansiyel kabiliyete sahiptir ve bu, zekâyı her canlının ihtiyacına göre veren Yaratıcı'mıza işaret etmektedir. Bir solucanın, böceğin veya balığın hayatta kalması için sergilemesi gereken sevk-i İlâhî şeklinde tezahür eden "zekice" davranışları bir tür zekâ ürünüdür. Bütün canlılar değişik seviyelerde bu tür davranışlar sergiler. Arının kovanını inşa etmesi, örümceğin ağı ile tuzak kurması, kuşların göç yollarını bulması şeklinde tezahür eden davranışları, akıl, şuur, irade gibi sadece insana has vasıfların dışında yaratılış gâyelerini yerine getirmek için verilmiş zekâlarını gösterir. İşte tam burada evrimciler büyük bir açmaz içine girerler. Zîrâ, sınırsız sayıda sergilenebilecek davranış içinden, hayvanın anatomisine, fizyolojisine ve bütün bir ekosisteme uygun gelecek en mükemmel ve uygun kalıpların seçilmesi ancak küllî irade ve şuur sahibi bir Yaratıcı'yı gösterir, bütün bunlar tesadüflerin oyuncağı şuursuz tabiat kuvvetlerine verilemez.

Ayrıca omurgasız bir canlının, meselâ bir böceğin veya örümceğin zekice davranışlarının onun beyin dokusunda nasıl ortaya çıktığını bir kenara bıraksak bile, evrimin akılsız ve şuursuz mekanizmalarının zekâ gibi madde dışı, mahiyeti meçhul bir fenomeni, plânlı bir şekilde geliştirerek, omurgalı sınıflarının her birine uygun stratejiler üretecek biçimde nasıl evrimleştirdiği hiçbir maddî mekanizma ile izah edilemez.

Zekâya, tabiî seleksiyonun bir ürünü olarak bakıldığında, sadece hayatta kalmak ve çoğalmak için bir araçtır. Böyle bir aracın, dünya hakkında bize doğru bilgi vermek ve dünyayı gerçek mânâsıyla idrâk etmek gibi bir vazifesi yoktur. Darwin'in de kabul ettiği gibi, evrimi ortaya çıkardığı iddia edilen süreçler, hakikatin doğru şekilde sunulmasına hiçbir fayda sağlamaz. Gerçekten de evrime atfedilen prensiplere göre, zekâmız yaşadığımız âlemi anlama pahasına daha çok menfaat ve zevk adına çalışıyor gibidir. Zekânın bu gücü akıl ve vicdanla dengelenmediği takdirde insanlığın başına sıkıntıdan başka bir şey getirmez.

Darwin kendisi de bu sıkıntıyı hissetmiştir: "Daha ilkel hayvanların aklından gelişen insan aklına inanmanın bir değeri var mıdır yahut bu tamamen güvenilir midir, şu korkunç şüphe her zaman aklıma gelir." demiştir.(4) Eğer evrim teorisi, daha ilkel hayvanların aklından gelişen insan aklının bir ürünü ise, neyi temel alarak evrim teorisine güveneceğiz? İnsan aklının nasıl ortaya çıktığının bir açıklaması olarak Darwin teorisi, kendi içinde uyumlu olmadığına kendisi işaret eden bir teoridir, bir başka deyişle, mantıkî açıdan teori kendi kendini çürütmektedir.

Evrimciler insanın ayrıcalığının üzerinde durmak yerine, insanın hayvanlarla olan ortaklığı üzerinde durma eğilimindedirler. Maymunla insanın ortak atasından, yırtıcılarla ortak ataya, kemiricilerle ortak ataya, sürüngen ve kuşlarla ortak ataya ve nihayetinde hayatın başlangıcına kadar geriye giden bir ortak ataya varma gâyelerini tahakkuk ettireceklerini düşünürler. Fakat bütün hayvanlar içinde hiçbirisi uzaktan ve yakından insan aklı ve zekâsıyla boy ölçüşebilecek seviyede değildir. Yunus, fok, şempanze, köpek, fil, papağan gibi bilhassa eğitilerek sirklerde gösteri yaptırılan hayvanların marifetlerini evrimleşme yolunda yarım kalmış zekâlar gibi yorumlamak sadece dar bir bakış açısına mahkûmluktur. Bu hayvanların kısmî bazı şeyleri öğrenebilmeleri onların sahip olduğu zekâ potansiyeli dâhilindedir.

Zekâ ve akıl fonksiyonlarının insana has keyfiyetiyle tezahür etmesini beyin dokusundaki nöronların tabiî seleksiyonla belli bölgelerdeki gruplaşmasına ve sinir ağları arasındaki kompleks yolların gelişmesine bağlayan evrimin, bilhassa konuşma ve zekâya ait marifetlerin ortaya çıkışı hususunda söyleyeceği hiçbir şey yoktur. İşitme, görme, koku ve tat gibi maddî duyulara ait milyarlarca hücrenin ittifakıyla kurulmuş yerleri az çok belli beyindeki merkezlerin her birinin eksiksiz fonksiyon görmesini bile tesadüflerin ortaya çıkardığı mutasyonlarla izah edemezken, lisana ait kelime öğrenme, hafızada tutma, nesnelerin isimleri ile mânâları arasında irtibat kurma, kelimeleri mânâlı cümleler hâlinde dizme, bununla ses telleri, dil, dişler ve dudak hareketleri arasında bağlantılar ihdas etme, konuşulan mevzua göre uygun el hareketleri ve yüz ifadelerinin otomatik ayarlanması gibi hususlar en mükemmel bilgisayarların bile altından kalkamayacağı süper kompleks düzenlemelerdir.

Madde ile mânâ âlemi arasında diyalog kurmamıza, medeniyet inşa etmemize, ferdî ve içtimaî münasebetleri düzenlememize, kısacası insanlığımızı ortaya koymamıza vesile olan, lisan ve zekâ gibi unsurların yukarıda kabaca saydığımız kademelerden geçerek tezahür etmesini; tesadüfî evrim mekanizmalarına ve tabiî seleksiyonun baskısına vermek, en kibar ifadesiyle "gülünç" hâle gelmektedir.

Zihnî kabiliyetlerimizin sadece beyin fonksiyonlarımızın bir ürünü olduğunu iddia etmek veya bu kabiliyetleri nöronların elektrikî ve biyokimyevî hususiyetlerine indirgemek, insanlardaki matematik, felsefe, din gibi yüksek zihnî kabiliyetler gerektiren düşünce ve tefekkür dünyasını da çok basite almak demektir.
Ahlâk, içtimaî fedakârlık ve fazilet gibi yüksek mefkûrelerin kaynağı evrim olabilir mi?

İnsanı insan yapan hususiyetler içerisinde, evrim teorisi için en büyük zorluğu oluşturan sadece sıra dışı zihnî kabiliyetler değildir. Ahlâk ve bilhassa da fedakârlık gibi duygu ve düşünce dünyasına ait kavramlar için ne denebilir? Bir kısım insanların mantıklı hiçbir mükâfat alma şansı olmadığı hâlde isteyerek bir başkası için kendisini riske atması veya feda etmesine ne denebilir? Evrim bu tarz fiilleri nasıl açıklamaktadır?

Evrimci psikolojiye göre, insanlar ve maymunlar, ahlâkî normlar tarafından yapılandırılmış sosyal çevrelerde yaşar. Bu da birlikte çalışmayı kolaylaştırır fedakârca davranmamız için bizi birbirimize yardım ettirir. Bu yüzden, evrimci prensiplere göre, fedakârlık (alturizm) hayatta kalmayı ve üremeyi kolaylaştırıcı, onlara hizmet eden bir stratejidir. Buna göre fedakârlık kendini feda etmeyi bile gerektirebilir; ancak yine de soyu ile kan bağı olan diğerlerinin hayatta kalmasına fayda sağlar, böylece şahsın kendi genlerinin devamı sağlanır ve bu yüzden de evrim tarafından desteklenir. Dikkat edilmesi gereken bir nokta, insanların, belirli bir bedeli olmasına rağmen diğer kişilere karşı sergilediği fedakârlığın, evrimci psikologlar tarafından sadece evrim çarklarının dönmesini kolaylaştıran bir makine yağı gibi görülmesidir.

Evrim inancına göre "Ahlâklılık veya bizim ahlâka olan sıkı inancımız, sadece üreyen sonumuzu ileri götürmemiz için bize yerleştirilmiş bir adaptasyondur. Bundan dolayı, ahlâkın temelleri Allah'ın emir ve isteklerinin tebliğ edildiği bir dine dayanmaz. Diğer bir mânâda, etik genlerimiz tarafından bize yerleştirilmiş ve bizi işbirliği yapmaya sevk eden bir illüzyondur. Gerçeklik zemini olmayan bir şeydir."(5)

Her şeyden önce evrim teorisi ve onun evrimin motor gücü olarak gördüğü tabiî seleksiyon prensibi için gerçek deliller, çok zayıftır. Bu yüzden, evrimci psikolojiyi, çağdaş evrim teorisine dayandırmak, kumdan yapılmış bir kulenin tepesine kartlardan ev yapmaya benzer. Ahlâk sahibi olmayla alâkalı evrimci görüşleri, bizim ahlâkî hayatımızın gerçekleriyle çevrelenmemektedir. Aslında, insanlar evrimci prensiplerin mantığı ile açıklanamayacak fedakârlık davranışları sergilerler. Fedakârlık, bir insan davranışı olarak, evrimci mantığın almayacağı bir şekilde, her zaman basit bir al gülüm ver gülüm değildir. Üreme içgüdüsüyle de izah edilemez. Bu sahada çalışan Biyolog Jeffrey Schloss, şöyle demektedir: "Büyük felâketler (bazı savaşlardan ve katliamlardan örnekler veriyor) sırasında insanlığa yardım elini uzatan fedakâr insanlar tabiî seleksiyoncuların beklentilerinin tamamen aksine yardım örnekleri sergilemişlerdir. Kurtarma süreçlerinde ölüm riski sadece bariz ve devamlı olmayıp, kurtarıcılarla da sınırlı değildi. Kurtarıcıların aileleri ve arkadaşları hepsi de tehlike altındaydı. Buna ek olarak, aileler ölümden kaçsalar da, genellikle, yiyecek kıtlığı, kalacak yer bulma problemi, içtimaî münasebetlerden tecrit etme, aşırı hissî baskılar ve kurtarıcının sahip olduğu hakları kaybetmesi gibi durumlar söz konusuydu."(6)

Evrimci etik, bencil genlerinin ötesine geçen bu fedakâr insanları nasıl mantıklı bir şekilde açıklar? Kendisinin –ve genlerinin- zararına bile olsa başka birinin iyiliğini arayan insana ait bu büyük iyilik özelliği, evrimci ahlâk için çözümlenemez bir problemdir. Bu tarz akıl yürütmeler gerçeklerle uyuşmamaktadır. Başkaları için kendini riske atma veya feda etme motivasyonundaki kişilerin genel olarak diğerlerinden daha az adaptasyona uğramış kişiler olduklarına veya şahsî rahat, statü artması veya daha fazla evlât veya herhangi bir mükâfat aradıklarına dair, sübjektif yorumların dışında ciddi bir delil yoktur. Bu durumda, şöyle bir soru akla gelir: Bu insanları motive eden, harekete geçiren ahlâkın kaynağı nedir?

İnsanı insan yapan daha birçok lâtife veya hususiyetin bütünü için benzer yorumlar yapabiliriz. Vicdan mekanizmasına, tefekkür ufkuna ve his dünyasına ait birçok güzellik sergileyen insanın bu duygulara ait beyinde bir merkez veya nöron grubu aramasının hiçbir faydası yoktur. Zîrâ bu gibi maddî olmayan tezahürlerin kaynağı da maddenin dışında aranmalıdır. İlâhî vâridat olarak metafizik âlemden gelen bir kısım his, duygu ve düşüncelerin beyin ve vücut üzerinde tesirleri vardır. Ancak beyindeki nöronların her birinin tek başına bir akıl ve şuur sahibi olduğuna, vicdan mekanizmalarına ait hisler ürettiğine dâir bir tespit bilinmemektedir. Vücudun hareket, beş duyu, sindirim, solunum ve dolaşım gibi fizyolojik faaliyetlerine ait bütün ihtiyaçları için beyinden üretilen komutların hiçbiri beynin kendisine ait değildir. Beyin sadece bir aracı istasyon konumunda, Kudret-i Ezelîye'nin icraatına sebepler adına perdeleme yapmaktadır.


Dipnotlar
(1). King, B. J. (2001): Roots of Human Behaviour, 24-parts audio course (Chantilly, Va.:The Teaching Company).
(2). Marks, J. (2002): What it means to be 98% chimpanzee. Apes, People, and Their Genes. University of California Press Berkeley and Los Angeles.
(3). Chomsky, N. (1972): "Form and Meaning in Natural Languages" in Language and Mind, genişletilmiş baskı (New York: Harcourt, Brace, Jovanovich) p.100
(4). Darwin, C. (1881): Letter to W. Graham. In Life and Letters of Charles Darwin, (ed) Francis Darwin (New York: Appleton&Co.,1905).
(5). Ruse, M. And Wilson, E. O.(1991): The Evolution of Ethics. in Religion and the Natural Sciences: The Range of Engagement, ed. J. E. Hutchingson (Orlando, Fl.: Harcourt and Brace, p.310.
(6). Schloss, J. (1998): Evolutionary Accounts of Altrusim and the Problem of Goodness by Design. in Mere Creation, ed. W.A. Dembski (Downers Grove, III.: InterVarsity Press, p.251.


( Prof.Dr.Arif SARSILMAZ)

Paylaşma linkleri