F:Geçenlerde yeni bir arabaya binerken müşahede ettiğim bir şey bu konuda bana büyük bir ders ver­di.

T:Ne gördün yine?

F:Biliyorsun, eski model arabalarda bütün hava yastıkları bir kaza durumunda şişer. Yolcu kısmında kimsenin oturup oturmadığı önemli değil. Oysa geçenlerde bindiğim arabada, hava yastıkları için sinyal düğmesi vardı. Yolcu koltuğuna birisi oturunca, sistem aktif hale geliyordu. Aksi halde, hava yastığı çalışmıyordu. Bu sistemi görünce, mucidi aklıma geldi. “Vay canına!” deyip ustasını tebrik ettim içimden. “İyi düşünmüşler” dedim.

Tam o sırada evrim tartışmasını hatırladım. Anladım ki, her bir canlıya da, karşılaşacağı farklı koşullar düşünülerek, bu tarz sistemler yerleştirilmiş. Farklı koşullara adapte edecek şekilde programlanmış. Evrimciler bu esnek yapıyı yanlış yorumluyorlar. Mutasyon dediğimiz şey, canlılardaki ilahî sistemlerin, belirli şartlar dâhilinde aktif hale gelmesidir.

T:İlginç bir yaklaşım! Buna delilin nedir?

F:Evrimcilerin delilinden çok daha kuvvetli delillerim var. Böyle bir şeyin mümkün olduğunu hem gözlemle hem de deneyle ispatlayabilirim. Oysa evrimcilerin iddia ettiklerinin hiç­bir ispatı yok. Biraz önce verdiğim örnekte olduğu gibi, Allah’ın sınırsız ilim denizinden bir damlasına sahip olan insanlar bile farklı koşullara göre intibak eden çok özellikli ürünler yaptığına göre, elbette dünyanın yaratılışından kıyamete kadar meydana gelmiş ve gelecek olan değişiklikleri bilen sonsuz ilim sahibi Rabbim, yaşamasını dilediği varlıkları, sonsuz kudretiyle, bu şartlara uyum sağlayacak bir yapıda yaratabilir ve yaratmıştır.

Kısacası, kâinattaki hadsiz eserler, Rabbimin hadsiz ilim, kudret ve hikmetine delil oldukları gibi, hadsiz ilim, kudret, hikmet ve rahmet de canlı varlıkların değişen çevre şartlarına intibak edecek kabiliyetlerle donatıldıklarına delildir.

T:Seninkisi inanca dayalı bir yorum. Nasıl oluştuğunu tam anlayamadığın bir şeyi yaratıcı bir güce havale ederek işin içinden sıyrılıyorsun. Bu kolaycılıktır. O zaman bilim falan da yap­mayalım. Her şeyi yaratıcı yapmış, deyip çıkalım işin içinden. Ben, aklını kullanarak, kâinattaki oluşumları açıklayan bilim adamlarını takip ediyorum. Onların söyledikleri bana daha makul geliyor.

F:Daha önce de söyledim. Bilim karşıtı değilim. Bilimsel çalışmaları, felsefî görüşleriyle yanlış yorumlayan ve bunu başkalarına bilimsel hakikat gibi dayatan bilim adamlarına karşıyım. Kanaatimce, insanları Allah’tan uzaklaştıran bilim değil, bilimsel bulguları kendi ideolojilerine göre soyut ve üstünkörü yorumlayan bir kısım bilim adamlarıdır. Gerçek bilimsel çalışmalarla hiçbir problemim yok. Onlardan çok istifade ediyorum. Çünkü hakiki bilim adamları, yaptıkları çalışmalarla, kâinat kitabındaki görünmeyen yazıları (ayetleri) keşfedip ortaya çıkarıyorlar. Ray Abraham’ın tabiriyle, bilim dünyanın “büyüleyici, gizemli, hayret ve hayranlık verici olduğunu ortaya çıkarıyor.”[1]

Ancak, seküler bilim adamları kendi yorumlarıyla bulduklarını yanlış yorumlayıp, çıkardıkları ayetlerin üstünü kapatıyorlar. Başka bir deyişle, onlar bir yandan kâinat kitabının bize gizli kalan ayetlerini su yüzüne çıkarırken, öte yandan kendi ideolojileriyle üstünü örtüyorlar. Bu ilahî kitabı, okumayı bilmediği için manasını inkâr ediyorlar. Veya dinsiz felsefeden aldığı dersle, bu kitaptaki ayetleri yanlış yorumluyorlar. Kendi yanılgılarını, bilimsel etiketler altında hakikat gibi gösterip, başkalarına satıyorlar. Oysa Abraham’ın ifadesiyle, “dünyanın harikaları Allah’ı görebildiğimiz ve gördüğümüz pencerelerdir.”

T:Senin bilim taraftarlığına anlam veremiyorum. Bilimsel çalışmalar fosillerdeki benzerliği ortaya çıkararak evrim teorisinin doğruluğunu teyit etti. Daha da önemlisi son yıllardaki genetik çalışmalarla, canlı türlerinin benzer genetik kodlarını da keşfederek evrime daha kuvvetli delil buldu. Bilime taraftarsan nasıl bu bulgulara itiraz edersin, anlamıyorum.

F:Tekrar ediyorum, bilim adamlarının keşiflerine değil, yorumlarına itirazım var. Canlı­lardaki benzerliklerin ortaya çıkma­sı, onların evrimle oluştuğuna değil, tek bir Yaratıcı’nın eseri olduklarına işaret eder, aynı kudret elinden çık­tıklarına delildir. Dolayısıyla, tev­hi­de iman eden için, söz konusu bul­gular tevhide delildir. Ancak diğer taraftan evime inananlar da tabiata, sebeplere ve tesadüfe delil yapıyorlar. O halde, bilimsel verilerin yorumu, onları yorumlayanın dünya görüşüne göre değişir.

Kanaatimce, seküler bilim adamları, pozitivist dünya görüşünün etkisiyle, sebep-sonuç ilişkisinin (perdesinin) ötesine gidemedikleri için hakikati göremiyorlar. Allah’ın olağanüstü icraatlarını akılsız, şuursuz, cahil, kör sebeplere, tabiata ve te­sadüfe veriyorlar.

T:Sebep-sonuç ilişkisine perde dediğine göre, kâinattaki her şeyi bir nevi, kukla gibi düşünüyorsun. Her şeyin ipleri her an yaratıcının elinde diye düşünüyorsun. Doğru mu anlamışım?

F:Evet, aynen öyle! Her şey, her şeyiyle her an âlemlerin Rabbinin tedbir ve idaresi altındadır. O’nun ilmi ve kudreti haricinde bir yaprak bile yere düşmez. Bir kuş bile kanat çırp­maz. Bir insan bile elini hareket ettiremez.

T:Çok farklı bir görüş. Son derece aktif bir yaratıcı anlayışı bu… Sen tabiata, doğa yasalarına ve maddi sebeplere hiçbir tesir vermiyorsun. Her şeyi Yaratıcı doğrudan doğruya kendisi yapıyor diyorsun. Faraza bir Yaratıcı olduğunu kabul etsek bile, her şeyi bizzat kendisi yapmasına ne gerek var? İnsan yapımı otomatik makineler gibi, otomatik işleyen tabiat sistemi dâhilinde iş görmesi daha kolay değil mi?

F:Daha önce de ifade etmiştim. Kolaylık ve zorluk bizim gibi kudreti sınırlı olanlar için geçerli. Sonsuz kudret sahibi için kolay ve zor diye bir şey olamaz. Bu anlamda Kur’an’ın tarif ettiği Allah için bir elmayı doğrudan doğruya yaratmakla, elma ağacını fabrika gibi kullanıp elmayı yaratmak arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de eşit derecede kolaydır. İkisi de Allah’ın dilemesiyle hemen oluverir. Böyle bir durumda elma ağacını fabrika yapmaya gerek yoktur.

Daha da ötesi, elma ağacını fabrika yapmak sonsuz hikmete aykırıdır. Çünkü hikmet her şeyde en kısa yolu takip etmeyi gerektirir. Elma ağacı yolu gereksiz yere uzatmaktır. Her şeyi hikmetle yapan abesle iştigal etmez. Gereksiz ve faydasız olan bir şeyi icat etmez.

T:O halde niye elma ağacını bir fabrika gibi işletip onunla elma üretiyor?

F:Daha önce söyledim. Tekrar edeyim. Elma ağacı elmayı yapmıyor. İkisi birlikte gönderildiği için biri diğerinin sebebi gibi görünüyor. Hakikatte ikisinin de sebebi, Allah’ın sonsuz rahmetidir.

T:Gözlemlediğimiz kâinat hiç de senin tarif ettiğin özellikleri yansıtmıyor. Bence bir Yaratıcı varsa, ağacı, toprağı, tohumu kullanarak iş görüyor. Bu benim değil, birçok inanan insanın görüşü. Anlaşılan sen bu görüşü kabul etmiyorsun.

F:Hayır. Çünkü bence böyle bir inanç teizmden ziyade deizme yakındır. Oysa Kur’an her an her şeyi kontrolünde tutup, her şeyi devam ettiren bir ilahtan bahsediyor. Bizim tohum ve yumurtalarda gördüğümüz ilahî kader programıdır, otomatik işleyen sis­temler değildir. Sistemi her an yaratan ve doğrudan doğruya işleten Allah’tır. Bize bilerek iş gördüğünü gös­ter­mek için icraa­tı­nın programını gösteriyor. Her şeyin ilimle yapıldığı­nı anlamamız için eserlerine kaynaklık eden ilmi kodlayıp okuttu­ruyor. Hepsi bu kadar!

T:O halde ağaç yapıp ona her sene meyve takmasına gerek olmazdı. Her sene yeni bir ağaç yapardı.

F:Doğrudur. Hatta her sene değil, her an ağacı yeniliyor. Zaman zaman görüşlerini paylaştığım Said Nursî, terzi-model misaliyle kaderî programa göre cereyan eden anlık yaratılışı şöyle izah ediyor:

“Nasıl ki, terzi gibi bir sanatçı, birçok külfetler (zorluklar), maharetlerle, musanna (süslü) bir şeyi icat eder ve onu bir model yapar. Sonra onun emsalini (benzerini) külfetsiz (zah­metsiz), çabuk yapabilir. Hatta bazen öyle bir derece suhulet (kolaylık) peyda eder ki, güya, emreder yapılır; ve öyle kuvvetli bir intizam kesb eder –saat gibi– güya bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler. Öyle de Sâni-i Hakîm ve Nakkaş-ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilâtıyla (içindekilerle) beraber bedî (güzel) bir sûrette yaptıktan sonra, cüz'î (küçük) ve küllî (büyük), cüz (parça) ve küll (bütün) her şeye bir model hük­münde, bir nizâm-ı kaderî (kaderi düzen) ile bir miktar-ı muayyen (belirli miktar) vermiştir...

Hem, o Kadîr-i Mutlak, her bir asrı, her bir seneyi, her bir günü bir model yaptığı gibi, rûy-i zemini (yer yüzünü), her bir dağ ve sahrâyı, bağ ve bostanı, her bir ağacı birer model yapmıştır. Vakit-bevakit, taze taze birer kâinatı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icat ediyor, birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim-bemevsim her bağ ve bostanda taze taze mu'cizât-ı kudretini (kudret mucizelerini) ve hedâyâ-yı rahmetini (rahmet hediyelerini) gösterir. Yeni bir kitâb-ı hikmetnümâ (hikmetli kitap) yazıyor; taze taze birer matbaha-i rahmetini (rahmet mutfağını) kuruyor; mücedded (yeni) bir hulle-i san'atnümâ (sanatlı elbise) giydiriyor; her baharda her bir ağaca sündüs-misal taze bir çarşaf giydiriyor, lü'lü-misal (inci gibi) yeni bir murassaâtla (cehverle) süslendiriyor, yıldız-misal rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.”[2]

T:Bu hayli ilginç bir görüş. Ancak ispatı hayli zor gibime geliyor. Derinlemesine müzakere etmemiz gerekir.

Bu hafta da süremizin sonuna geldik. İleride bu konuyu ayrıntılı konuşalım istiyorum. Şimdiye kadar her şeye delil getirmeye çalıştığın gibi, biraz önce iddia ettiğine de delil getirmeni bekliyorum.

F:Memnuniyetle.

 

 


[1] Roy Abraham Varghese, A.g.e., s. 17.

[2] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, On Altıncı Söz, İkinci Şua, Saniyen.

Paylaşma linkleri