Bütün dünyada, bilim camiasında genelde dine karşı bir duruş sergilenmektedir. Böyle bir yaklaşım sebebiyle, kainattaki varlıklar, tabiata ve tesadüfe verilmektedir. Dine karşı oluşun uzun bir tarihi geçmişi vardır.

Batı’da, Roma Devleti’nin Milâdî 100-150’li yıllarda Hıristiyanlığı resmî din olarak kabul etmesinin ardından bütün idarî, siyasî ve ilmî, çalışmalar bu dinin kurallarına göre şekillendiriliyordu. Din olarak Hıristiyanlık siyasî ve toplumu ilgilendiren konularda çok fazla prensip ve düstur getirmemişti. Bu bakımdan bilimsel alanda, özellikle Aristo felsefesi benimsenmişti.  Batıda bu görüş, zaman içinde, özellikle Ortaçağ’da baskın sınıf tarafından, her türlü bilimsel gelişmeyi din adına engelleyen bir baskı unsuru haline geldi.

Batı Hıristiyanlığı, gerçeği arama tutkusuna sahip düşünürleri tatmin edici cevaplar bulamadı. Üstelik işin içine acımasız baskı metotlarıyla, aforoz, engizisyon, ateş ve ölümle yürüdü. Böylece, insan düşüncesi, din-bilim çatışmasına dönüştü.

İşte böyle bir ortamda 1789 yılında yapılan Fransız İhtilâli, dine ve din adına tahakküm eden hâkim sınıfa karşı bir başkaldırma idi. Bu ihtilâlden sonra gerek Avrupa’da ve gerekse dünyanın başka yerlerinde fikri yönden büyük bir değişiklik gündeme geldi. Özellikle Fransa’daki aydınlanmacı filozoflar arasında, kilise ve dinin tüm formlarına karşı şiddetli bir düşmanlık duygusu hâkim olmuştu. Aklın gücüne ve insan gelişimine güvenerek, bilim adına saldırgan bir ateizm geliştirilmişti.  Bütün siyasî, sosyolojik ve bilimsel çalışmaların temeli ateizme dayandırılıyordu. Yaratıcı ve din, toplumun bütün kesimlerinden uzaklaştırılmıştı. Her şey materyalist felsefe ile ve tesadüflerle açıklanmaya çalışılıyordu.

Özellikle bilimi putlaştıran pozitivist evrimci ve materyalist doktrinler karşısında aklı, kalbi ve vicdanı doyurucu yeterli açıklamaların getirilemeyişi, insanların dinden soğumalarına, vahye karşı itimadın sarsılmasına ve bilime ait değerlerin, dinin yerine konmasına ve bilimle dinin çatışmasına  sebep oldu.1

Ateizme dayalı bu materyalist felsefe, başlangıçta Hıristiyanlık adına ileri sürülen bir takım yanlışlıklara karşı çıkış olduğu için, geniş taraftar bulmuştu. Ama sınır burada kalmadı. İşin doğrusuna yanlışına bakılmadı. Bütün dinlere ve dinle alâkalı her türlü değerlendirme ve açıklamaya karşı savaş açıldı. Öncekiler ifrat etmişti, aşırı gitmişlerdi. Bunlar da tefrit ediyor, asla bir Yaratıcı fikrini kabul etmiyorlardı.

Yirminci yüz yılda ise, pek çok yeni bilimsel başarılar elde edilmesiyle her türlü dînî görüşe meydan okundu. Bu asırda özellikle bilimsel materyalizmin yükselişiyle, her türlü başarısızlığın faturası dine kesildi. Bilim, materyalist ideolojiye âlet edildi. Çünkü, bu ideoloji, hayatiyetini din düşmanlığında görüyordu. Bu sebeple her türlü sosyal problemin kaynağı din olarak gösterildi.

İslâm düşünce tarihinde din ile felsefe, tek hakikatin iki ayrı ifade biçimi iken, Rönesans ve Aydınlanma çağından itibaren; din-bilim, iman-akıl, din-devlet, özel alan-kurumsal alan gibi isimler alarak, birbiriyle çatışan iki kategoriye dönüştü. İşte modern dünya da bu çatışma üzerine kuruldu.2

Bilim adamlarının Hıristiyan dinine karşı oluşlarının bir sebebi de; bu dinin, herkesin üzerinde ittifak ettiği ve mantıklı düşünme taraftarlarını tatmin edecek tarzda bir ilah anlayışını takdim edilemeyişidir.

Din denince de Hıristiyanlık anlaşıldı. Hıristiyanlık adına yapılan farklı yorumlar ve bilimle arasında olan bir takım farklı yaklaşımlar, hep din adına algılandı ve değerlendirildi. Dolayısıyla 20. ve 21. yüz yıllarda dinin yerine, materyalist ve pozitivist felsefenin öncülüğünü yaptığı ateizm, yani dine karşı oluş, geniş kabul gördü ve benimsendi.

 

Prof. Dr. Adem Tatlı
 


1. Yılmaz, İ., İhsanoğlu, İ. H., Aydın, S., Bozer, F., Bayhan, N. Ve İnal, İ. Yeni Bir Bakış Açısıyla ilim ve Din. Feza Gazetecilik A. Ş. İstanbul, Cilt l, 1998,  s. 319-322.
2.  Bulaç, A. İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe, Vahiy-Akıl  İlişkisi. Yeni Akademi Yayınları, İstanbul, 2006, s. 139.

Paylaşma linkleri