T:İnsan yapımı eserlerin birçok fonksiyonları var. Ama doğal eserlerde bunu göremiyoruz. Eminim Apple firmasının yeni piyasaya çıkaracağı iPho­ne’u duymuşsundur. Bütün televizyonlarda reklamı yapılıyor bugünlerde.

 

F:Hayır duymadım. Pek nadiren televizyon seyrederim. Biraz bilgi verebilir misin iPhone hakkında?

 

T:Ooo, demek duymadın! Çok harika bir cihaz bu! Neredeyse her işe yarıyor. Aslında cep telefonu; ancak birçok marifeti var. İnternet’e bağlanabilirsin, video kamera ile yüksek kalitede çekim yapabilirsin, ses kaydı yapabilirsin, müzik çalabilirsin, film seyredebilirsin... Küçük bir cihaza birçok özellik yüklemişler. Büyük sabırsızlıkla piyasaya çıkmasını bekliyorum. Mutlaka bir tane alacağım.

 

F:Anlaşılan Apple firması çok iyi reklam yapmış. Seni bayağı büyülemiş. Sanırım beni büyülemesi için daha hayli uğraşmaları gerekir. Çünkü ben rabbimin öyle eserlerini görüyorum ki Apple’ın IPhone’u onların yanında basit bir oyuncak gibidir.Başta sözünü ettiğin IPhone’u üreten beyinler olmak üzere, insan vücudundaki her bir organ, IPhone’dan binlerce kat daha çok fonksiyona sahip.Bırak organları senin herbir hücrenin maharetlerinin milyonda biri bile edemez IPhone’nun yaptıkları.İstersen seninle şöyle bir bahse girebiliriz: İnsan yapımı çok fonksiyonel eserlerle, öteki çok fonksiyonel eserleri sayacağız. Eğer, binlerce fonksiyonları olan öteki eserlerin sayısı iPhone gibi kompleks beşerî eserlerden binlerce kat daha fazla değilse, ben şimdiye kadar yaptığım bütün iddialardan vazgeçeceğim. İstersen parayla bile iddiasına girebilirim.

 

T:Şey! Haklı olabilirsin. Doğa harikası eserler sayıca daha fazla olabilir. Çünkü doğa bu eserleri milyarlarca yılda yaptı. Bizim dünyadaki serüvenimiz milyon yıl bile olmadı henüz.

 

F:Yine “tabiat (doğa) tanrısı”nı devreye soktun. Akılsız, şuursuz, kör ve aptal tabiata bu kadar harikulade eserleri vereceğine, onları sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı’ya versen daha iyi olmaz mı?[1]

 

T:İnsan yapımı nesneler için, analoji yöntemiyle, ilim ve kudret sahibi bir ustanın olduğu çıkarımında bulunabiliriz. Ancak, organik varlıklar için aynı şeyi söyleyemeyiz.

 

F:Pes doğrusu! Biraz önce söylediklerin hafızamda kayıtlı... Keşke kameraya alsaydık. Aynı nokta etrafında dönüp duruyoruz. Kâinattaki bütün nesneler arasında temelde sadece iki fark var. Sen de bunu kabul ettin biraz önce. İlk yapılan bir otomobille son model bir otomobili kıyasladığımız gibi, at ile otomobili de kıyaslayabiliriz. Çünkü ikisi de aynı parçacıkların farklı diziliminden başka bir şey değildir. Otomobilin ilim, şuur, kudret gerektirdiğini kabul ettiğimize göre, daha kompleks bir atın daha yüksek ilim ve kudret gerektirdiğini söyleyebiliriz.

 

T:At insan eseridir diyemediğimiz gibi, Allah yapmıştır da diyemeyiz. Belki de uzaylı biri yapmıştır.

 

F:Biz öncelikle atın ustasının olup olmadığını tartışıyoruz. Atın bir ustasının varlığını kabul ettikten sonra, ustasının sıfatlarını konuşabiliriz. Atın özelliklerini inceleyip ustasında bulunması gerekli ilim ve kudret seviyesini anlayabiliriz. At ve diğer bütün beşerî olmayan nesneleri düşündüğümüzde birkaç nokta dikkatimizi çeker.

Birincisi: Atın veya herhangi bir beşerî olmayan nesnenin bir tek atomunu bile yapmak bizim ilim ve kudretimizin ötesindedir.

İkincisi: Bütün öteki nesneler aynı hammaddeden yapılmış ve aynı doğal kanunlarla idare ediliyor.

Üçüncüsü: Bütün öteki nesneler birbiriyle öyle bağlantılı ki sanki hepsi birden tek bir nesne mahiyetini gösteriyor.

O halde, bir tek nesneyi yapan kimse, hepsini de yapan odur. Birini yapamayan hiçbirini yapamaz. Birini yapan hepsini yapabilir. Demek ki bütün öteki nesneler, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi olan tek bir ustanın eseridir.[2]

 

T:Sen cansız nesnelerle canlı organizmalar arasındaki farkı tam anlamamışsın. Sana bir örnekle canlı organizmaların nasıl oluştuğunu anlatayım.

 

F:Neyse, anlaşılan kısır döngü bir tartışmaya girdik. Aynı noktaya geri dönüyoruz. Seninle bugünkü konuşmamız, iman etmenin sadece akıl ile olmayacağı konusunda bana kesin kanaat verdi. Senin gibi akıllı ve dürüst bir insanın konuştuğumuz hakikatleri anlamamasına akıl erdiremiyorum. Aynı konuda çok ısrar etmem doğru olmaz. Meselenin özü anlaşılmıştır. Kabullenmek istemiyorsun. Yani özgür iradeni iman etmek yönünde kullanmak istemiyorsun. Bu da senin bileceğin bir şey. Rabbim sana ve herkese özgür irade vermiştir. İman edip etmemekte serbestsin.

 

 

 


[1] Bediüzzaman, Otuz Üçüncü Söz’de Allah’ın her şeyde kendisini gösteren pencereler açtığını söyleyip, örnek babından, Otuz üç Pencere’yle Allah’ı akıl gözüne gösteriyor. Bu pencereleri tabiat, tesadüf ve sebeplerin kara ve kalın perdeleriyle kapattığı için hiçbir görmeyen münkire şöyle sesleniyor:

“İşte ey sersem münkir-i gafil (gaflet içindeki ateist)! Göz önündeki bu ha­kî­mâne, kerîmâne, rahîmâne, rezzâkâne terbiyeti (besleyip, büyütmeyi) ve bu acîb ve harika ve mucize keyfiyeti (halleri) ne ile izah edebilirsin? Senin gibi serseri tesadüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz, câmid, cahil esbapla mı? Yoksa nihayetsiz derecede mukaddes, münezzeh ve müberrâ (kusurdan uzak), muallâ (yüce) ve nihayetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semî, Basîr olan Zât-ı Zülcelâl’e, nihayetsiz derecede âciz, cahil, sağır, kör, mümkin (varlığı başkasının varlığına muhtaç), miskin olan tabiat namını verip nihayetsiz hata işlemek mi istersin? Hem güneş gibi parlak şu hakikati han­gi kuvvet ile söndürebilirsin? Hangi perde-i gaflet altında saklayabilirsin?” (Bedi­üzza­man Said Nursî, Sözler, Otuz Üçüncü Söz, On Altıncı Pencere)

[2] Bediüzzaman, muhteşem bir vezinle yazılan kâinat kitabında her bir kelimenin, hatta her bir harfin birbiriyle irtibatlı olduğunu ve bir tek noktasını bile yazanın kitabın tamamını yazandan başkası olamayacağını şöyle ifade ediyor: “Her bir kelimesi bütün kelimatıyla (kelimeleriyle) münasebettardır. Ve her harfi, bahusus zihayat (canlı) bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih (yönelmiş) birer yüzü, nazır (bakan) birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzaaf (katmerli) iştibak-ı tesanüd-ü nazmı (dayanışmayla örülü nazmı) vardır ki bir noktayı yerinde icat etmek için, bütün kâinatı icat edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi (sınırsız kudret) lazımdır. Demek sivrisineğin gözünü halk eden (yaratan), güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden (düzenleyen), manzume-i şemsiyeyi (güneş sistemini) de o tanzim etmiştir.” (Bediüzza­man Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, Nokta, İkinci Burhan)

Paylaşma linkleri