F:Uzun zamandır merak ettiğim bir soruyu sormak istiyorum sana. Ateist biri olarak hayata bakışını öğrenmek istiyorum. Senin için hayatın bir gayesi var mı? Niçin yaşıyorsun? Bu dünya hayatından sonrası hakkında ne düşünüyorsun?

T:Çok derin sorular sordun. Sanırım bugünkü görüşmemizin tamamını alacak bu soruları müzakere etmek.

Ateist biri için hayatın bizatihi bir gayesi yoktur. Yani biz buraya bir görevle, bir amaçla gelmedik. Evrim süreci sonucunda tesadüfen ortaya çıktık. Hiç olmaya da bilirdik. Ancak, şuurlu varlık olmamız hasebiyle biz hayatımıza mana katıyoruz. Kendimize bir görev biçiyoruz, hedefler belirliyoruz. Bu anlamda hayatımın gayesi, kendime ve insanlara yararlı olacak bir şeyler yapmaktır. Ölüp gidince arkamda güzel bir miras bırakmaktır. Ölüm benim için mutlak manada yokluktur. Öldükten sonra benim için her şey yok olacaktır. Gayet bariz bir hakikat... Acı ama gerçek!

Daha önce de söyledim. İçimde ebedî olarak varlığımı devam ettirmek arzusu var.[1] Bu arzum bir gün ölüp yok olacağım hakikatini tersine çeviremez. Kendimi avutmak yerine, yalın yokluk gerçeğini kabulleniyorum. Kısaca böyle.

Sen hayatın gayesini nasıl tanımlıyorsun? Hayattan beklentilerin nedir?

F:Hayatımın gayesini bana hayatı veren Hayy-ı Kayyum belirlemiş. Beni hadsiz kabiliyetlerle donatıp, bu dünya misafirhanesine imtihan için göndermiş. Tıpkı bir çiftçinin tohumu toprağa ekmesi gibi, Rabbim de beni bu dünya tarlasında ek­miş ki, ebedî âlemde daimi mahsulât vereyim. Bana düşen, kabiliyetlerimi dünyevi gayeler ve nefsanî arzular yolunda harcayıp ebediyen yok etmek yerine, onları İslamiyet suyu, imanın nuru ve ibadet toprağı altında inkişaf ettirmektir.[2]

Rabbimin rızasına uygun hayat yaşadığımda hem bu dünyada hem de ebedî âlemde hakiki, safî ve daimi saadeti bulacağıma inanıyorum. Allah’a ve ahirete iman sayesinde her şeyde bir mana ve güzellik bulduğum için her halükarda üstüme düşeni yapıp, kalben huzuru yakalayabiliyorum. Doğrusu ölümü yokluk olarak gören ateistlerin hayattan nasıl lezzet aldıklarını çok merak ediyorum.

T:Herkes gibi biz de hayattan lezzet alıyoruz. Sen şeker yerken tatlı bir tat alırken bizim ot tadı aldığımızı mı sanıyorsun? İnsan olmamız hasebiyle benzer şeylerden acı ve lezzetler alıyoruz.

F:Haklısın. Aynı sofraya oturduğumuzda, eğer sıhhatli isek, benzer şekilde lezzetlenebiliriz. Çünkü nimetlerdeki lezzetleri tartan cihazlarımız aynı. Ancak hayata bakış açısındaki farklılık aynı sofrayı birine şahane lezzetlerin vesilesi yaparken diğerine işkenceye dönüştürebilir. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım:

Diyelim ki, buradan çıktığında birisi seni yakalayıp, zorla bir yere götürdü. İçeri girip, baktığında gördün ki, şahane bir sofra kurulmuş; sevdiğin bütün yemekler var. Etraf çok güzel süslenmiş. Sana denildi ki, bu muhteşem ziyafet senin için hazırlanmış. İstediğin kadar yiyebilirsin. Sen sofraya kurulup, kaşığa el uzatırken, bir de gördün ki, sarayın her tarafında silahlı adamlar var ve namlularını sana çevirmişler. Merak edip sorduğunda, sana şunu dediler:
 “Senin hakkında idam kararı verilmiş. Kararı her an infaz edilebiliriz. En geç 60 dakika içinde karar mutlaka infaz edilecek ve sen öldürüleceksin.”
Şimdi, böyle bir durumda yediğin yemek sana lezzet mi verir, yoksa zehir gibi acı mı olur?

T:Haklısın, çok acı verir. Ancak bizi silahla kovalayan yok ki! Ne demek istiyorsun verdiğin örnekle?

F:Ecel celladının sürekli bizi takip ettiğini anlatmak istedim. Her an ölme ihtimali olduğuna göre, ölümün yokluk olduğuna inanan birinin hayatından lezzet almasının mümkün olmadığını belirtmek istedim.

T:Bilim ölüme çare bulamadığı için öleceğimize neredeyse kesin gözüyle bakabiliriz. Ölüm sadece ateistlere gelseydi, o zaman zor olabilirdi. Madem herkes ölecek, o halde dert yapmaya gerek yok.

F:Öncelikle “neredeyse kesin öleceğiz” ifadesi doğru değil. Şimdiye kadar ölümden kurtulan tek bir kişi olmadığına göre, bırak insanları, yıldızlar, galaksiler bile ölüm pençesinden kurtulamadığına göre, “mutlaka öleceğiz” demek daha doğru ifade olur. Her sabahtan sonra akşam, her kıştan sonra bahar gelmesi kesinliğinde ölüm başımıza gelecektir. Ölümün başkasına gelmesine gelince… Bencil olmayan birinin bununla teselli olması değil, bundan acı duyması gerekir. Ölüm sadece sana gelseydi, kendi acını çekerdin. Ancak bütün sevdiklerine de gelmesi senin acını daha da artırmalı. Bütün sevdikleriyle beraber idama çarpılan biri, tek başına idama çarpılmaktan daha çok acı çeker.

T:Meşhur bir söz var: “Ben hayatta iken ölüm yok, ölüm gelince de ben yok olacağım.” O halde ölümü kafama takmadan hayatımdan lezzet alabilirim.

F:Kanaatimce hayatı seven ve ölümün kaçınılmaz olduğunu aklen idrak eden biri ölüm gerçeğini göz ardı edemez. Oysa insanların büyük çoğunluğu bu hakikati göz ardı ederek bir nevi devekuşu misali yaşıyor.[3] Çünkü aklen bir gün öleceğini kabul etmemize rağmen, hissen hiç ölmeyecekmişiz gibi bir aldatmaca içindeyiz.

Bir vakit kendi çapımda küçük bir “ölüm anketi” yapmıştım. Karşılaştığım insanlara ne zaman ölmeyi beklediklerini soruyordum. Öncelikle kendime sorduğumda anlamıştım ki, aklen her an öleceğimi kabul etmeme rağmen, hissen iyice ihtiyarlanana kadar ölümü beklemiyordum. Ölüm meleği, bir saat, bir gün, bir hafta, bir yıl, hatta birkaç yıl içinde gelse bile çok büyük sürpriz olacaktı bana. Diğer insanlara sorduğumda anlamıştım ki, birçok insan benim gibi ölüm hakikatinden bigane yaşıyor. Oysa kıyametin yarın kopacağını herkes kesin olarak bilseydi sanırım hem öncelikleri hem de yaşantıları çok büyük oranda değişecekti. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) müminlere ölümü sık sık hatırlamalarını tavsiye etmesi de bu sırdandır. Çünkü mümin ölümü hatırladığı oranda hayatın gayesine odaklanır.

T:Söylediğine katılıyorum. Birçok insan ölümü pek ciddiye almıyor. Ancak ben öyle değilim. Aklen ölüm gerçeği üzerinde çok düşünmüşümdür. Kaçınılmaz olduğunu anladıktan sonra, kabullenip hayatımı yaşamaya çalışıyorum. Kaldı ki bir saplantı gibi sürekli ölüm düşüncesiyle dolaşmanın da bir anlamı yok sanırım.

F:Ölümü bir kâbus gibi düşünüp, sürekli o kâbusa odaklanalım demiyorum. Ölüm hakikatini aklımızla idrak edip, hayatımızı ve önceliklerimizi ona göre belirleyelim diyorum. Akıl gözüyle hayat sahibi varlıkların başına gelenleri gözlemleyen biri bu dünyayı bir nevi “idama mahkûm olanlar” için kurulmuş bir hapis olarak görür.

Florida eyaletinin Gainesville şehrinde sadece idamlıkların olduğu bir hapis var. Oradaki mahkûmları ziyaret etmeyi çok arzuluyorum. İnşaallah bir gün nasip olur. Eğer hapishane idaresinden izin alırsam, bütün mahkûmlara bir seminer verip şu mesajı paylaşmak istiyorum:

“idama mahkûmuz, mutlaka idam edileceğiz diye hiç üzülmeyiniz. Sadece siz değil, bu dünya gezegenindeki bütün insanlar, hatta bütün canlı varlıklar idama mahkûmlar. Hiçbirinin infazdan kaçma imkânları ve ihtimalleri yok. Aralarındaki terk fark idam kararının infaz zamanıdır. Her gün yaklaşık 250 bin kişinin idam cezası infaz ediliyor. Dışarıdaki açık hava hapsinde idam edilenlerin sayısı sizin bu kapalı hapsinizdekilerden kat kat fazladır.”

T:İlginç bir yaklaşım!

F:Doğrusu hiç ilginç bulmuyorum. Bence son derece gerçekçi ve rasyonel bir yaklaşım… Madem dünya gezegenine gelen her canlı mutlak bir şekilde ölümü tadıyor. Demek ki, herkes idam mahkûmu olarak bu dünya hapsine geliyor. Gelenlerin hepsi, hiç istisnasız, darağacına çıkarılıyor. Öncelikle herkesin bu yalın ve mutlak gerçeği bilmesi lazım… İmkânım olsa, bütün insanlara “idam mahkûmları” olduklarını hatırlat­mak isterim.

T:Haklısın dünya idamlıklar koğuşu gibi. Ancak, gerçek idam mahkûmlarından farklı olarak bizim infaz tarihimiz belli değil.

F:Belirli bir yaşı geçince gerçek idam mahkûmlarıyla hemen hiçbir farkımız kalmıyor. Sakıncası yoksa kaç yaşında olduğunu öğrenebilir miyim?

T:57 yaşındayım.

F:Birkaç sene sonra senin fiilen Gainesville’deki idam mahkûmlarından farkın kalmayacak.

Florida’da idam cezasıyla yargılananların infazı ortalama 13 sene sürüyor. Bazıları 30 yıldan beri idamını bekliyor.[4] ABD için ortala­ma beklenen ömür 77 yıl. En son verilere göre dünya ortalaması 66 yıl. Bu anlamda denilebilir ki 50 yaşını geç­miş bir insanın idam edilme ihtimaliyle, Gainesville’de idamını bekleyenin idam edilme ihtimali arasında fark yoktur.

Seni idama gönderip, biz dünyaya kazık çakacağız diye sanma. Aslında bizim gibi nispeten genç olanların da durumu pek farklı değil. Biz de idam mahkûmuyuz. Ancak infazımız bir ihtimal sizinkinden daha geç olabilir. Bunun dahi garantisi yok. Her gün binlerce gencin de idam kararları sürpriz bir şekilde infaz ediliyor.

T:Aklen dünyanın idamlıklar hapsi olduğunu kabul ediyorum. Ancak, böyle düşünmek neyi değiştirecek?

F:Kanaatimce, çok şeyler değiştirecek bizim için. Önceliklerimiz farklı olacak. Şu anda idamla yargılananların en büyük meselesi haklarında verilen idam kararını bozmaktır. İdamla yargılanıp, imkânı olduğu halde güçlü bir avukat tutmayan ve avukatının tavsiyelerine uyup, davayı kazanmak için uğraşmayan mahkûmun aklından şüphe edilir.

Bu anlamda peygamberler ve onların yardımcıları insanlığı ebedî idamdan kurtarmak için gönderilen avukatlar gibidir. Hem de hiçbir ücret istemeyen avukatlar. Bize düşen, bu avukatlara vekâletimizi vermek ve davayı kazanmak için bize önerdiklerini harfiyen yerine getirmektir.

T:Yalnız burada iki problem var. Birincisi, idamdan kurtaracağım diye bize gelen tek bir avukat yok, yüzlerce avukat var. Ve her birisi de “Beni tutarsan, davanı kazanırım” diye iddia ediyor. Ne yapacaksın? Hangisine gideceksin?

F:Bunun kolayı var. İki kritere bakıp ön elemeyi yapabilirsin.

Birincisi: Sayı olarak en çok dava dosyası olan avukatlara bakarsın. Çünkü senin gibi idamla yargılananların çoğunlukla tercih ettiği avukatların davayı kazanma ihtimali daha yüksektir.

İkincisi: İnsanların avukatlarından memnun olup olmadıklarına bakarsın. Yani, insanların tuttuğu avukatları beğenmeyip, başka avukata geçme oranlarını incelersin. Bu şekilde ön elemeyi yaptıktan sonra listendeki ilk birkaç avukatı dikkatle inceleyip, birinde karar verirsin. Ancak tuttuğun ilk avukat seni hayal kırıklığına uğratırsa, avukat falan tutmayacağım, bunlar boş işler deyip, köşene çekilip idamını beklemen akıl kârı değil. Kesin olarak idam edileceğini bilen rasyonel biri olarak, gerekirse bütün avukatları tek tek araştırıp, deneyip davayı kazanmaya çalışmalısın. Çünkü basit dava değil karşılaştığın. İdam gibi en büyük bir davayla yargılanıyorsun. Senin için bu davayı kazanmaktan daha önemli bir hadise olamaz.[5]

T:Senin beyan ettiğin kriterlere göre herkesin öncelikle Hıristiyanlığı denemesi gerekir. Çünkü dünyada en çok mensubu olan din Hıristiyanlık.

F:Hıristiyanlığın 2 bin yılı aşkın bir geçmişi var. Bu nedenle toplamda en çok mensubu olan bir din. Oysa İslamiyet altı asır sonra ortaya çıktığı halde, Hıristiyanlığı çok yakından takip ediyor. Zaman birimi başına dinlerin mensuplarını hesaplarsan İslam’ın birinci sırada olduğunu göreceksin. Yani şimdiye kadarki toplam mensup yerine, yıl başına ortalama mensubu hesaplarsan İslamiyet’in sayısal olarak bile birinci din olduğunu görürsün. Çok sonradan avukatlığa başlayan bir avukatın, yıllar önce başlayana göre dava dosyasının başlangıçta az olması normaldir. Önemli olan ikisinin dava dosyalarındaki artış trendidir. İslam, günümüzde dünyanın en hızlı büyüyen dinidir.[6] İkinci kriteri dikkate alırsan, göreceksin ki, bütün dinlerden İslam’a dâhil olan yüz binlerce insan olduğu halde, başka dinlere giden hakiki Müslüman yok denecek kadar azdır.

T:Bence sen önemli bir noktayı göz ardı ediyorsun. Hangi avukatın kaç müvekkili olduğuna bakmak yerine, kaç davayı kazandıklarına bakmamız gerekir. Bu anlamda, hiçbir avukat bir tane bile dava kazanmamış diyebiliriz. Çünkü şimdiye kadar idamdan kurtulan yok. Avukat tutan da tutmayan da ölmüş ve ölecek. Bu koşullarda avukat tutmak kendini aldatmaktan öteye geçmez.

F:Davayı kazanmaktan ne anladığın çok önemli… Ölüm bu dünyadan ayrılmaktır. Dünya ise, daha önce söylediğim gibi idamlıklar hapsidir. Sen davayı kazanmayı ebedî olarak bu dünya hapsinde kalmak olarak algılıyorsan yanılıyorsun. Avukatların maksadı idam kararını müebbede çevirmek değil, bizi bu hapisten kurtarıp, ebedî saadete kavuşturmaktır.

Evet, herkes bu hapisten darağacını kapı gibi kullanarak çıkıyor. Bu hapisten çıkmanın “ölüm” kapısı dışında kapısı yok. Bütün mesele bu hapisten çıktıktan sonra ne olacağımızdır.

Hayatlarında hiç yalan söylememiş, gösterdikleri mucizelerle hak söylediklerini ispat etmiş insanlık semasının güneşleri ve yıldızları hükmünde, başta Hz. Muhammed (a.s.m.) olmak üzere yüz bini aşkın peygamber, ahiret âlemlerini gördüklerini ve o âlemlerin sahibinden bize müjde getirdiğini söylüyorlar. Peygamberlerin açtığı yolda ilerleyen evliya ve asfiya dediğimiz doğru sözlü ve kemal sahibi milyonlarca insanlar ölüm kapısından sonra, daimi saadet sarayları ve zindanların bizi beklediğini keşif, keramet ve imanlarındaki metanetleriyle teyit ediyorlar.[7]

T:Bir anlamda senin dediğini yapıyorum. Üniversite yıllarıma kadar Hıristiyanlığı kendime avukat tuttum. Beni idamdan kurtaracak diye inandım. Ancak sonra anladım ki, ben kendimi bu avukatla avutmuşum. Avukatımı vekâletten azlettim. Ancak, avukat arayışım devam ediyor. İslam’ı incelemem, seninle aylardır görüşmem bu arayışın bir parçası. Teselli olmak için değil, gerçekten ebedî idamdan kurtulmak için avukat arıyorum.

F:Doğrusu sen en akıllı olanı yapıyorsun. Senin gibi akıllı ve dürüst bir insana da yakışan budur. İnanıyorum ki sonuçta hem sana teselli verecek hem seni hem de sevdiklerini ebedî idamdan kurtaracak avukatın İslam olduğunu anlayacaksın.

Burada bir noktaya dikkatini çekmek isterim. Avukat ararken, negatif yaklaşıp, bunun işe yaramaz avukat olduğunu ispat edeceğim gibi bir yaklaşım içine girmek yerine, pozitif yaklaşıp, “Bu benim aradığım bir avukat olabilir mi?” diye yaklaşman işini kolaylaştırır. Doğrusu, İslam’ın aradığın avukat olduğunu anlatmaya çalışırken, senin ısrarlı bazı tepkilerin, sanki ilk avukatının sana verdiği hayal kırıklığından kaynaklanıyor gibi hissediyorum.

T:Haklısın. İlk avukatımın bana yardımcı olamayacağını anlayınca bütün avukatlara itimadım sarsıldı. Ancak, birçok ateist arkadaşımdan farklı olarak, hatta onların alaya almaları rağmına, bir ümitle avukat arayışım devam ediyor.

F:Bu azmin için seni tebrik ediyorum.

Şimdi müsaade edersen bugünkü sohbete başlarken sorduğum diğer soruya geçmek istiyorum. Ateist birinin hayattan nasıl zevk alabildiğini çok merak ediyorum. Doğrusu, bazen düşünüyorum da, ateist biri için intihar etmek yaşamaktan daha akılıca bir tercih gibi geliyor bana. Tabii ki yanılmış da olabilirim. Ateist birini intihardan men eden, hayata bağlayan nedir acaba?

T:Bütün ateistlerin intihar etmesi gerektiğini düşünüyorsun galiba. Seni bu düşünceye sevk eden nedir?

F:Aslında tam olarak öyle demek istemiyorum. Allah’a ve ahirete iman olmayınca yaşamanın bir gayesi olmadığı gibi lezzeti de olmaz gibime geliyor. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım.

Diyelim ki sen uçakta seyahat ediyorsun. Hostesler çok leziz yemekler ve içecekler dağıtıktan hemen sonra elleri silahlı bir gurup, uçağı kontrolüne aldı ve hepinizi koltuklarınıza zincirle bağladı. Sizin ne hareket etme imkânınız var, ne de karşı koyma ihtimaliniz. Sonra da size iki seçenek sundular. Dediler ki hepinizi 60 dakika içinde öldüreceğiz. İsterseniz, hiç yemeğe el sürmeden hepinizi birden öldürebiliriz. İsterseniz, siz yemeğe başlarsınız, biz de 60 dakika içinde rastgele her birinizi kurşuna dizeceğiz.

Kesin olarak öldürüleceğini bilen biri olarak, böyle bir durumda hangi seçeneği tercih edersin? Yemeğe elini sürmeden hemen ölmeyi mi? Yoksa ne yersem kârdır mantığıyla yemeğe başlayıp, 60 dakika içinde öldürülmeyi mi? İkincisini tercih edersen yemekten gerçekten lezzet alabilir misin?

T:Öncelikle zincirlerimde kurtulup, yanımdakilerle beraber adamlara karşı koymaya çalışırdım. Teslimi silah etmek yerine mücadele ederken ölmeyi tercih ederdim.

F:Bu seçeneği imkânsız kıldık. Çünkü saldırganlar seni ve herkesi çok sağlam zincirlerle koltuğa bağlamış, zincirlerini sökmek imkân ve ihtimal dâhilinde değil.

T:Doğrusunu söylemek gerekirse çok zor bir durum… Şu kadarını söyleyebilirim. İnsanın içinde hep biraz daha yaşamak arzusu vardır. Muhtemelen ben de biraz daha yaşamayı tercih ederdim. Bir şekilde kurtulma ümidi var diye düşünürdüm. Bence bu insan doğasında var olan bir duygu.

Kızımdan bir misal vermek istiyorum. Kızım da benim gibi ateist biri. Ancak bilime çok büyük güveni var. İleride yaşlanmaya çare bulacağını ümit ediyor. Bu nedenle ölünce bedenini dondurmak istiyor. 100 bin dolara mal olacak. Bizden yardım istedi. Biz yardım etmeyeceğiz dedik. Kendi imkânlarıyla dondurma hizmeti almaya karar verdi. Kızım, ileride bilim adamları onun donmuş bedenini çözüp, yeniden canlandırabileceklerine inanıyor. Gerçi ben o kadar ümitli değilim; ancak ona itiraz edecek bir şey bulamıyorum. Çünkü insan fıtraten ebedî yaşamak istiyor. Az dahi bir ihtimal varsa bile, insanlar şanslarını denemek ister.

F:Çok ilginç! Medyadan vücutlarını dondurmak için yüz binlerce dolar verenleri ilk okuduğumda çok şaşırmıştım. Ben de bunu, aynen senin gibi, insan fıtratındaki ebediyet arzusunun bir göstergesi olarak algılamıştım.

Kızın sadece başını mı donduracak, yoksa bütün bedenini mi? Ne kadar süre için cesedini buzlukta tutacaklar?

T:Bütün bedenini donduracak. Sadece kafayı dondursa 60 bin dolara mal olur. Yüz bin doları bir bankaya yatıracak, paranın faiziyle yüzyıllar boyunca dondurma maliyetini karşılayabilirler. Niye çok şaşırdın anlayamadım. Dindar insanlar da bir nevi aynı şeyi yapıyorlar. Belki biraz daha ucuza kapatıyorsunuz, ancak siz de dini maksatlar için para harcıyorsunuz. Ha camiye yatırmışsın, ha ceset dondurma firmasına. Neticede ikisi de cesedi ebedî kılmak içindir.

F:Sen İslam’ı Hıristiyanlıkla karıştırıyorsun. İslam’da Cenneti parayla almıyorsun. Hatta İslamiyet’te parasızların cenneti kazanma ihtimali daha yüksektir denilebilir. Her müminin ebediyeti kazanmak için vermesi gereken fiyat günlük ömrün bir saatine denk gelen beş vakit namazdır. Fırsat maliyeti açısından bakıp, günlük ibadet için harcanan zamanın parasal değerini hesaplarsan belki senin kızının ödeyeceği miktara denk gelebilir. Ancak, mümin için günlük ibadet su ve yemek gibi vücuda manevî gıdadır. Yemek için harcadığımız zamanı ekonomik kayıp olarak düşünmek yerine, verimli çalışmak için zorunlu gördüğümüz gibi, insanın ibadet yapması da ekonomik kayıp değil, manen sıhhatli ve güçlü olmasını sağlayıp üretkenliğini artırarak ekonomik kazanca dönüşür.[8]

Senin kızınla bir mümin arasında çok önemli bir fark daha var. Müminler, vaadinden dönmesi imkânsız olan, hadsiz kudret ve rahmet sahibi Allah’ın Hz. Muhammed’e (a.s.m.) verdiği habere dayanarak ebedî saadet için yatırım yapıyor. Bu haberin doğruluğunu, hem peygamberin mucizeleri hem Kur’an’ın mucizeliği hem bütün peygamberler, evliya ve asfiya teyit ediyor.

Diğer taraftan, senin kızın HİÇBİR bilim adamının bile ileride işe yarayacağına ilişkin garanti vermediği bir seçeneği tercih ediyor. Dondurma yönteminden para kazanmaya çalışanlar vaatlerini bilime dayandırırken, bilim adamları ısrarla bu işin bilimle alakası olmadığını ifade ediyorlar.

Daha da ötesi, konunun uzmanları, dondurma yönteminin çalışmayacağını, çünkü dondurulmuş hücrelerin çözülürken öldüğünü söylüyorlar. Kaldı ki ölü bir bedenin dirilebileceğini vaat eden bilim adamı da yok ortalıkta.

T:Her neyse… Asıl konumuza devam edelim istersen. Nerde kalmıştık?

 

F:Ateistlerin niye intiharla hayat arasındaki tercihlerini konuşuyorduk. Sokrat, “Üzerinde düşünülmeyen hayat, yaşanmaya değmez” diyor. Bu anlamda hayatın üzerinde tefekkür ettiğimizde görüyoruz ki, ömrümüz temelde mutfak, yatak odası ve tuvalet üçgeninde geçip gidiyor. Kaç devridaim yaptığımız önemli değil. Dönüp dolaşıp mezar çukuruna gireceğiz. Eğer çukur yokluksa, o zaman ateist biri hangi gerekçeyle hayatı ölüme tercih eder ki? Nasıl olsa sonuçta çukura yuvarlanacak, o halde beklemesine gerek var mı ki?[9]

T:Ben hümanist biriyim. Sadece kendim için değil, insanlık için bir şeyler yapmak istiyorum. Kendi evladım ve sonraki ne­siller yaptıklarımdan istifade edecek. Kaçınılmaz sonu kabul ediyorum. Ancak, yaptıklarımla insanların bu dünyada barış ve huzur içinde yaşamalarına katkıda bulunduğum oranda kendi­mi başarılı sayacağım.

F:Aslında sana çok kötü bir haberim var. Zaman denen bir cellat var ki, senin başarına büyük bir engel gibi duruyor. Senin yaptığın her şeyi çarkları arasında eritip, yokluğa gönderi­yor. Zaman canavarının pençesinden hiçbir şey kurtulamıyor.

Senin durumun tıpkı şu misale benzer: Adamın biri her gün çok büyük zorluklara katlanıp toprağı kazıyor ve elmas hazineler çıkarıyor. Hem kendisi hem de başkaları istifade etsin istiyor. Ancak gel gör ki onun çıkardığı her bir elması, “zaman” adındaki bir cellat elinden alıp, yokluk boşluğuna fırlatıyor. Böyle bir adamının çalışmaya şevki olur mu? Daha doğrusu çalışmasının bir manası var mı? Neticede çıkardığı bütün elmaslar ve kendisi yokluk boşluğuna atılacaksa, niye zahmet çekip elmas çıkarmaya çalışsın ki?

Aynen öyle de, senin iyi niyetle ve büyük gayretle ömür hazinesinden çıkardığın elmasların hepsi mutlak bir şekilde yokluk boşluğuna fırlatılacak. O halde niye çalışıyorsun ki?

T:Hemen yok olmuyor ki. Bir sürü kullanılıyor.

F:Nihai netice önemli… Üç gün önce veya sonra yokluğa atılması bir şeyi değiştirmez. Kanaatimce hümanistçe düşünce, ateist birini intihardan kurtaramaz.

Biraz önce 57 yaşında olduğunu söylemiştin. Sakın 57 yıllık ömrüm var diye düşünme. Yaşadığın 57 yıl YOK olup gitti. 20-30 yıllık bir ömrüm daha var diye de ümitlenme. Çünkü gelecek de YOK. Senin hakiki ömrün iki YOK arasında gelip geçen bir “an”dan ibaret… O “an” da her an kayboluyor. O halde bir sonraki “an”ı yaşamak için gerekçen var mıdır?[10]

T:Gerçek ömrümün bir andan ibaret olduğunu kabul ediyorum. Ancak, geçmişi tamamen yok saymıyorum. En azında benim ve başkaların hafızasında kısmen yaşamaya devam ediyor.

F:Unutma ki, hem sen hem de hafızan zamanın çarkları arasında yokluğa mahkûmsunuz. Hâlen senin gibi ateist birinin niye hayatı ölüme tercih ettiğini anlamış değilim.

Başka bir örnekle aynı soruyu tekrar sorayım. Diyelim ki birileri seni kaçırıp uzayda kurulu yüz katlı bir apartmana hapsetti. Seni apartmanın penceresinden uzay boşluğuna fırlatacağını söyledi. Bu esnada senin en sevdiğin çikolataları getirdi. Sana iki seçenek sundu:

Birincisi, hiçbir çikolata yemeden hemen ilk katta boşluğa fırlatılmak… İkincisi, çikolata yiyip merdivenlerden yüzüncü kata kadar tırmanırken, herhangi bir katta boşluğa atılmak. Hangisini tercih edersin? Temelde bir fark var mı iki seçenek arasında?

T:Ben mutluluk hesabı yaparım. Eğer toplamda beklediğim acılar lezzetlerden daha fazlaysa, ölümü tercih ederim. Ancak, ikisi denkse veya beklenen lezzetler daha fazlaysa hayattan yana oyumu kullanırım. Hayatta yaptığımız herhangi bir şey netice vardır: Ya lezzet verir ya acı verir ya da hiçbiri olmaz.

Senin verdiğin örnekte, merdivenleri yürürken sevdiğin şeyleri yemenin ve içmenin bir lezzeti olur. Ancak, her an ensende seni boşluğa yuvarlayacak birinin olduğunu düşünmek de acı verir. Hangisi tam baskın gelir bilmiyorum. Bence çok zor bir durum… Muhtemelen iki seçenek arasında bir fark görmem. Yani beklenen acı ve lezzet birbirini sıfırlar.

F:O halde kurayla karar vermen gerekir. Bence kuraya hiç gerek yok. İktisatçılardan yardım istersen sorunu kolayca çözersin. Çünkü temsildeki konu tam bir “fayda analizi” örneği… Fayda analistlerine göre, insan, hayatta kendi faydasını maksimum yapacak şekilde karar verir. Bir şeyi faydası zararından fazlaysa veya lezzeti acısını geçiyorsa tercih eder. Biraz önceki misalde, kişi çikolata yeme lezzeti ile öldürüleceği­ni düşünme elemini karşılaştırır. Eğer her an öldürülme korkusunun verdiği elem çikolata lezzetinden az ise, çikolatayı tercih eder. Ayrıca bir daha hiç çikolata yememenin verdiği “ayrılık (kaybetme) elemi”ni de hesaba katmalı.

İlginçtir ki bilimsel çalışmalar bir şeyi “kaybetme elemi”­nin onu “kazanma lezzeti”nden daha yüksek olduğunu bulmuşlar.[11] Örneğin, 1000 doları kaybetmenin acısı, 1000 dolar kazanmanın verdiği lezzetten daha fazladır. Bence bu durumda temsildeki durumu yaşayan biri için toplam elem toplam lezzeti geçecektir. Dolayısıyla, böyle birinin hemen ölmeyi tercih etmesi daha akıllıca…

Sen fark görmüyorsan, kurayla karar vermelisin. Ancak unutma, çikolatayı yersen bile aldığın lezzet sen öldüğünde YOK olup gidecektir. O halde, ne farkı var ki! Ha birinci katta YOK olmuşsun ha yüzüncü katta. Yüzüncü katı tercih etmekle bir kazancın olmayacak. Sonuç hiçbir şekilde değişmeyecek. Yani bütün lezzetlerin yok olacak. Kendin de yok olacağın için o lezzetleri hatırlamayacaksın bile.

T:Her neyse… Verdiğin bu örnekle nereye varmak istiyorsun?

F:Eminim senin gibi zeki biri için temsilin ifade ettiği hakikat gayet açık. Şu anda hayatta olan her insanın durumu temsildeki talihsiz adamın durumundan farklı değil. Ömür apartmanı yüz katlı binaya benziyor. Arkamızda bekleyen “ecel celladı” bizi her an yokluk boşluğuna fırlatmak için fırsat kolluyor. Sonunda hiçbirimiz bu celladın selinden kurtulamayacağız. İstisnasız hepimiz bu dünya apartmanından mezar boşluğuna atılacağız.

O halde, temsildeki çikolata misali olan hayatın lezzetleri peşinde koşmanın bir mantığı var mıdır? Akıllı insan, sonu “hiç” olan bir şey için ömrünü harcar mı? Her şeyin yokluk kuyusuna atıldığını görünce çalışmaya şevki olur mu?

T:Aklen söylediklerine itiraz etmiyorum. Ancak, ecel celladını her an ensemizde hissetmediğimiz için hayattan beklediğimiz lezzetler daha ağır basar. Ölümü çok fazla düşünmeden hayattan bir nebze lezzet alabiliriz. Salt akılla düşününce, bir ateist için hayatla ölüm arasında çok büyük fark olmayabilir. Ancak, hisler işin içine girince hayat ölüme tercih edilir. İman eden biri olarak sen ömrü nasıl algılıyorsun?

F:Birkaç farklı ömür algılayışının olduğunu düşünüyorum.

Birincisi: Takvim ömrüdür. Yani belirli bir şeyi referans alarak saydığımız ömür. Dünyayı referans aldığımızda, dünyanın kendi etrafındaki dönüşü, bir günlük ömürdür. Güneş etrafındaki dönüşü ise bir yıllık ömürdür. Bu, dünya gezegeninde yaşayan biri için geçerli. Bizim 250 senemiz, Plüton’da yaşayan biri için sadece bir seneye denk geliyor. Biz gezegenimizi esas alarak, insanların ortalama takvim ömrünü hesaplayıp, ömrün uzun ve kısalığına karar veriyoruz.

İkincisi: Farazi ömürdür. Yani herkesin geçmişteki hatıraları ve gelecekteki hayallerini kapsayan, neredeyse sonsuz genişlikteki bir hayali ömürdür. Aslında insanların çoğu, takvim ömründen ziyade “hayali ömür” içinde yaşadıkları için ömrün kısalığını idrak etmiyor. Ebedî bir ömrü varmış gibi hayatını boş şeylerin uğruna harcayıp yok ediyor. Asıl ilgilenmesi gereken şeylere vakit bulmadan göçüp gidiyor.

Üçüncüsü: Hakiki ömürdür. Yani insanın içinde bulunduğu “an”dır. Aslında her insanın gerçek ömrü sadece içinde bulunduğu “an”dır. Çünkü geçmiş zamanın tamamı şu an yok olup gitti. Gelecek zamanın bir salisesine de kavuşacağımız garantisi yok. Bu nedenle bizim için biricik zaman, içinde bulunduğumuz “an”dır.[12] Tıpkı bütün sermayesini kumarda kaybedip elinde bir lirası kalan bir müflis gibi… Bizim de eli­mizde kalan biricik sermayemiz sahip olduğumuz son bir andır.

Dördüncü: Diğer bir ömür telakkisi ise manevi ömürdür. Yani Allah’a imanla insanın ömrü sadece bu kısa dünya hayatıyla sınırlı olmaktan çıkar, ruhların yaratılışıyla başlayıp sonsuza denk devam den bir ömre dönüşür.[13] Kısacası, Allah’ı bulup, O’na iman eden bir saniye bile yaşasa aslında sonsuz bir hayatı vardır. O’nu bilmeyen ise bin sene yaşasa bile gerçekte bir saniye yaşamıştır. Çünkü insan, imanla ebedî bir ha­yata kavuşur. Bu dünya hayatının uzun veya kısalığının pek kıymeti kalmaz.[14] Çünkü iman, insanı ebedî olan Allah’a bağlar. O’nun aynası yapar. O’nun sevgisine mazhar kılar. Ebedî olup, her şeye kudreti yeten, elbette isimlerine ayna o­lan ve kendisini seveni de ebedî yapar.[15]

T:Bence ebedî bir hayatının olacağını düşünerek kendini avutuyorsun. Hepsi bu kadar…

F:Kendimi avutmuyorum. Madem, neredeyse sonsuz delillerin işaretiyle sonsuz kudret, sonsuz ilim, sonsuz rahmet sahibi bir Yaratıcı var, elbette ahiret de vardır.  Çünkü ahiretin varlığına sonsuz derece muhtaç ve müştak olduğumuz gibi, ahireti yaratmak O’na sonsuz derece kolaydır. Hem bin bir peygamberiyle ahireti vaat etmiştir, elbette yapacaktır.

Haşir derin bir konu. Kur’an’ın üçte biri doğrudan veya dolayısıyla haşirle alakadardır. Dolayısıyla, ben hem kâinat hem de Kur’an kitaplarındaki bin bir ayete dayanarak ölümden sonraki hayatın olduğuna iman ediyorum. Sen ise, hiçbir delile dayanmaksızın, kendi zannınla ahiretin olmadığına hükme­diyorsun.[16]

 

 


[1] Thomas, dürüst bir şekilde insan fıtratındaki ebediyet arzusunu itiraf etti. Bediüzzaman, bizde aşk derecesinde var olan ebediyet arzusunu şöyle izah ediyor:

“İnsanın fıtratında bekaya karşı gayet şedit (şiddetli) bir aşk var. Hatta her sevdiği şeyde, kuvve-i vahime (şüphe duygusu) cihetiyle bir nevi beka tevehhüm eder (zanneder), sonra sever. Ne vakit zevalini (kaybolup gitmesini) düşünse veya görse, derinden derine feryat eder. Bütün firaklardan (ayrılıklardan) gelen feryatlar, aşk-ı bekadan (ebediyet aşkından) gelen ağlamaların tercümanlarıdır. Eğer tevehhüm-ü beka (ebediyet zannı) olmazsa muhabbet edemez. Hatta denilebilir ki âlem-i bekanın (ebediye âleminin) ve ebedi cennetin bir sebeb-i vücudu, şu mahiyet-i insaniyedeki o şiddetli aşk-ı bekadan çıkan gayet kuvvetli arzu-yu beka ve beka için fıtrî, umumî duadır ki, Baki-i Zülcelâl, o şedit, sarsılmaz, fıtrî arzuyu, o tesirli, kuvvetli, umumî duayı kabul etmiştir ki, fâni insanlar için bâki bir âlemi halk etmiş.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Üçüncü Lem’a, İkinci Nükte)

[2] Bediüzzaman, bu hakikati şöyle anlatır:

“Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde (dünyada), hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihazat-ı maneviyesini (manevi cihazlarını) nefsin hevesatına (arzularına) sarf etse –bozulan çekirdek gibi– bir cüz'î (küçük) telezzüz (lezzetlenmek) için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek (kokuşarak), mes'uliyet-i maneviyeyi (manevi sorumluluğu) bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir. Eğer o istidat çekirdeğini İslamiyet suyu ile, imanın ziyasıyla (ışığıyla) ubudiyet toprağı altında terbiye ederek, evamir-i Kur'­ani­yeyi imtisal edip (Kur’an’ın emirlerini yerine getirip) cihazat-ı maneviyesini hakiki gayelerine tevcih etse (yöneltse), elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i ahiret ve cennette hadsiz kemalât (mükemmellik) ve nimetlere medar (vesile) olacak bir şecere-i bâkiyenin (ebedi ağacın) ve bir hakikat-ı daimenin (daimi hakikatin) cihazatına câmi' (içinde bulunduran) kıymettar bir çekirdek ve revnaktar bir makine ve bu şecere-i kâinatın (kâinat ağacının) mübarek ve münevver (nurlu) bir meyvesi olacaktır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, İkinci Nükte)

[3] Bediüzzaman, insan nefsinin devekuşu gibi hareket edip kendini avlamak için bekleyen ecel avcısını görmemek için başını gaflet kumuna soktuğunu şöyle ifade ediyor:

“Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve ahireti unutup dünyaya talip bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna. Avcıyı görür; uçamıyor, başını kuma sokuyor. Ta avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız, o, gözünü kum içinde kapamış; görmez.” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, On Dördüncü Söz, Hatime)

[4] Florida’daki idam mahkûmlarıyla ilgili resmi istatistiklere şu siteden ulaşabilirsiniz: http://www.dc.state.fl.us/oth/deathrow/

[5] İkinci Dünya Savaşı esnasında insanlar radyoları başında olup bitenleri saat başı takip ederken, Bediüzzaman Said Nursî hiçbir şekilde savaş haberlerini takip etmiyor ve merak edip başkalarına da sormuyordu. Dünya savaşına bu ilgisizliğini yedi sene boyunca müşahede eden talebeleri, merakla, milyonlarca insanın ölümüne yol açan insanlık tarihinin en büyük savaşıyla niye ilgilenmediğini sorunca şu manidar cevabı alıyorlar:

“Bu Cihan Harbinden daha büyük bir hadise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i amme (her şeye hükmetme) davasından daha ehemmiyetli bir dava, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise ve öyle bir dava açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek davayı kazanmak için bilâtereddüt (hiç tereddütsüz) sarf edecek...

Herkesin, iman mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla (saraylarla) müzeyyen (süslü) ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer İmân vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk (materyalizm) taunuyla (vebasıyla) çoklar o davasını kaybediyor. Hatta bir ehl-i keşif ve tahkik (hakikati görenlerden biri), bir yerde kırk vefiyattan (ölümden) yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş (görmüş); ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?” (Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, On Birinci Şuâ (Meyve Risalesi), Dördüncü Mesele)

[6] İslam’ın başta ABD olmak üzere Batı’daki yükselişinin gerekçelerini, Nesil Yayınları’ndan çıkan 11 Eylül’e Rağmen Amerika’da Yükselen İslam isimli kitabımızda bulabilirsiniz.

[7] Bediüzzaman, Meyve Risalesi’nin İkince Meselesi’nin Hülasası’nda bu hakikati çok güzel izah ediyor. Aslında yaşam tarzımız, kabirden sonrası için kime itibar edip, sözünü mutemet gördüğümüze göre şekilleniyor. Ölümden sonra cennet ve cehennemin olduğunu haber veren Peygamberlere mi itimat ediyoruz, yoksa hayatın bu dünya ile sınırlı olduğunu söyleyen materyalist ve ateist filozoflara mı?

[8] Doğrusu, her gün birkaç saat ekstradan çalışarak kazanacağı 100 bin doları milyondan veya trilyondan bir ihtimal bile olmayan bir ebediyet ümidinin gerçekleşmesi için harcayan Thomas’ın kızına değil, namazda gevşeklik gösteren nefsime şaşırdım. “Acaba, bu misafirhane-i dünyada aciz ve fakir kalbine kut (azık) ve gına (zenginlik) ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziya ve herhalde mahkemen olan Mahşerde senet ve berat (kurtuluş) ve ister istemez üstünden geçilecek Sırat Köprüsü’nde nur ve Burak olacak bir namaz, neticesiz midir? Veyahut ücreti az mıdır?” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Birinci Söz, Birinci Makam, Dördüncü İkaz)

[9] Bediüzzaman, Kur’an gibi ölümden sonra hayatın olduğuna ilişkin mesajı getiren semavî kitapların ateistler için bile rahmet olduğunu ve onları intihardan kurtardığını şu ifadelerle söylüyor:

“O meşkûk küfür vasıtasıyla, devekuşu gibi mevt (ölüm) ve zevali (ayrılığı) idam manasında gördüğü vakit, Kur'an ve semavî kitapların imânü’n-bi'l-âhiret'e (ahirete imana) dair kat'i ihbaratı (haberleri) ona bir ihtimal verir; o kâfir o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz... İşte, Kur'an-ı Hakîm’in küffarlar (ateistler) hakkında da bir nevi cihet-i rahmeti vardır ki, hayat-ı dünyeviyeyi onlara cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nevi şek (şüphe) vererek, şek ile yaşıyorlar. Yoksa ahiret cehennemini andıracak, bu dünyada dahi manevî bir cehennem azabı çekeceklerdi ve intihara mecbur olacaklardı.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, On Üçüncü Lem’a, Sekizinci İşaret)

[10] “Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten (ölümden) kaçarsan, katiyen bil ki! Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-i dünyeviye (dünyaya ait şeyler), o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu (kapsadığı her şey), o dakikada ademdir (yoktur), hiçtir. Demek, güvendiğin hayat-ı maddiye yalnız bir dakikadır; hatta bir kısım ehl-i tetkik, ‘Bir âşiredir (bir dakikanın 167 trilyon 961 milyar 600 milyonda biri) belki bir an-ı seyyâledir (akıp giden bir andır)’ demişler. İşte şu sırdandır ki bâzı ehl-i velayet, dünyanın dünya cihetiyle ademine (yokluğuna) hükmetmişler.” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Hatime)

[11] Brett N. Steenbarger, Enhancing Trader Performance: Proven Strategies From the Cutting Edge of Trading Psychology, Wiley Trading, 2006.

[12] “Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise senin elinde senet yok ki ona maliksin. Öyle ise hakiki ömrünü bulunduğun gün bil!” (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Birinci Söz, Birinci Makam, Beşinci İkaz)

[13] Bediüzzaman, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Rus esaretinden kurtulup İstanbul’a geldiğinde hayatın sıkıntıları yerini güzelliklere bırakır. Dünya yüzüne gülmeye başlar. Ancak, hayatın mahiyetini düşünüp, gönüllü olarak dünyadan çekilmeye karar verir. Bu sırada bir kısım dostları gelip kendisini dünyaya çağırınca, biraz mühlet vermelerini ister. Sonraki gün kalbine ihtar edilen hakikatleri İki Levha olarak kaydeder. On Yedinci Söz’ün sonunda yer alan bu levhalardan birincisi ehl-i gafletin ikincisi ise ehl-i hidayetin dünyasını tarif eder. Bediüzzaman, Birinci Levha’da “Bütün eşya-yı mevcudat birer fani muzır gördüm... Bekâyı bir bela gördüm” der. İkinci Levhada ise, “Ebed ayn-ı ömürdür” der.

[14] Bediüzzaman bu hakikati şöyle ifade ediyor:

“Bâkî-i Hakiki’nin muhabbet, marifet (Allah’ı tanıma), rızası yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer O’nun yolunda olmazsa, bir sene bir saniyedir. Belki O’nun yolunda bir saniye layemuttur (sonsuzdur), çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Üçüncü Lem’a, Üçüncü Nükte)

[15] Bediüzzaman’ın tabiriyle, “Bâkî’ye (sonsuza) müteveccih (yönelik) olan şey, bekanın (sonsuzluğun) cilvesine mazhar olur.”

Miraç’ta Bâkî-i Hakiki olan Allah’ın huzuruna girince zamanın genişlemesi buna delildir: “... Çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Miraç (Miraç mucizesi), bu hakikatin vücudunu ispat eder ve bilfiil vukuunu (fiilen gerçekleştiğini) gösteriyor. Miracın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüsati (genişliği) ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü o(peygamberimiz), Miraç yolunda beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir (içine almıştır).” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Üçüncü Lem’a, Üçüncü Nükte)

[16] Kur’an, Thomas gibi ahireti inkâr edenlerin zanna dayandıklarını şöyle beyan ediyor: “Dediler ki: “Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” Bu hususta onların bir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanda bulunuyorlar.” (Casiye Suresi, 45:24)

Paylaşma linkleri