T:İçgüdü kavramı çok sıklıkla kullanılan, herkesin benimsediği bir kavram… Senin bu kavrama şiddetli itirazını tam anlamış değilim. Umarım bana açıklarsın. Öncesinde, arı örneğinde içgüdünün ne olduğunu açıklamak istiyorum. Arılar hakkında bilgin var mı?

F:Birazcık. Lise yıllarımda Bir Arının Hatıra Defteri[1] isimli bir kitap okumuştum. Halen hafızamda. Arıların sosyal hayatları ve bireysel becerileri beni hayrette bırakıyor. Arıcılık yapan bir dayım var. Ondan da bir şeyler öğrenmiştim. Anlayacağın, arılar konusunda tamamen cahil değilim.

T:Bunu duymam iyi oldu. Daha kolay açıklarım misalimi. Bütün arılar aynı beden yapısına sahip değil. Bal arıları beden yapıları ve fonksiyonlarına göre kraliçe, erkek ve işçi arılar diye üç kategoriye ayrılır. Her bir arı dünyaya geldiğinde bedenine uygun olan işe yönelir.

Kraliçe, bir ömürde bir milyon üzerinde yumurta çıkarır. Her dakikaya bir yumurta gelir.

Erkek arılar sadece döllenme işiyle görevli. Bedenlerinde savunma silahı olan iğneleri bile yok. Hatta yemeklerini bile kendileri yemiyorlar. Tek görevleri kraliçe arının döllenmesini sağlamak.

İşçi arılar ise nektar ve polen toplamaya gider. Vücudunda çiçek tozlarını fark edecek bir sistemle donatılmış. Işığın çiçekler üzerindeki yansımasını bizden farklı algılayan bir arı tozların nerede olduğunu bulur. Her seferinde 100 ile 1.500 arasında değişen sayıda çiçeklere uğrayarak nektar toplar. Vücutlarında nektar deposu var. Vücut ağırlıkları kadar nektar toplayıp depolarını doldurunca yuvalarına dönerler. Getirdiği nektarı çıkarıp işçi arılara aktarırlar. Sonra da temizlenip tekrar nektar toplamaya giderler. İçerde çalışan diğer işçi arılar, aldıkları nektarı vücutlarında salgıladıkları enzimle bala dönüştürüyorlar. Sonra petekteki bal gözüne koyup üstünü kapatıyorlar.

Arı içgüdüyle çiçek tozu toplayıp bal yapar dediğimizde, arı bu işleri öğrenerek değil, vücudundaki mekanizma sayesinde çevreden gelen uyarıcılara tepki vererek yapıyor diyoruz.

F:Arının harikulade becerisini açıklamak için içgüdü sihir gibi imdadına yetişti. En akıllı bir insanın bile yapamadığı bir işi yapan arıların içgüdüyle bunu becerdiğini söyleyip geçmek kolaycılıktır. Bence arıların vücut yapılarıyla, sosyal hayatlarıyla ve becerileriyle ne kadar harikulade olduklarını aklımız tam idrak etmiyor. Ülfet peyda etmiş, sıradan bir şey diye algılıyor. Oysa arı hem harika vücuduyla hem de bal yapmasıyla tam bir kudret mucizesidir.

T:Sen arının bal yapmasını çok abartıyorsun. Bizim vücudumuzda da benzer işlemler yapılıyor. Yediğimiz şeyler midemiz tarafından çok küçük parçacıklara ayrılıyor. Sonra ince bağırsaklara gönderiliyor. Orada karaciğer ve pankreastan gelen salgılarlar sayesinde proteinler, vitaminler, mineraller, karbonhidratlar ve yağlar emilerek kana geçiyor.

Kısacası, biz de arılar gibi yediğimiz şeyleri bazı karmaşık işlemlerden geçirip başka şeylere dönüştürüyoruz. Hatta yeni bebeği olan bir annenin bedeni, her yediğini süte dönüştürüyor.

F:Haklısın. Bizim vücudumuz arılarınkiyle kıyaslayınca pek de farklı değil. Ancak bu ikisinin de sıradan olduğu anlamına gelmez. Aksine ikisinin de sonsuz kudret ve ilim sahibi bir Yaratıcı’nın varlığına işaret eden mucizeler olduğunu gösterir. Bir bebek dünyaya geldiği zaman, memeler musluğundan ihtiyacına en münasip gıda ve şifa kaynağı olan sütün gönderilmesini sıradan görüyoruz. Oysa aynı memelerden süt yerine “portakal suyu” aksaydı harikulade görecektik. Mucize diye bütün dünyaya duyuracaktık.

T:Ha ha… Portakal suyu mu? Çok komiksin.

F:Komik olsun diye söylemedim. Anne sütünü sıradan gören aklımızın ne kadar komik duruma düştüğünü göstermek için bu misali verdim. Her neyse…

İnsan vücudundaki mucizeleri başka bir zamana bırakıp şimdilik arılar üzerindeki müzakeremize devam edelim. Ülfet perdesini kaldırıp aklımıza arılardaki mucizeliği görmek için şu örnek üzerinde biraz düşünelim:

Diyelim ki yarın sabah kalktığında evinin bahçesinde bir sürü arı gördün. Vızır vızır tur atıyorlar. Sen onları evinin arka bahçesine kadar takip ettin. Etrafta on binlerce arı vardı. “Arıların işgaline mi uğradık?” diye düşünürken birden ağacın üstündeki kavanozlar gözüne ilişti. Hayretler içinde kaldın. Gördüklerini inanamadın. Arılar çilek reçeli yapıyordu. Onlarca kavanozu doldurmuş, kapağını kapatıp oraya bırakmışlar. Bir o kadarını da imal etmekle meşguldüler. Bir reçel kavanozunu eve getirip reçelin tadına baktın. Aman Allah’­ım, o da ne? Hayatında o kadar lezzetli reçel yememişsin. Tadı, kokusu ve etkin ambalajıyla sanki harikuladeydi.

Böyle bir hadiseye şahit olsan, kimseye anlatır mısın?  Sevdiğin insanları arayıp haberdar eder misin? Yoksa “sıradan bir şey” deyip geçer misin? Veya arılar evrimin yeni safhasına geçtiler, bunlar da “reçel arısı” mı dersin?

T:Doğrusunu söylemek gerekirse, şaşırırdım. Arkadaşlarıma da haber verirdim. Daha da ötesi, büyük ihtimalle televizyon kanallarını da arardım. Sanırım birinci haber olurdu her tarafta. Çünkü böyle bir şey bugüne kadar hiçbir yerde olmamıştır. Sadece ben değil, duyan herkes hayretler içinde kalır.

Bu örnekten nereye geleceksen merak ediyorum. Yarın arılar benim bahçemde çilek reçeli mi yapacak demek istiyorsun?

F:Şimdi sana şunu sormak istiyorum: Çilek reçeli mi yapmak çok zor ve harika, yoksa bal mı yapmak? Bir zamanlar biz evde reçel imal ediyorduk. Çilek, limon, şeker ve su karıştırarak reçel yapıyorduk. Ancak hem her şeyi ölçüyle koymak hem de belirli miktarda kaynatmak gerekir. İşin erbabı olmadan güzel reçel yapmak mümkün değil. Senin anlayacağın konuyla ilgili bilgisi olmayan reçel de yapamaz. Gerçi, biraz bilgi edindiğinde birçok insan çilek reçeli yapabilir. Oysa bal yapmak çok daha zordur. Özellikle arıların yaptığı kalitede bal yapmak belki de insanın takatinin ötesindedir.

Kanaatimce biz hem arının olağanüstü bedenini hem de yaptığı harika işlerini çok hafife alıyoruz. İstersen yine bir örnek ışığında aklımıza yakınlaştıralım bu girift meseleyi.

T:Olur. Dinliyorum. Herhalde yine antika bir örnek vereceksin.

F:Bal arısı, ismi ağız tadına düşkün insanların arıya verdiği isim olsa gerek. Mühendislik ve arının biyolojik yapısını bilen birisi muhtemelen bal arısına “bal fabrikası” derdi. Senin de biraz önce anlattığın gibi, bir gurup işçi arı hammadde (nektar) toplayıp getirirken, diğer bir gurup ise gelen hammaddeyi fabrika gibi çalışan vücudunda enzimlerle karıştırıp işleyerek bal haline dönüştürüyor. Sonra da en etkin olan kavanozlar hazırlayıp içini dolduruyorlar ve kapağını da kapatıyorlar. İktisatçı biri ise arıları dünyanın en becerikli “işçileri” olarak tanımlar. Hem de Adam Smith’in 19. asırda keşfettiği işbölümündeki etkinliği yeryüzünde daha hiçbir adam yokken keşfetmişler. Muazzam bir uyum içinde baş başa verip çalışıyorlar. Herkes görevini en güzel şekilde yerine getiriyor.

Aslında arılar, hem harikulade vücut yapıları hem mükemmel sosyal yaşantıları hem etkin çalışma sistemleri hem lezzetli, gıdalı ve şifalı balı yapan “bal fabrikaları” ve “bal yapan işçiler” olmalarıyla Rabbimizin hadsiz ilmine, hadsiz kudretine, hadsiz hikmetine ve hadsiz rahmetine parlak bir ayet oluyorlar. Kur’an’ın bizim dikkatimizi bu parlak ayete çekmesi de bu sırdandır. Seküler bilim içgüdü kavramıyla güneş gibi parlayan bu ayetin üstünü kapatıyor. Sıradan, adi bir doğa olayı gibi takdim ediyor.

T:Kur’an ne diyor arılar hakkında? Nasıl bal yaptığını bize anlatıyor mu?

F:Evet, anlatıyor. Ancak seküler bilimin anlattığı gibi değil. Rabbimiz bal arısını bize varlığını bildiren bir ayet olarak takdim ediyor.

İlginçtir, Kur’an’ın 114 suresinden birine “Nahl” yani “bal arısı” adı verilmiş. Rabbimiz bal arasının yolunu bulmak ve bal yapmakla ilgili harikulade işleri “ilham” yoluyla doğrudan doğruya kendisinin öğrettiğini bize anlatıyor:

“Rabbin bal arısına şöyle ilham etti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin. Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarına gir.’ Onların karınlarından çeşitli renklerde bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için bir ibret vardır.” (Nahl Suresi, 16:68-69)

T:Bal arısına ilham etmekten ne kastediliyor?

F.Yani bal arısı, hem nektar toplamayı hem de bal yapmayı, tecrübe veya eğitimle öğrenmiyor. Allah’tan aldığı bilgiyle yapıyor demektir. Daha önce de söylediğim gibi reçel yapmak için bile belirli bir bilgiye sahip olmak gerekir. Oysa bal yapmak çok daha karmaşık ve derin bilgiye sahip olmayı gerektirir. Bu anlamda, Rabbimiz yukarıdaki ayetle, harikulade işler beceren arıya dikkatimizi çekiyor. “Sizin bir ömürlük eğitimle bile yapamadığınızı yapan arıları biz eğitiyoruz. İşlerini yapmaları için gerekli bilgiyi biz veriyoruz” diyor.

T:Yine aynı hatayı yapıyorsun. Diğer muhtemel seçenekleri göz ardı ediyorsun. Arı bal yapma yeteneğini dört şekilde edinmiş olabilir:

1) Eğitimle

2) Genetik yolla

3) İçgüdüyle

4) Yaratıcı’nın ilham etmesiyle. 

İlk iki seçeneğin mümkün olmadığını kabul ediyorum. Çünkü arıların öğrenmeye ne vakitleri ne de kapasiteleri müsait. Bir arı doğduktan çok kısa süre sonra bal üretmeye başlıyor. Demek ki eğitim falan görmüyorlar.

Genetikle davranışsal bilginin bir nesilden öbür nesle geçtiğini gösteren delil de yok elimizde.

O halde son iki seçenekten biri doğrudur. Daha önce açıkladığım gibi, arılar vücut yapıları itibariyle dışarıdan gelen uyarıcıları takip ediyorlar. Yani içgüdüleriyle hareket ederek tozları topluyor ve bala dönüştürüyorlar.

F:İktisatçı biri olarak senin söylediklerini çok ilginç buluyorum. Biz de boşuna insanları eğitip beceriler kazandırmak için uğraşıyoruz. Becerikli işgücü yetiştirmek için trilyonları boşuna harcıyoruz. Senin dediğin içgüdü iksirini kullanmak yeterliymiş. Bir nevi sihirli değnek gibi… Seküler bilimin icat ettiği “sihirli kavramlar”dan biri.

Anladığım kadarıyla içgüdüyle hareket etmek, hiç bilinci olmadığı halde, dışarıdan gelen sinyalleri takip edip bir şeyler başarmaktır. Şuurlu varlıklarda bu biraz Pavlow’un “şartlandırma” kavramına benziyor. Ancak her türlü canlıyı şartlandıramıyoruz. Bunun için belirli bir zekâ seviyesine sahip olması lazım. Daha da kötüsü, şartlandırma genetikle geçmiyor. Örneğin, köpeğinizi şartlandırdığınızda, ondan doğacak yavruları da şartlanmış olarak dünyaya gelmiyor. Yavru köpekleri de tekrar ödül-ceza sistemiyle şartlandırma eğitimine tabi tutmamız lazım.

İçgüdü diye adlandırdığın eğitimsiz şartlandırmanın müm­kün olduğuna ilişkin bir delil yok elimizde. Eğer dediklerin mümkün olsa, inan kapitalist üreticiler sana milyonlarca dolar öderlerdi. Çünkü yüksek ücret verip diplomalı işçiler almalarına gerek olmazdı. Hiç eğitim almamış, hatta konuşmasını da bilmeyen, ne kadar aptal insan varsa onları çalıştırırlardı. Bedenlerini yapacakları işe uygun donattıktan sonra, belirli sinyaller vererek onları fabrikaya gönderirlerdi.

Bal yapmak insan yapımı bütün gıdalardan daha zor olduğu için, içgüdüyle hareket eden işçileri gıda fabrikalarında rahatlıkla çalıştırabilirdik. Bence buradan kalktığın gibi fabrika sahibi bir işadamına gidip bu parlak fikrini paylaş. Eminim ikna edebilirsen, milyonlarca dolar para kazanabilirsin.

T:Dalga geçiyorsun benimle galiba!

F.Ne münasebet! İktisatçı olarak parlak fikrini nasıl paraya dönüştüreceğini söylüyorum. Bir dost tavsiyesi… Yapıp yapmamak sana kalmış.

T:Diyelim ki “içgüdü” seçeneği tatmin edici değil, sen nasıl diğer seçeneğin, yani bir Yaratıcı’nın ilhamıyla balın yapıldığını iddia edebilirsin ki? Delilin nedir?

F:Bal arısı ya kendi kendine olmuştur, ya sebepler yapmıştır ya da tabiat yapmıştır. Uçan bir “bal fabrikası” olan bir arıya dikkatle bakan biri için Allah’ın varlığı gündüz ortasında güneşin varlığı gibi kesin görünür. Her bir arı Rabbini gösteren geniş bir pencere olur. O pencereden bakan insan anlar ki “O küçücük bal makinesinin zerrecik başında onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taamların (yiyeceklerin) en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat (canlı) âzâları tahrip etmek ve öldürmek hâsiyetinde (özelliğinde) bulunan zehri o uzuvcuğuna (vücut azasına) ve cismine zarar vermeden yerleştirmek, nihayet dikkat ve ilimle ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve muvazene (ölçü) ile olduğundan şuursuz, intizamsız, mizansız (ölçüsüz) olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar. İşte, bu üç cihetle mucizeli bu sanat-ı İlahiyenin (ilahî sanatın) ve bu fiil-i Rabbâniyenin bütün zemin yüzünde, hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mizanda, aynı anda, aynı tarzda zuhuru (görünmesi) ve ihatası (her tarafta yayılması), bedahetle (açıkça) vahdeti (Allah’ın birliğini) ispat eder.”[2]

T:Anladığım kadarıyla, arı Allah tarafında güdülüyor diyorsun. Ben de içten güdülü diyorum. İkisinin de elle tutulur, gözle görülür delili yok. Ben bilim adamlarını uzman gördüğüm için onların sözlerine itibar ediyorum. Sen ise peygamberinin sözüne itibar ediyorsun.

F:Haklısın. İkimiz de bir peygambere iman ediyoruz.

Ben, hayatında daima doğruyu söylemiş, düşmanları tarafından bile “emin” sıfatıyla anılmış, getirdiği semavî kitabın bir tek ayeti bile çürütüldüğünde davasından vazgeçeceğini söyleyecek kadar davasından emin hareket etmiş ve bugüne kadar doğruluğu sürekli pekişmiş bir peygambere iman ediyorum.

Sense, bazen doğru bazen yalan söyleyen, bazen hakikati bulan bazen yanlış yapan, ortaya attıkları tezlerinin (davalarının) çürütülmesi umumî prensip haline gelen seküler bilimin peygamberlerine iman ediyorsun.
Tabiat, tesadüf ve sebepler tanrılarıyla her şeyi açıklayan seküler bilim adamları, hayvanlardaki harikulade davranışları bu tanrıların hiçbiriyle açıklayamayınca içgüdü gibi sihirli bir kavram kullanıp meselenin içinden sıyrılmak istiyorlar. Oysa sihirbazın şapkadan tavşan çıkarması nasıl aklen kabul edilemiyorsa, seküler bilim adamlarının da içgüdü şapkasından harika beceriler çıkarmasını aklen kabul etmek mümkün değildir.

T:Bence sen nankörlük ediyorsun. Sihirbaz dediğin bilim adamları olmasaydı, hayatını kolaylaştıran teknoloji harikalarından mahrum kalacaktın.

F:Hiç de nankörlük yaptığımı düşünmüyorum. Ben insanlık için faydalı bilgiler ve eserler üreten bilim adamlarına bir şey demiyorum. Benim itirazım, kendi inançsızlıklarını bilim kisvesi altında insanlığa pazarlayan seküler bilim adamlarına… Özellikle de Darwincilere… Çünkü onlar sihirli bazı kavramlar kullanarak, harika işlerin oluşunu açıkladıklarını düşünüyorlar. Söz konusu kavramları sorgulamadan benimseyen kişiler de onların anlatılanları hakikat sanıyor. Tıpkı şapkasından tavşan çıkarıp çıkaramayacağını sorgulamayan birinin, her tarafta sihirbazların şapkadan tavşan çıkardığını görünce ona inanması gibi.

T:Sihirle evrim arasında nasıl birebir ilişki koruyorsun anlamıyorum.

F:Gayet açık. İzin verirsen bir örnekle açıklayayım.

T:Dinliyorum.

F:Küçüklüğünden beri sihirbazları seyreden ve sihrin gerçek olduğuna inanan Mike adındaki birini Mars’a gönderdiğimizi varsayalım. Mike, orada trilyonlarca harikulade eserler görse ne düşünür sence? İlim, hikmet ve kudret sahibi bir ustayı mı? Yoksa onları şapkasında çıkaran bir sihirbazı mı?

T:Şey… Muhtemelen sihirbazı...

F:Gayet doğru söyledin. İşte, Mike gibi, küçüklüğünden beri seküler bilim adamlarının sihirli kavramlarını işitenler, kâinattaki harikulade ilahî eserleri söz konusu sihirli kavramlara atfeder. İçgüdü, doğa, doğal seleksiyon, doğal kuvvetler gibi bin bir sihirli kavramları kullanıp göz önündeki hadsiz ilahî eserlerin sahibini inkâr eder.[3] Öncelikle bu sihri bozmak gerekir.

T:Sihri bozmaktan kastın ne?

F:Yani, iğne gibi en basit bir eserin bile sihir değil, ilim ve kudret sahibi bir ustadan geldiğini anlamak gerekir. O zaman kâinatı baştanbaşa dolduran hadsiz harikulade eserlerin ustası, gündüz ortasında güneşin görünmesi gibi, herkese aşikâr olur. Oysa seküler bilim adamları, Büyük Patlama’yla ortaya çıkan, kum tanesinden bile basit aynı tür parçacıklardan, okus pokusla her şeyin oluştuğunu anlatıyorlar.[4] Yani bazen doğal kuvvetler, bazen doğa, bazen doğal yasalar gibi sihirli kavramları kullanıp basit taneciklerin trilyonlarca karmaşık ve sistemli eserlere dönüştüğünü iddia ediyorlar. Bu masala inanan birinin her şeyin arkasındaki ilahî kudreti görmesi neredeyse imkânsız… Çünkü böyle biri, her şeyin sihirle oluştuğun düşünür. Tıpkı hokkabaz bir sihirbazın, kum tanelerinden araba, bilgisayar, uçak gibi bin bir harika eserler çıkardığına inanan birinin gördüğü bütün karmaşık eserlerin sihirlerle oluştuğunu düşünmesi gibi.


T: Anladım. Sen içgüdüye sihirli kavram diyorsun. Peki, hayvanların söz konusu becerilerine kaynaklık eden davranışların ilahî güdüyle olduğunu aklen izah edebiliyor musun?

F:Elbette. Hem de hiç zorlanmadan. Kur’an’ın haber verdiği gibi, sonsuz ilim, sonsuz hikmet ve sonsuz kudretiyle, her şeyi yoktan yaratıp, her an tedbir ve idaresini gören âlemlerin Rabbi için bütün hayvanlara ilham yoluyla ne yapacağını söylemek benim sana bu sözü söylememden sonsuz derece daha kolaydır. Daha önce de ifade ettiğim gibi, esasen O’nun için zorluk ve kolaylık diye bir şey olamaz. O bir tek hayvana ilham verme kolaylığında bütün hayvanlara aynı anda ilham verebilir ve veriyor.

T:Senin inandığın vasıflara sahip bir yaratıcı için hayvanlara ilham etmek mümkün olabilir. Ancak, senin daha önce kullandığın şu sözü hatırla: Her mümkün vaki olmayabilir.

F:Haklısın. Söz konusu sözü unutmadım. Bence, etrafımızdaki hayvanların davranışlarını dikkatle incelediğimizde onların yalnızca ilhamla mümkün olduğunu anlarız. Çünkü modern batı düşüncesine göre, insan sıfır bilgi ile dünyaya geliyor. Aristo’dan günümüze kadar birçok Batılı ve Doğulu düşünür “tabula rasa” kavramıyla söz konusu hakikati kabul etmişler. Yani insan beyninin başlangıçta boş bir levha gibi olduğunu, sonra çevreden aldıklarını kaydederek yaşama bilgisini öğrendiğini savunan felsefî görüş. Gerçi, yeni doğan bir bebek, ağlamak, emmek gibi becerilerle doğuyor. Tamamen cahil değil. Ancak, Batı düşüncesinde söz konusu beceriler içgüdü olarak değerlendirildiği için dikkate alınmıyor.

Darwinciler insanı evrimin en son halkası olarak kabul ettiğine göre, bütün canlılar dünyaya tamamen cahil geliyor diyebiliriz. Ancak, insan birçok şeyi öğrenebiliyor. Ve öğrendikle­rini başkalarına öğretebiliyor. İlginçtir, hayvanın bu becerisi yok denebilecek kadar az olmasına rağmen, bazen akılları hayrette bırakacak kadar akılıca hareket ediyor. Öyle marifetleri var ki bütün akıllar bir araya gelse bile taklit edemez. Geçenlerde ilginç bir olaya şahit oldum. Yeri gelmişken paylaşmak istiyorum.

T:Dinliyorum.

F:Çiçekleri sulamak için genişçe ağzı olan bir ibrik kullanıyorum. Birkaç hafta önce ibriği alırken, birden irkiliverdim. İçinden bir serçe kuşu çıkıp uçtu. İbriğin içine bakınca hayretler içinde kaldım. Kuş kendine bir yuva yapmıştı. İçine dört yumurta bırakmıştı. Yuvayı ve içindeki yumurtları ibretle bir süre tefekkür ettikten sonra ibriği götürüp yerine koydum.

Çocuklarımla beraber iki hafta boyunca kuşun marifetlerini seyredip sonsuz şefkat sahibi Rabbimizin harika icraatını tefekkür ettik. Anne kuş öyle akılıca hareket ediyordu ki bizim gibi akıllı geçinenleri şaşırtıyordu. Yavrularının geleceğini bilircesine önceden hazırlığa başlamıştı. Onların nazik vücutlarının sıcağa tahammül edemeyeceğini bilircesine gölge bir yer bulmuştu. Bununla da yetinmemiş, düşmanlarının gözünden uzak olacak gizli bir yer seçmişti. Onlar için yumuşak yatak hükmüne geçen güzel bir yuva inşa etmişti. Çalı ve çırpıların arasına koyduğu tüyümsü parçalarla yavrularının rahatını düşünmüştü. Yaklaşık iki hafta yumurtlarının üzerinde kuluçkaya yatarak, embriyonun büyümesi için belirli bir sıcaklığı temin etmişti.

Yavruları yumurtadan çıkınca, onların kendilerini besleyemeyeceğini bilircesine, bir hafta on gün boyunca, dışarıdan onlara yiyecek taşıdı. Yavrularına hazmı kolay yiyecekler bulup ağzında yumuşatarak yedirdi.

Kısacası, anne kuş, tıpkı bir insan gibi, yavrusunun geleceğini düşünüp hazırlıkları yapmış. Yavrusu kanatlanıp uçana kadar ona besleyip büyütmüştü.

Biraz önce söylediğim gibi, Darwincilerin iddiasına göre, evrimin son halkasını oluşturan insan, hiçbir bilgisi olmadan, yani zırcahil doğuyor ve her şeyi sonradan öğreniyor. Oysa bir kuş yuva yapma bilgisini öğrenecek kapasite ve mekanizmadan mahrum. Ancak, bir mühendis gibi, öyle yuva inşa eder ki seyredenleri hayrette bırakır. Yavrularının ihtiyacını öyle harika bir titizlikle yerine getirir ki akıllı anneleri bile kıskandırır.

T:Bence sen biraz abartıyorsun. Mühendislik falan yok. Kuş, içgüdüyle, bir kaç çalı çırpıyı birleştirip kendine bir yuva yapıyor. Hepsi bu kadar! Öyle hayret edilecek bir şey yok.

F:Aslında sen yalnız değilsin. Birçok insan senin gibi harikulade şeyleri sıradan görüyor. Çünkü sıklıkla gördüğümüz bir şey bizim için sıradanlaşır. Oysa yeni olmuş gibi dikkatle bakarsak derin manalar keşfederiz. Veya sıradan gördüğümüz şeyi kendimiz yapmaya kalkarsak ne kadar sıra dışı olduğunu kendi tecrübemizle teyit ederiz. Bu vesileyle bir şeyi daha paylaşmak istiyorum.

Biraz önce sözünü ettiğim kuşun yuvasını çocuklarıma ve arkadaşlarına gösterince önce heyecanlandılar. Ancak, bir süre sonra, sıradan gördüler. Onların gözünün önündeki sıradanlık perdesini yırtmak için minik bir “yuva yapma yarışı” düzenledim. En güzel kuş yuvası yapana ödül vereceğimi söyledim. Çocuklar “ödül” lafını duyunca, hemen işe koyuldu. Etrafta çalı çırpı toplamaya başladı. Onlara küçük bir uyarıda bulundum:

“Kuşun elleri yok. Sadece gagasıyla yuvasını inşa ediyor. Adil olması için, siz de ellerinizi değil, gaganızı (ağzınızı) kullanmalısınız.” Çocuklar yüzüme baktılar. Şaka yaptığımı anlayınca devam ettiler. Bir süre sonra herkes yuvayı bitirdi. Her birini test ettim. Hiçbiri testi geçmedi. Çünkü kuş gibi, yuvayı çalı ve çırpılardan örmek yerine, yığıntı yapmışlardı. Bu küçük tecrübeden sonra anladılar ki kuş yuvası yapmak öyle sanıldığı kadar kolay değilmiş. Yuva yapma bilgisi olmayan kuş beyinli birinin işi asla olamazdı. Ancak, her şeyin bilgisi yanında olan Allah’ın ilhamının eseri olabilirdi.

T:Öğrenilmiş bilgi yok. Hepsi içgüdüyle oluyor. Bilim bunu gayet güzel izah ediyor. Başka arayışlara girmeye gerek yok.

F:İçgüdü, muammayı çözmüyor. Sadece yeni bir isim veriyor. Çünkü içgüdünün kendisi de muamma. Canlılara doğrudan doğruya ilham edilen bilginin kaynağını inkâr etmek için seküler bilim adamlarının uydurduğu sihirli bir kavram. Hem bu içgüdü dedikleri şey bir iki türle sınırlı değil. Her canlı türünde gözleniyor.

Geçenlerde devekuşuyla ilgili bir belgesel seyretmiştim. Onlardaki sözde içgüdü, benim serçe kuşunu unutturacak türdendi. Üreme mevsimi gelmeden, önce bir erkek birkaç dişi devekuşu bir araya gelip bir aile oluşturur. Kendilerine bir mekân seçerler. Erkek kuş 15-20 santim derinliğinde ve 1-3 metre uzunluğunda bir çukur kazar. Yuvanın üstü de bir şeylerle kapatılır ki yumurtalar sıcaktan bozulmasın.

 Döllenmeden bir süre sonra dişi devekuşları iki üç günde bir yumurta yaparlar. Sezonun sonunda yuvadaki yumurta sayısı 40 ile 70 arasını bulur. Daha sonra hem erkek hem de dişi devekuşları nöbetleşerek 42 gün boyunca kuluçkaya yatar. Genellikle erkekler gece, dişiler ise gündüz yumurtaları bekler. Çünkü erkeklerin tüyleri siyah, dişilerin ise kahve­ren­gi tondadır. Erkek kuşun tüyleri gece karanlığında çok güzel gizlenme imkânı sağlıyor. Devekuşları, nöbet değişimi zamanında yumurtaları döndürüyor, yani altta kalan kısmı üste gelecek şekilde çeviriyorlar. Böylece bozulmaları önleniyor. Çünkü yumurtaların üstü altından daha sıcaktır. Bu çevirme aynı zamanda yumurtaların havalanmasını sağlıyor. Böylece embriyonun havasızlıktan ölmesine engel olunur.

Kısacası, devekuşu neslini devam ettirmek için öyle akılıca ve intizam içinde hareket eder ki düşünen her insanı hayrette bırakır.

T:İçgüdünün bir nevi muamma olduğunu kabul ediyorum. Eminim bir gün bilim bu muammayı tamamen çözecektir.

F:Türkçede, “Ümit fakirin ekmeğidir” diye bir söz var. Sen ümidini kaybetme. Evrim fikrinin fakirliğini ancak ümitle ayakta tutabilirsin.

T:Dinlerin muamması çok daha fazla! Hem de bazılarının içinden çıkmak mümkün değil.

Bu hafta vaktimizin sonuna geldik. Haftaya bu mu­am­ma­lardan birini soracağım.

F:Başka dinlere kefil olamam; ancak İslam’ın temel esas­la­rında muamma gördüğüm hiçbir şey yok. Her şeyin makul ve mantıklı bir izahı var. Senin için nelerin muamma olduğunu merakla bekliyorum.

 

 

 


[1] Ümit Şimşek, Bir Arının Hatıra Defteri, Yeni Asya Yayınları, İst. 1986.

[2] Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, Yedinci Şuâ (Ayetü’l-Kübrâ Risalesi), İkinci Bab, İkinci Hakikat.

[3] Hurma satan bir firma, hurmaya “doğal şeker” diyerek yaptığı reklamında şu mesajı veriyordu: “Hurmalar damak tadımıza doğanın verdiği gerçek bir cevaptır.” (Medjool Da Sweet Nature Candy)

[4] Bu anlamda, seküler bilim adamları, sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi bir ilah yerine cahil, aciz ve şuursuz tabiat, tesadüf ve sebep tanrılarını ikame ediyorlar. Allah’ın mucize icraatlarını, söz konusu tanrılara veriyorlar. Dolayısıyla, Thomas gibileri seküler bilim tanrılarının yaratıcı olamayacağını görmeden, gerçek yaratıcıyı bulmaları hayli zor. Kelime-i tevhidin ilk kısmında Allah’tan başka tanrı olmadığının vurgulanması çok manidardır. Çünkü hakiki iman, öncelikle hiçbir şeyin tanrı olamayacağına şahit olmakla mümkündür.

Paylaşma linkleri