İki hafta boyunca “analoji” yani temsil yöntemiyle insan ya­pımı eserlerden hareketle öteki eserlerin ilim ve kudret sahibi bir ustadan geldiklerini anlatmıştım. Thomas, benim sun­duğum delillere tatmin edici bir cevap verememişti. Konuştuklarımız onu hayli etkilemişti. Nitekim iki gün sonra, uzunca bir e-posta aldım kendisinden. Hafta sonunu beklemeden sanal âlemde müzakereye devam etmek istiyordu.

Karşılıklı mesajlaşmadan sonra, bu hafta sonu müzakereye hakemlik yapmak üzere mantık ve felsefe derslerini veren Prof. Dave’i davet etmeye karar verdik. Çünkü ikili müzakeremiz kilitlenmişti. Thomas, “analoji” yöntemimi kullanmamdan rahatsız olmuştu. Israrla, Allah’ın varlığının ispatı için analoji kullanmanın yanlış olduğunu söylüyordu. Prof. Dave, konuyu bilimsel yöntemlere uygun olarak tartışmamız noktasında yardımcı olacaktı. Bunun için de hayli salahiyetli sayılırdı. Doğrusu, ben daha dünyaya gelmeden önce analoji yöntemiyle Allah’ın varlığının ispat edilip edilmeyeceğine ilişkin bir makalesi yayınlanmıştı bilimsel bir dergide.

Prof. Dave’e davetimizi kabul edip geldiği için teşekkür ettikten sonra müzakereye başladık.
 

Dave (D): Beni davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Yıllardır bu konuda ders verip makale yazan biri olarak, size yardımcı olmaktan büyük memnuniyet duyarım. Yıllar önce yayınlanan bir makalemde analoji yöntemi kullanarak Allah’ın varlığını ispat eden bir filozofa cevap vermiştim. Kanaatimce, analoji yöntemiyle Allah’ın varlığını ispat etmek mümkün değildir. Çünkü Allah’ın var olduğunu ispat etmek için, O’nun var olduğunu, tek olduğunu, mutlak iyilik sahibi olduğunu ve kötülük yapmaktan uzak olduğunu ispat etmek gerekir. Bunlardan birisi eksik olunca, Allah’a iman söz konusu olamaz. Oysa ateist birinin işi çok daha kolay… İmanın bu şartlarından sadece birini çürütünce davasını kazanmış olur. Bu nedenle analoji yöntemiyle Allah’ın varlığını ispat etmenin neredeyse imkânsız olduğunu yazmıştım.
 

Furkan (F): Dave, en sonda söylemen gerekenleri en başta söylediniz. Tartışmayı başlamadan bitirdiniz. Tarafsız kalarak, bize hakemlik yapmanı bekliyorduk. Tarafınızı açıkça belli ettiniz. Gerçi, ikinizle de müzakere edebilirim. Hatta insanların tamamı karşıma geçse bile fark etmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü inandığım şey eğer hakikat ise, bir kişiye, bin kişiye, bir milyar kişiye karşı bile savunabilirim. Ancak, öncelikle bize hakemlik yapmanızı rica ediyoruz. Tho­mas’la takıldığımız meseleleri, sizin yardımınızla aştıktan sonra, üçlü müzakere yapabiliriz.
 

Thomas (T): Furkan! İstersen sen kısaca özetle konuyu. Takıldığın yerler olursa yardımcı olurum.

F: Memnuniyetle. Allah var mıdır sorusuna kâinattaki varlıklardan hareketle cevap bulmaya çalışıyoruz. Buna literatürde doğal teoloji (natural theology) derler.
Temel çıkış noktamız, etrafımızda gördüğümüz in­san yapımı “be­şerî eserler” ve insan yapımı olmadığını bil­diği­miz “öte­ki eser­ler”. Analoji yöntemini kullanarak, beşerî eserlerin usta­sından hareketle öteki eserle­rin ustasının olup olmadığını anlamaya çalışıyoruz.
 

D: Nasıl bir Allah’ın varlığını ispata çalışıyor­sunuz? Benim saydığım bütün sıfatları hesaba ka­tıyor musunuz?
 

F: Hayır. Siz hem Allah’ın varlığını hem de kötülük problemini birlikte ele alıyorsunuz. Bizim için öncelikle önemli o­lan Allah’ın var olup olmadığını anlamaktır. Bu soruya “e­vet” cevabını verdikten sonra, Allah’ın kim olduğunu, yani hangi sıfatlar sahibi olduğunu konuşacağız.[1] Şimdilik, Allah’ın sonsuz ilim ve sonsuz kudret sıfatlarına sahip olduğunu varsaymamız yeterli. Çünkü öteki eserleri var etmesi için bu iki sıfat yeterlidir.
 

D: Anladım. Analoji yöntemini nasıl kullandığınızı bir örnekle anlatabilir misin?
 

F: Benim karşıda duran mavi Toyota Corolla arabamı “referans nesnesi” kabul ettik. Toyota fabrikasında yapılırken ustasını gördüğümüzü varsaydık. Dolayısıyla ilim ve kudret sahibi bir ustanın eseri olduğuna yüzde 100 inanıyoruz. Ustasını iş başında müşahede etmediğimiz bütün beşerî ve öteki eserler ise “test nesnesi” bizim için. Analoji yöntemini kullanarak, önce beşerî eserlerin, daha sonra da öteki eserlerin ustasının olup olmadığına anlamaya çalıştık. Referans nesnemiz sürekli aynı kalırken, test nesnesini sürekli değiştirdik. İlk test nesnemiz, aynı model bir Toyota Corolla; ancak rengi farklı. Referans nesnemiz kıyasladığımızda, birbirlerinin tıpa tıp aynısı olduğunu anladık. Sadece renkleri farklı…

O halde, “Yüzde 99.9 ihtimalle kırmızı Toyota da ilim ve kudret sahibi bir ustanın eseridir” diye kanaat hâsıl oldu bizde. İkinci test nesnemiz, beyaz renkli Toyota 4Runner (minivan).  Test nesnemizle kıyasladığımızda, hem büyüklük hem de özellikleri itibariyle aralarında birçok farklar olduğunu gördük. İyice inceledikten sonra anladık ki Toyota 4Runner daha karmaşık ve sistemli bir yapıya sahip. Test nesnesinden hareketle, “Toyota 4Runner’ın ilim ve kudret sahibi bir ustası var mı?” diye sorduğumuzda iki farklı cevap aldık:

Ben yüzde 99.9 ihtimalle “evet” dedim, ancak Thomas yüzde 99.8 evet dedi. Kanaatimce, daha karmaşık yapıya sahip yeni model Toyota 4Runner gören biri, eğer 2002 model Toyota Corolla’nın ilim ve kudret sahibi bir ustanın eseri olduğunu kesin olarak biliyorsa, gördüğü minivanın da ustası olduğunu aynı eminlikte kabul eder. Olsa olsa ikincisini yapan usta daha fazla ilim ve kudret sahibi olduğu için daha çok özelliklerle donatmış eserini der.
 

T: Aslında, analoji yöntemiyle bir Yaratıcı’nın ispat edileme­yeceğini iddia ediyorum. Analoji yönteminin ispat için etkin bir metot olmadığını düşünüyorum. Çünkü hiçbir zaman tam emin olamazsınız. Yani, gözünüzle görmediğiniz sürece, analoji yöntemiyle öteki eserlerin de bir ustadan geldiğine yüzde 100 emin olamazsınız.

Dave! Konunun uzmanı olarak senin görüşünü merak ediyorum.

 

D: Haklısın yüzde 100 eminlikte analoji ile ispat yapılamaz. Ancak, yüzde 100 eminliğe ulaşmaya gerek yok ki! Yüzde 50.1 emin olman yeterlidir. Kaldı ki şimdiye kadarki örnekte yüzde 99 gibi çok yüksek bir orandan bahsediyoruz. Hem bilimsel çalışmalarda hem de gerçek hayatta bu kadar yüksek bir eminlik derecesi bizim için yüzde 100 gibidir. Kısacası, analoji yöntemi Yaratıcı’nın varlığını ispat için pekala kullanılabilir. Yüzde 50.1 eminlikle Yaratıcı’nın varlığını ispat etmek kâfi olur. Ancak, başlangıçta da belirttiğim gibi, analoji yöntemiyle Allah’ın varlığını ispatlamak çok zor.
 

F: Dave, açıklayıcı bilgilerin için teşekkür ederim. Tho­mas’ın, test nesnesi olan eserin farklılaşması durumunda ustasının olduğuna ilişkin eminliğimizin azalacağına ilişkin görüşüne ne diyorsun?
 

D: Beşerî eserlere benzeyen, plastik ve metal gibi hammaddelerden yapılan eserleri test nesnesi olarak koyduğunuzda eminlik derecesi pek değişmez. Senin arabanın ilim ve kudret sahibi ustasını gören biri, Toyota’nın çıkardığı yeni model bir minivanı görünce yüzde 99.9 eminlikte ustası olduğunu söyleyebilir. Her defasında, daha karmaşık olan bir beşerî eseri referans eserle kıyasladığımızda yüzde 99.9’luk eminlikle ustasından söz edebiliriz. Bu raundu sen kazandın, Furkan.
 

T: İnsan yapımı eserler için bunu kabul ediyorum. Ancak, öteki eserler için durum farklı.

F: Öteki eserlere henüz gelmedik. Thomas, istersen öteki eserlerle ilgili uzlaştığımız temel varsayımları Dave’e sen aktar.
 

T: Olur. İkimiz de öteki eserlerin kuark gibi aralarında hiçbir fark olmayan temel parçacıkların farklı bileşimleri olduğunu ve hepsinde geçerli olan temel kanunların bulunduğunu kabul ediyoruz. Milyarlarca çeşidini gördüğümüz bütün nesnelerin iki temel noktada farklı olduğu konusunda da uzlaştık:

1. Nesnelerdeki temel parçacık sayıları farklı.

2. Parçacıkların dizilişleri farklı.

F: Thomas’ın söylediklerini beşerî eserlere de tatbik edebiliriz. Kâinatta gördüğümüz herhangi bir nesneyi diğerlerinden ayıran ya içindeki parçacık sayısındaki veya parçacıkların dizilişlerindeki farktır. Bunun ötesinde her şey birbirinin tıpa tıp aynısıdır.
 

D: Doğadaki bir canlı organizmayla insan yapımı bir esere kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar olduğunu görüyoruz. Buna ne dersin?
 

F: Hayır. Materyalist anlayışla baktığımızda, canlı hücreyi farklı kılan, temel parçacıkların dizilişlerindeki farktır. Gerçi, “hayat” ve “ruh” dediğimiz şeylerin maddenin ötesinde olduğuna inanıyorum. Ancak, materyalist biriyle müzakere ederken, metafizik kavramları kullanmak istemiyorum.

Bu anlamda, kâinata baktığımızda, kuarkların farklı düzeylerde bileşiminden oluşan farklı karmaşık ve sistemli yapıya sahip nesneler görüyoruz. Kuarklar belirli (veya belirsiz) bir şekilde birleşerek atomları yapmış; atomlar birleşerek elementleri; elementler birleşerek molekülleri; moleküller birleşerek canlı hücreleri ve cansız maden ve metalleri; canlı hücreler birleşerek canlı organizmaları ve şuurlu varlıkları yapmıştır. Her bir bileşim, farklı bir yoğunluk seviyesini beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla, etrafımızdaki nesnelere baktığımızda, her şeyin atom altı ve element boyutunda son derece karmaşık ve sistemli olduklarını görüyoruz. Ancak, hücre, organ, organizma boyutuna gelince katman katman giriftlik söz konusu oluyor. Büyük Patlama’dan sonra ortaya çıkan temel parçacık (veya parçacıklar) zamanla bir araya gelerek katmerli girift nesneler oluşturmuş.

Akla yaklaştırmak için Büyük Patlama’dan sonra ortaya çıkan parçacıklara “kum taneleri” diyelim. Ayrık parçalar şeklinde etrafa dağılan trilyonlarca kum parçaları, zamanla bir araya gelip, bileşimler oluşturmuş. Yani parçalardan bütün oluşmuş. Ancak, bu bileşimler de bir başka nesnelere parça olmuş. Böylece parça-bütün ilişkisi zincirleme devam etmiş. Neticede bugün müşahede ettiğimiz adeta tek bir parça gibi bütünlük arz eden kâinatı netice vermiş. İnsanın yaptığı tek şey hazır bulduğu parçaları bir araya getirip, kendi keyfine veya ihtiyacına uygun yeni birleşimler yapmasıdır. Gözlem ve deneyimlerimizden biliyoruz ki bilgisayar, uçak gibi karmaşık bileşimler ancak ilim ve kudretle mümkündür.

O halde, kâinatta basit parçacıkların farklı birleşimlerle çok daha karmaşık ve sistemli nesnelere dönüşmesi elbette onlara bu şekilleri kasıt ve hikmetle veren sonsuz ilim ve kudret sahibini gösterir.
 

D: İlginç bir yaklaşım! Doğal teoloji metoduna son derece uygun bu anlattıkların… Metafizik bir kavramı kullanmadan ispat yapmaya çalışıyorsun. Analoji yöntemiyle nereye varacağını merak ediyorum doğrusu. Öteki eserleri işin içine katınca nasıl analoji yaptığın çok önemli…

F: Referans nesnemiz yine aynı. Bu sefer de deve bizim test nesnemiz olsun.

Deveyi incelediği­mizde, Toyota Co­rol­la’dan binlerce kat daha girift bir dizilişe sahip olduğunu gö­rüyoruz. Çok rahatlıkla diyebiliriz ki deve, hatta devenin bir tek hücresi Toyota Corolla’dan çok daha karmaşık ve sistemli bir yapıya sahiptir. Madem Toyota Corolla ilim ve kudret sahibi bir ustanın eseridir; o halde deve de ancak ilim ve kudret sahibi bir ustadan gelmiştir.
 

D: Sana katılıyorum. Deve Toyota Corolla’dan daha karmaşık ve sistemli bir yapıya sahiptir. Daha da ötesini kabul ediyorum: Deve, insan yapımı bütün eserlerden daha karmaşık ve sistemlidir. Bu anlamda doğada binlerce varlık olduğu da doğrudur. Ancak, daha karmaşık ve sistemli olmak, ilim ve kudreti gerektirmez her zaman.
 

F: Thomas’la daha önce aynı konuyu müzakere ettik. İkimiz de insan yapımı eserlerde karmaşıklıkla ilim ve kudret arasında doğrusal bir ilişki olduğunda hemfikiriz. Yani son model bir otomobil ile Ford’un ilk icat ettiği otomobil arasındaki fark, ustalarının ilim ve kudretindeki farktan kaynaklanıyor. Beşerî eserlerde karmaşıklık arttıkça, daha yüksek ilim ve kudret gerektiriyor.
 

D: Kabul. İnsan yapımı eserler için böyle bir genelleme yapabiliriz. Ancak, doğa eserleri için aynı şeyi söyleyemeyiz. Doğal süreç sonucunda öyle eserler oluşmuş ki akıllı insanların yaptığı eserlerin çok ötesindedir. Aradan geçen 13.6 milyar sene, milyonlarca harika doğa eserlerini de netice verdi. Örneğin, evrim, zamanla basit yapıdan karmaşık ve sistemli yapıya dönüşen canlıları türetmiştir. İnsan, bırakın bir canlıyı yapmak, bir canlının bir tek gözünü bile yapamıyor. Bu anlamda gözün karmaşık olması, ilim ve kudret sahibi bir ustadan geldiğine delil olamaz. Çünkü bilim gözün nasıl oluştuğunu bize açıklıyor. Sen evrime inanmıyorsun galiba.
 

F: Hayır, evrim masalına inanmıyorum. Ancak, evrime girmek istemiyorum. Evrim görüşü, ilim ve kudret sahibi birinin müdahalesi olmadan, aptal ve kör kuvvetlerin etkisiyle tesadüfen oluşan basit ilk hücrenin zamanla karmaşık ve sistemli hâle geldiğini anlatıyor. Madem, modern bilimin anlattığına göre, kâinatta oluşan ilk ve en basit element hidrojendir. Deve yerine bir hidrojen atomunu koyuyorum. Eğer, hidrojen atomunun ilim ve kudret gerektirdiğini ispat edebilirsem, evrimi de kökten çürütmüş olurum.
 

T: Furkan, bir hidrojen atomunun Toyota Corolla’dan daha karmaşık ve sistemli olduğunu iddia ediyor. Ben buna katılmıyorum. Çünkü Toyota Corolla’da binlerce parça kullanılmış. Her birinin birçok özelliği var. Oysa bilim adamlarının söylediğine göre, hidrojen atomu bir elektron ve bir protondan oluşan basit elementtir.

F: Senin söylediğin ilkokul kitaplarında yazılı. Çünkü çocukça bir akıl ancak o kadarını anlayabilir. Bu, “Toyota nedir?” diyen bir çocuğa, “Dört tekerlek üzerende yürüyen araçtır” demeye benzer. Çocuk için kâfi bir cevap… Ancak, yetişkin biri, çocuğa verilen cevaba dayanarak, araba çok basit bir şey derse ona gülerler. Aynı şekilde, atom fiziği profesörlerine bir hidrojen nedir diye sorduğumuzda, bize onlarca kitap dolusu bilgiyle cevap verirler. “Daha bitmedi… Henüz tamamını göremedik. Bekleyin, arkası gelecek” diyecektir.
 

T: Bence karmaşıklık kavramından ne kastettiğimizi açığa kavuşturmalıyız. Bir eserin karmaşıklığı, hammaddeleri kullanarak inşa etmek için takip etmemiz gereken adımların sayısıyla doğrudan bağlantılıdır. Örneğin, hammaddeleri kullanarak, Toyota Corolla elde edinceye değin, birçok aşamadan geçiliyor. Adım adım hammaddeden Toyota Corolla nasıl elde edildiğini anlatan bir kitapla, bisiklet yapımını anlatan bir kitabın hacmindeki fark ikisi arasındaki fark için bir gösterge olabilir.

F: Teşekkür ederim. Son derece güzel bir tanım yaptın. Bir eserin hammaddelerden yapılışını bütün ayrıntılarıyla anlatan inşa kılavuzu, onun ne kadar karmaşık olduğuna somut bir göstergedir. Gerçi istisnaları olabilir. Örneğin, çok basit, ancak kimsenin sırrını çözemediği bir şey de insan nazarında karmaşık olabilir. Ancak, bilen biri için, inşa kılavuzu daha kalın olan nispeten daha girifttir.
 

D: Bu durumda sonsuz ilim sahibi olan bir Yaratıcı, her şeyi son derece basit yapmış olabilir. Yaratıcı’nın yaptığı her şey çok karmaşık ve sistemlidir diyemeyiz. Sonsuz ilim ve kudreti olan her şeyi son derece basit de yapabilir.
 

F: Haklısın. Sonsuz Kudret, en basit şeyden her şeyi yaparak, sonsuz ilim ve kudretini bize gösteriyor.


Sadece kum kullanarak, dünyadaki bütün teknoloji aletlerini üretmek ne kadar harikaysa, sadece atom veya proton kumlarını kullanarak bütün kâinatı yaratmak ondan sonsuz derece daha da harikadır. Çünkü bir şeyden her şeyi yapmak, ancak her şeyin sahibi olan ve her şeye kudreti yeten Ha­lık-ı Küll-i Şey’e (Her şeyin yaratıcısı olan Allah’a) mahsustur.

 


Ancak, kâinattaki ilahî eserleri dikkatle incelediğimizde anlıyoruz ki her birinde temel parçacıklar çok harika bir şekilde dizilmiş. Öyle ki bütün insanlar bir araya toplansa tek bir zerresine misil getiremezler. Bir atomunun bile benzerini yaratamazlar. Çünkü en basit olan bir hidrojeni bile yapmak, sonsuz ilim ve kudreti gerektiriyor. Bizim gibi ilmi ve kudreti sınırlı olanların işi olamaz.

Kanaatimce, sonsuz ilim ve kudret sahibi Allah, kendisi dışında hiçbir kimsenin ve hiçbir şeyin yaratıcı olamayacağını göstermek için her bir şeyi sonsuz ilim ve sonsuz kudret gerektirecek şekilde yaratmıştır. Herhangi bir şeyi yaratmak ancak sonsuz ilim ve kudretle mümkündür. Yani her bir şey son­suz ilim ve kudret sahibi bir ustanın eseri olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla her bir şeyden O’nu bulmak mümkündür.[2]
 

T: Biraz önce söylediğim gibi, Furkan, bir hidrojen atomunun insan yapımı Jumbo Jet uçağından bile daha karmaşık ve sistemli olduğunu iddia ediyor. Dave, sen bu görüşe katılıyor musun?

D: Elbette hayır! Çünkü uçaktaki parçalarında birçok farklı atom türü var. Dolayısıyla uçak, her halükarda bir hidrojen atomundan daha karmaşık ve daha sistemlidir.

F: Düşüncemi net bir şekilde ifade edemedim galiba. Başta söylediğim gibi, her bir eşyada farklı karmaşıklık düzeyleri var. İnsan, makro düzeyde, hammaddeleri birleştirerek yeni bir sistem oluşturuyor. Bizim yapmaya çalıştığımız, eşyada insan eseri olan karmaşıklık düzeyiyle, insan eseri olmayan karmaşıklık düzeylerini karşılaştırmak. Örneğin, Jumbo Jet uçağını insan bir kısım metal ve plastik kullanarak inşa ediyor. Bizi ilgilendiren, uçağın yapımında kullanılan hammaddenin karmaşıklık düzeyi değil. İnsan ürünü olan, hammaddeyi uçağa dönüştüren işlemlerdeki karmaşıklık düzeyidir. Yani insanın hammaddeyi şekillendirirken eklemiş olduğu yeni karmaşıklık düzeyinden bahsediyoruz.

Bu anlamda insan eseri olan uçaktaki “beşerî karmaşıklık” düzeyiyle, hidrojen atomundaki “beşerî olmayan (ilahî) karmaşıklık” düzeyini karşılaştırıyoruz. İddia ediyorum ki hidrojen atomundaki karmaşıklık düzeyi, metal ve plastiğin insan eliyle karışımından inşa edilen Jumbo jet uçağındaki beşerî komplekslikten çok daha ileridir.

 

D: Haklısın. Söylediğini kabul ediyorum. Eğer hidrojen atomunu tam olarak anlayıp en küçük temel parçacıklarından nasıl inşa edildiğini adım adım yazarsak, uçaktaki inşa kılavuzundan çok daha hacimli bir şey çıkar.
 

T: Ben kabul etmiyorum Furkan’ın dediğini. Bence hidrojen atomu Jumbo Jet uçakla kıyaslanamaz.
 

F: Thomas! Bence söylediğimi kabul etmeme lüksün yok. Çünkü benim söylediğim şahsi bir görüş değil. Senin bel bağladığın bilim adamlarının söylediği bir şey. İşine geldiğinde bilim ve aklı kabul edip işine gelmediğinde kabul etmeme, senin rasyonellik prensiplerinle çelişiyor. Oysa seninle ilk görüşmemizde bana verdiğin prensipler manzumesi, akıl ve bilimin söylediklerini kabul etmeyi de içeriyordu.
 

T: Anlıyorum dediğini. Ben şimdilik kabul etmiyorum. Dave, senin dediğini kabul ediyor. Onunla devam edin. Nereye varacağınızı merak ediyorum.

F: Nereye varacağımızı gayet iyi biliyorsun. Nasıl bir yola girdiğimizi gördün. Biraz daha devam edince nereye varacağımızı anladın. “Benden bu kadar… Daha ilerisine gitmek istemiyorum. Buyurun siz yürüyün” diyorsun. Özgür iradenle böyle bir tercihi yapabilirsin. Ancak, senin gibi hakikati gaye edinen birinin böyle söylemesini garipsiyorum. Çünkü maksadın hakikati bulmaksa, akıl ve ilmin doğru gösterdiği bir yolda duraksamadan ilerlemen gerekir.
 

T: Şimdilik ikinizi dinlemeyi tercih ediyorum.

F: Eh, benden günah gitti. Teklif var, ısrar var; ancak, zorlama yok. Biz Dave ile devam edelim.
 

D: Beni merakta bıraktın. Tehlikeli bir yere götüreceksin galiba! Devam et Furkan. Seni takip ediyorum.
 

F: Eğer her bir hidrojen atomu, insan yapımı en karmaşık ve sistemli eserden daha harikaysa, o halde kâinatta her bir zerre, her bir şey insan yapımı eserlerden daha karmaşık ve sistemlidir. İnsan yapımı bir dizüstü bilgisayarı veya uçak, yüksek ilim ve kudretle var olduğuna göre, bütün beşerî eserlerden daha karmaşık olan kâinattaki zerreler sayısınca varlıklar, elbette, ancak sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi bir ustanın eseridir.

D: Çok çabuk atladın sonuca. Bilim bize karmaşık varlıkların nasıl oluştuğunu izah ediyor. Henüz izah edemediği şeyler var; ancak ileride onların sırrı da çözülür. Bir vakit insanlar yağmurun nasıl oluştuğunu bilmedikleri için bir Yaratıcı’ya veriyorlardı. Oysa şimdi doğal süreç dâhilinde yağmurun nasıl oluştuğunu gayet iyi biliyoruz.
 

F: Bir şeyin nasıl olduğunu anlamak, onun ustasız meydana geldiği manasına gelmez. Aksine, ondaki ilim ve kudretin derecesini anladığımızda ustasının ne kadar maharetli olduğunu anlamış oluruz. Seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisi dâhilinde getirdiği açıklamalar, ustanın yokluğuna delil olarak kullanılamaz. Kaldı ki materyalist bilimin keşfettiği zahiri sebepler, harika sonuçları vermekten sonsuz derece acizdir. Aklını kullanan bir insan, sebepler perdesi arkasındaki Müsebibü’l-Esbab’ı (Sebeplerin yaratıcısı olan Allah’ı) kolaylıkla görebilir.

Seküler bilim adamının yaptığı, hayatında televizyon görmemiş birinin, uzaktan kumandalı bir televizyondaki görüntüyü kumandaya atfetmesine benzer. Evet, kumanda görüntünün görünürdeki sebebidir. Çünkü kumandanın düğmesi görüntünün gelip gitmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Ancak, televizyondaki bir program, ilim, sanat, hikmet ve kudret gerektiriyor. Bu sıfatların hiçbiri kumandada olmadığına göre, kumanda hakiki sebep olamaz. Aklı başında olan biri, TV ustasının kumanda gibi bir aleti yaparak, ikisi arasında zahiri bir ilişki kurduğunu anlar. İkisini de ilim ve kudret sahibi bir ustanın eseri bilir.
Sebep-sonuç ilişkisi elektrik düğ­mesi ile ampul arasındaki iliş­kiye de benzetilebilir. Düğme­yi çevirince ampul ışık veriyor. Bundan hareketle, “Düğme, ampuldeki ışık ve ısının sebebidir” diyemeyiz. Çünkü düğmede bi­za­ti­hi, kendinden ısı ve ışık kaynağı olabilecek nitelikler yoktur. Demek ki e­lektrik tesisatı kuran, kasıtla düğme ile ampul arasında bir bağlantı kurmuş. Düğmeye basınca barajdan gelen elektriğin maharetleri ortaya çı­kı­yor. Aynı şekilde, biz de düğme hükmünde olan sebepleri çe­vir­di­ğimizde İlahî kudretin tasarrufu görünüyor ve son derece sistemli ve düzenli eserler ortaya çıkıyor.
 

T: Öteki eserlere karmaşık deyip bir Yaratıcı’ya veremeyiz. Başka seçenekler de var. Ben kâinatın özü olan parçacıklar, enerji ve düzenin hep var olduğuna inanıyorum. Büyük patlamadan sonra ortaya çıkan enerjiyle parçacıklar belirli bir düzen dâhilinde bir araya gelerek kâinatı var etmiştir.

D: Thomas’a katılıyorum. Bilimin kabul ettiği Büyük Patlama teorisi kâinatın nasıl oluştuğunu gayet iyi açıklıyor.
 

F:  Büyük Patlama kâinatın nasıl oluştuğunu bir nebze i­zah getirebilir; ancak ilim ve kudret sahibi bir ustasının olmadığına delil olamaz.

İsterseniz Büyük Patlama anına hayalen bir yolculuk yapalım. Kâinata çekirdeklik eden ve bilim adamlarınca bir atom kadar, belki de daha da küçük olan kâinatın özü aniden patladı. Biz de seyrediyoruz.

Nasıl oldu da bu öz var oldu? Sonradan mı oldu, yoksa ezeli midir? Sonradan olduysa nasıl oldu? Ezeli olmak için gerekli niteliklere sahip mi? Bu gibi soruları hiç sormayalım. Daha da ötesi, akla gelebilecek şu soruları da sormuyoruz:

Niye daha önce patlama olmadı? Durup dururken niye öz patladı? Neden küçük değil de büyük bir patlama oldu?

Patlama sesinden önce söz konusu öze hiç kıymet vermiyoruz. Patlamadan sonra nazarımıza oraya çevirip olup bitenleri kaydetmeye başladık. Patlamayla birlikte etrafa trilyonlarca parçacıklar yayıldı. Çok büyük mikroskoplarla bile görülmeyecek kadar küçük zerreler… Derken, etrafa yayılan enerjinin etkisiyle bu parçacıkları birbirleriyle çarpışmaya başladılar. Ve yan yana dizilip ilk element olan hidrojeni yaptılar. Zamanla öbür elementler ortaya çıktı. Daha sonra elementler birleşip irili ufaklı cisimler meydana getirdiler. İlginç bir şekilde patlamadan sonra her ne oluşmuşsa, alıp incelediğimizde, insan yapımı eserlerden daha harika olduğunu gördük. Basit ve sıradan olan bir tek zerre bile yok! O halde, hiç şüphe götürmez ki bu kadar harikulade eserler, tesadüfen oluşmamıştır. Ancak, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi bir Rabbin icadıyla var olmuştur.
 

D: Thomas’ın söylediği gibi, “Her şey doğal süreç dâhilinde oluşmuştur” denilemez mi? Niye götürüp bir Yaratıcı’ya veriyorsun her şeyi?
 

F: Çünkü hadsiz ilim, kudret ve hikmet sahibi bir ilah dışında hiçbir tanrı kâinatı yapamaz. Hatta kâinatın en basit atomunu bile yaratamaz. Çünkü materyalist görüşe göre, büyük patlamadan sonra etrafa tek bir parçacık türü yayıldı. Her şey bu basit parçacıkların bileşiminden oluştu. Enerji dediğimiz şey, parçacıkları rastgele iterek, belirli şekillerde dizilmesine yol açtı. Farklı diziliş ise farklı karakterler kazandırdı nesneye. Avucumdaki kum tanelerinin büyük patlama sonrasındaki temel parçacıklar olduğunu varsayalım. Havaya fırlatıp, rüzgârla trilyon sene bile birbirine çarptırdığımda dizüstü bilgisayar, otomobil, uçak gibi bir eserin çıkması mümkün mü?
 

D: Hayır, değil.
 

F: İşte aynen öyle de büyük patlama sonrasında oluşan kâinat içindeki zerreler sayısınca karmaşık ve sistemli eserler de elbette ilim ve kudret sahibi bir usta olmadan var olamaz. Kaldı ki eğer büyük patlama sonrasında, Thomas’ın iddia etti­ği gibi, enerji rastgele temel parçacıkları çarpıştırsaydı, çok basit olan bazı bileşimler de oluşurdu. Oysa atom bazında istisnasız her şeyin son derece karmaşık ve sistemli olması, onların sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi bir ustanın eserleri olduğuna sarsılmaz delil olur.
 

D: Vakit hayli ilerledi. Benim ayrılma zamanım geldi. Size iyi müzakereler! Gerçekten çok ilginç buldum konuya yaklaşım tarzınızı. Umarım sonra tekrar görüşürüz.
 

T ve F: Biz de çok teşekkür ederiz, davetimize icabet edip geldiğiniz için.

***

 


– Ne düşünüyorsun Dave’in söyledikleriyle ilgili?

– Gayet faydalı oldu. Birkaç haftadır seninle düğümlendiğimiz bir noktaya açıklık getirdi. Bence, bundan sonra müzakeremiz çıkmaz sokağa girdiğinde konuyla ilgili bir uzman çağıralım.

 

– Anlaşılan Dave’ın söyledikleri senin çok hoşuna gitmiş. Doğrusu ben pek beğenmedim.

– Bence dürüst ve hakkaniyet-perest biri Dave. Herkes gibi onun da inandığı doğruları var. Doğrularına meydan okuyan düşüncelere kapalı değil. Zor dahi olsa kendi yanlışını kabul edip karşı fikrin doğruluğunu teyit edebiliyor. Nitekim sohbet boyunca birkaç defa görüş değiştirdi. Ancak, müzakereyi sonuna kadar götüremedi. Bir noktadan sonra bırakıp kaçmak zorunda kaldı.

– Doğrusu ben de çabuk ayrılmasına şaşırdım. Biz bize kaldık. İstersen, bu hafta burada noktalayalım. Haftaya kaldığımız yerden devam ederiz.

– Olur. Haftaya görüşmek üzere...

 



[1] Âlemlerin Rabbi bütün her an devam eden hadsiz icraatları ve nihayetsiz eserleriyle kendini bize tanıtıyor. Biz de Kur’an’ın nuruyla bakınca eşya ve hadiselerde tecelli eden esmayı görüyoruz. Yani söz konusu fiillerin sahibini tanımlayan isimleri okuyoruz. Bir adım öteye gidince, söz konusu isimlerin kaynağı olan ilahî sıfatları fark ederiz. Sıfatlar ise, şuunattan gelir. Yani Allah’a mahsus kutsî muhabbet, şefkat ve lezzet gibi şe’nler (özellikler) söz konusu sıfatlara kaynaklık eder. Şe’nler ise, sonsuz kemal ve cemal sahibi olan Zat-ı İlahiyeyi gösterir. Kısacası, esma, eşya, sıfat ve şuunat perdelerinden geçerek Cenab-ı Hakk’ın kim olduğunu bir nebze anlayabiliriz. O’nun sonsuz mükemmelliğini ve güzelliğini bir derece idrak edebiliriz. Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgiyi, Şuâlar, Dördüncü Şua, Birinci Burhan’da bulabilirsiniz.

[2] Bu konuyu Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar kitabında çok güzel izah ediyor. Orada şöyle diyor:

“Bu kâinat, o sırla, değil yalnız tecezzî kabul etmez bir küldür (parçalara ayrılmaz bir bütündür); belki mahiyetçe, inkısam (kısımlara ayrılmayı) ve iştiraki (ortaklığı) ve tecezzîsi (parçalara bölünmesi) imkânsız ve müteaddit (birden fazla) elleri kabul etmez bir küllî (bütünlük) hükmüne geçtiğinden, ondaki her cüz (parça), bir cüz'î (küçük) ve bir ferdi hükmünde ve o küll (bütün) dahi bir küllî (bütünlük) hükmünde olduğundan, hiçbir cihetle iştirakin (şirkin) imkânı olmuyor. ... Evet, kâinatın envâları (türleri) birbiri içine girift olması ve kenetleşmesi ve herbirinin vazifesi umuma baktığı cihetle, kâinatı, rububiyet (idare) ve icad noktasında tecezzî kabul etmez bir küll (parçalara ayrılmaz bir bütün) hükmüne getirdiği misüllü, kâinatta faaliyet gösteren ef'âl-i umumiye-i muhîta (kapsamlı umumi fiiler) dahi, birbirinin içinde tedahül (içiçelik) cihetiyle, ... herhalde fâilinin birtek Zat olması ve herbiri umum kâinatı istilâ etmesi ve sair efal (fiiller) ile muavenettârâne (yardım edercesine) birleşmesi itibarıyla, kâinatı tecezzî kabul etmez bir küll (parçalara ayrılmaz bir bütün) hükmüne getirdiği gibi; zîhayat (canlı) mahlukların herbirisi, kâinatın bir çekirdeği, bir fihristesi, bir numunesi hükmünde olduğundan, kâinatı rububiyet noktasında tecezzî ve inkısamı (kısımlara ayrılması) imkân haricinde bir küllî (bütün) hükmüne getirmiştir. Demek kâinat öyle bir küldür (bütündür) ki, bir cüz'e (parçaya) rab olmak, umum o külle (tamamına) rab olmakla olur. Ve öyle bir küllîdir ki, herbir cüz, bir ferd hükmüne geçip, birtek ferde rububiyetini dinlettirmek, umum o küllîyi musahhar etmekle olabilir.” (İzahın tamamı için bkz: Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Otuzuncu Lem’a, Dördüncü Nükte, Beşinci İşaret)

Paylaşma linkleri