F: Yakın zamanda seyrettiğim ve sana İnternet adresini gönderdiğim bir simülasyondan bahsetmek istiyorum. Sen sürekli Allah’ın varlığını gösteren delilleri göremediğini söylüyorsun. Oysa Rabbim “her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her taifeden, her fertten, her şeyden, kendini gösterecek, yani varlığını ve bir olduğunu bildirecek pencereler açmış.”[1] Bize düşen “pencereleri” görüp, pencerelerden ötesine bakmaktır. Hz. Muhammed (a.s.m.), bize bu pencereleri keşfetmeyi ve kullanmayı öğreten en iyi “öğretmen”dir. Biz Kur’an’ın ayetleri ve Hz. Peygamber’in (a.s.m.) talimi ışığında etrafımıza bakarsak her şey bize Rabbimizi gösteren pencereler hükmüne geçer. Rabbimiz bu gerçeği Kur’an’da şöyle ifade ediyor:

“Onlara gerek içinde yaşadıkları âlemin her tarafında, gerekse kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz–ta ki Kur’­an’ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet Suresi, 41:53)

Demek ki pencereler her tarafta var. Hem kendimize, yani “enfüsî âleme” hem de dışımızdaki her şeye, yani “afakî âleme” bakıp Rabbimizi gösteren pencereler bulabiliriz.

T:Şimdi de “pencere” kavramını çıkardın. Nerede bu pencereler? Pencere falan göremiyorum. Biliyorsun ben psikologum. Senin durumum pek hayra alamet değil. Halüsinasyon görüyorsun galiba.

F:Doğru, etrafına bakınıyorsun; ancak seküler bilim ve dinsiz felsefenin sana taktığı gözlüklerle baktığın için hiçbir şey göremiyorsun. Kur’an’ın gözlükleriyle bakarsan her şeyde Rabbini gösteren pencereler görürsün. Hatta başına gelen hadiseler bile senin için pencereler hükmüne geçer.

Geçenlerde seyrettiğim ve halen unutmadığım muhteşem bir pencereden Rabbimi nasıl müşahede ettiğimi seninle paylaşmak istiyorum. Gözle görülmeyecek kadar küçük bir pencereden bahsediyorum. Bizden önceki asırda gelenler bu pencereyi görme imkânına sahip değillerdi. Elektron mikroskopların yardımıyla söz konusu pencereyi görmek bize nasip oldu.

T:Beni çok merak ettirdin. Neymiş bu pencere?

F:Vücudumuzdaki 100 trilyon hücreden bahsediyorum. Her biri bir pencere… Şöyle ki:
100 trilyon pencere var vücudumuzda. Sadece hücre boyutunda bakınca böyle… Biraz daha dikkatle baksak, her bir atom, her bir molekül, her bir hücre, her bir doku, her bir organımız birer penceredir. Şimdilik, biyolojik vücudumuzun en temel yapı taşı olan “hücre penceresi”nden bakalım.

Çıplak gözle bir hücreyi göremeyiz. Mikroskop altında görebiliriz. Ancak hücreden içeri girip ötesini görmek gerekir. Çok ileri büyütme kapasitesine sahip mikroskoplarla ancak bir hücrenin dünyasına girebiliriz. Bu da herkese nasip olmaz. Ancak İnternet icat olunca mertlik bozuldu. İnternet vasıtasıyla isteyen herkes bir hücrenin dünyasına girip orada olup bitenleri seyredebilir. Harvard Üniversitesi’nde bir gurup doktora öğrencisi bilgisayar programıyla bir hücrenin dünyasında olup bitenleri simülasyona aktarmışlar. Yani sanal bir hücre âlemini bilgisayar kodlarıyla yazmışlar. Ortaya harika bir film çıkmış. Bunu İnternet ortamına aktarıp, yüz binlerce insanla paylaşmışlar.[2] Bir dostum vasıtasıyla benim de haberim oldu. Söz konusu filmi birkaç defa izledim. Sana da göndermiştim web adresini. İzleme fırsatı buldun mu?

T:Evet, izledim. Gerçekten çok güzel bir simülasyondu. Bir hücrenin dünyasında olup bitenleri görsel hale getirmek çok etkili bir eğitim metodu… Bence yeni nesle bu yöntemlerle eğitim verilmeli. Ben de hayran kaldım izlediğim şeye. Ancak mistik bir sonuca ulaşmadım. Anladığım kadarıyla, sen bayağı büyülenmişsin. Muhtemelen yine bazı çıkarımlarda bulunacaksın. Buyur seni dinliyorum.

F:Haklısın. Beni artık gayet iyi tanıyorsun. Küçücük hücreden, bir değil, birçok dersler çıkardım. Kanaatimce, biz hücre deyip geçiyoruz. Bizim için ne kadar önemli olduğunu pek idrak etmiyoruz. Her bir hücreyi vücut sarayımızda bize hizmet eden “küçük işçiler” olarak düşünebiliriz; hem de durmadan, dinlenmeden çalışan, hiçbir ücret istemeyen işçiler.[3] Bu işçiler doku ve organların yapısında çalışıyorlar. Bizim diplomalı işçilerimizle kıyaslayınca, bu küçük adamcıkların çok daha maharetli olduklarını ve muazzam işler başardıklarını söyleyebiliriz. Hiç şüphesiz yaptıklarını bize ifade edip Nobel’e katılabilselerdi, her sene Nobel ödülü alacaklardı. Şimdiye kadar binlerce bilim adamı bu adamcıkların marifetlerini keşfetmekle Nobel ödülü aldılar.

T:Hücreyi işçiye değil, fabrikaya benzetebiliriz. Bir nevi fabrika gibi çalışıyor.

F:Ağzına sağlık. Haklısın. Bu “küçük işçilerin” vücutlarında bir fabrika var. Adeta her bir “işçi hücre” bir “seyyar fabrika” gibi… Hem de içinde çok ileri ulaşım araçları ve dağıtım sistemi olan bir fabrika… Şu kâğıda yazdığım tek noktaya dikkat et. Bu nokta bir kan hücresinin yaklaşık yüz kat büyütülmüş halidir. Bu noktanın yüzde biri kadar küçük bir nokta içinde muazzam bir fabrika olduğunu ve içinde maharetli işçileriyle hayata lazım şeyleri ürettiğini öğrenmek sana heyecan vermez mi? Hem de her farklı hücrenin ayrı işler yaptığını düşünürsek, her tür hücrenin farklı ürün üreten farklı bir fabrika olduğunu söyleyebiliriz. Modern bilim, vücudumuzda 210 çeşit hücre olduğunu söylüyor. Bütün canlılarda milyonlarca farklı hücreler var.

O halde, diyebiliriz ki vücudumuz, en az 210 ayrı türden fabrikanın bulunduğu toplam 100 trilyonluk fabrikadan oluşuyor. Hem her bir fabrikada çalışan yüzlerce işçi var. Acayip şeyler yapıyorlar. Birkaç defa yaptıklarını izlememe rağmen tam olarak neler yaptıklarını anlayamadım.

T:Ben de hücrenin yaptığını küçümsemiyorum. Harika olduğunu kabul ediyorum. Ancak bir Yaratıcı’nın eseri olduğunu kabul etmiyorum.

F:Simülasyonu izledikten sonra “harika bir şey” deyip geçmedim. Biraz düşünüp bu küçük işçilerin maharetlerinden dersler almaya çalıştım. Aslında simülasyon diye seyrettiğim, ileri seviyede programcılık bilgisi olan birinin yazdığı bir programdı. Yani bu harika görüntü “0” ve “1” rakamlarının dizilişinden başka bir şey değildi. Birazcık programcılık bilgim olmasına rağmen böyle bir simülasyonun programını yazamazdım. Çok daha ileri bilgi gerektiriyor. Bu nedenle programı yazanları içimden tebrik ettim. Doğrusu hücre dediğimiz “küçük işçiler” de bilgisayar programından çok farklı değildir. İki rakam yerine, dört rakam kullanılarak yazılmış. Bilim adamları, genlerdeki molekülleri A, G, C, T diye adlandırıyor. Biz buna 0, 1, 2, 3 de diyebiliriz. Hücrenin simülasyonu iki rakamın dizilişiyle yazıldığı gibi, hücrenin kendisi de dört rakamın dizilişiyle yazılmış. O halde iki program arasında pek fark yok. Acaba, simülasyon programını yazanlara, “DNA programı yazar mısınız?” diye sorsaydık ne derlerdi?

T:DNA tabii çok daha karmaşık bir program… Şimdiye kadar böyle bir programı yazmayı başaramadık. Belki ileride olur.

F:Sen ümidini yitirme. Benim söylemek istediğim başka bir şey. Bırakın simülasyonu hazırlayanları, bütün bilim adamları baş başa verip çalışsa yine de bir tek hücre inşa edemezler.

Şimdi aklımızı başımıza alıp düşünelim. Bizim için durmadan çalışan bu harikulade hücreler nasıl meydana geldi? Kim onları yaptı ve yapmaya devam ediyor? Kör, sağır ve cahil tabiat mı? Sersem tesadüf mü? Şuursuz ve gayesiz sebepler mi? Hücrenin simülasyonunu yapanlara gidip, “Öyle çok havalara girmeyin, tesadüfen de böyle bir program yazılabilir” dersek ne derler acaba? Herhalde ya bize hakaret ediyorsun deyip polise şikâyet eder veya deli olduğumuzu düşünüp kâle bile almayacaklar.

İşte bu gibi soruları düşünürken, her bir hücre Rabbimi güneş gibi gösteren bir “pencere” oldular. Onlarda cereyan eden her şeyin ancak sonsuz ilim, sonsuz hikmet ve sonsuz kudret sahibi olan Allah’tan geldiğine yüzde yüz kanaat getirdim.

T:Anlaşılan hücre simülasyonu seni fazla coşturmuş.

F:Nasıl coşturmasın ki? Doğrusu merak ediyorum, bu simülasyonu izlerken sen coşmadın mı? Fabrika gibi çalıştığını gördüğün bu hücreler sayesinde gözünün gördüğünü, beyninin çalıştığını, dilinin tat aldığını düşününce heyecana kapılmadın mı? Vücudundaki hücreleri tek tek yakalayıp yaptıkları harika işler için yanaklarından öpmeyi düşünmedin mi?

T:Ha ha... Çok komiksin. Tekrar edeyim. Her bir hücrenin bir nevi fabrika gibi çalıştığını kabul ediyorum. Ancak bu fabrika birkaç milyar senelik doğal süreç sonucunda oluşmuş. Bence fazla abartıyorsun. Aşırı hayret ediyorsun.

F:Bir örnekle niye aşırı hayrette kaldığımı izah edeyim. Diyelim ki sen Japonya’ya gittin. Orada seni teknoloji harikalarının olduğu bir şehre götürdüler. Sana trilyonlarla iğne ucu büyüklüğünde fabrikayı, elektron mikroskopla büyütüp gösterdiler. Sen gördün ki o küçük fabrikalarda çok maharetli işçiler var. Harıl harıl çalışıyorlar. Öyle ürünler yapıyorlar ki emsalini hiç kimse yapamaz. Örneğin, öyle cep telefonları üretiyorlar ki kimse taklit bile edemez. Bütün bu fabrikaları inceledikten sonra, bildiğimiz fabrikaların hepsinden harika olduğuna şüphen kalmadı.

Sence bu tarz fabrikaları tabiat mı, tesadüf mü, yoksa ilim ve kudret sahibi birileri mi yapabilir?

T:Bilmem ki! Ne demek istediğini anladım. Ancak hücre fabrikaya benziyor derken, birebir benzetmeyi kast etmedim. Bazı yönleriyle benziyor demek istedim.

F:Haklısın birebir benzemiyor. Çünkü hücre fabrikası birçok açıdan insan yapımı fabrikalardan daha harika özelliklere sahip… Beşerî fabrikalar kendilerini yapamıyor. Yani “yavru fabrikalar” çıkaramıyor. Oysa her bir hücre fabrikası “yavru fabrikalarla” çoğalma özelliğine sahip…

Kısacası, hücrenin bu gibi üstün özelliklerini bir yana bırakıp bir an için beşerî bir fabrikaya benzetmemiz bile insanı hayrette bırakıyor. Kaldı ki modern biyokimya, hücrenin moleküler makinelerle dolu fabrikalar olduğunu bize detaylıca anlatıyor. Bin bir farklı mahareti olan “nano-makineler” bunlar. Ancak, bizim bildiğimiz makineler metal ve plastikten yapılırken, bu ilahî makineler proteinlerden yapılıyor. Protein deyince, birçok insan yenilecek şeyleri düşünüyor. Oysa protein canlı vücudundaki harikulade işleri yapan nano-ma­ki­ne­lerdir. Onlar olmadan ne hücre ne de biyolojik hayat mümkün olamaz. Bu sırdandır ki her hücrenin içinde binlerce farklı protein var. Harıl harıl işliyorlar.

Adına protein dediğimiz bu harikulade nano-makineler ise yirmi farklı türü olan aminoasitlerin kol kola girip bir araya gelmesinden oluşuyor. Yani nasıl İngilizcedeki 26 harf bir araya gelip kelimeleri oluşturuyorsa, 20 aminoasit harfi de bir araya gelip bildiğimiz bütün proteinleri oluşturuyor. İlginçtir, aminoasitlerin farklı şekilleri olduğu için bilim adamları yirmi farklı harfle onları tanımlıyorlar. Bir protein için ba­zen 50 bazen de 1000 kadar aminoasidin (harfin) bir araya gelmesi gerekir.  Her bir proteinin farklı görevi işlevi vardır. Biri diğerinin işini yapamaz.[4]

Protein yapmak öyle karmaşık işlemler gerektirir ki Scientific American dergisinde çıkan bir makaleye göre;
Proteinin nasıl inşa edileceği bilgisayar programı şeklinde yazılıp bir süper bilgisayarda işletilse, yüz aminoasit kullanarak tek bir protein inşa etmek 10 bin 127 yıl sürer. Oysa hayat sahibi varlıklar için bir değil, yüz binlerce farklı proteinlere ihtiyaç var.

İçinde çok basit bir bilgisayar bile bulunmayan vücudumuzdaki her bir hücre, kan ve cinsiyet hücreleri hariç, her saniye tam iki bin protein yapıyor. Bir kısmı hücrenin içinde kendisine tayin edilen görevi yapıyor. Bir kısmı da vücudun başka yerlerine gidip bizim için çalışıyor. Her saniye her hücrede bu harikulade işler gerçekleşiyor. Bir süper bilgisayar için trilyonlarca yıl süren bir işlem, hücre için sadece birkaç saniye sürüyor.[5]

Hem de 21. yüzyılda kapitalist üreticilerin keşfettikleri en etkin üretim şekli olan “just-in-time” üretim tarzı hücrelerde milyarlarca yıldır uygulanıyor. Hücrenin protein üretimini inceleyen bilim adamları, DNA’daki bilgiler ışığında sadece gerektiğinde aminoasit üretilip, proteinin inşa edildiğini keşfetmişler. Matematiksel analizler, söz konusu yöntemin en uygun ve en uygun üretim yöntemi olduğunu teyit etmiş.[6]

O halde, ya her bir hücrenin ilminin ve kudretinin önünde saygıyla eğileceğiz ya da hadsiz ilim ve kudret sahibi Allah’ın önünde eğilip secdeye kapanacağız. Veya bütün proteinlerin tesadüfen meydana geldiğine inanıp kendimizi kâinatın en talihlisi gibi düşüneceğiz. Paul Davis’in yaptığı hesaplamaya göre, tesadüfen hayat için gerekli proteinleri elde etme ihtimali 10 üzeri 40 binde (1040.000’de) birdir.[7] Yani bir rakamının arkasına 40 bin tane sıfır koyduğunuzda elde ettiğiniz rakam kadar aminoasitler rastgele birleşse hayat için gerekli proteinlerin hepsini elde etme şansımız birdir. Dolayısıyla, ben protein yapımını ne tesadüfe ne de akılsız hücrelere veriyorum. Ancak, sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi Rabbimin eseridir diyorum.

T:Anlaşılan sen yine doğal bir hadiseye hayran kalmışsın.

F:Sadece ben değilim hayran kalan. İnsan Genleri Projesi’nin başında yer alan Francis Collins hücreyi incelerken çok hayran kalır. Yakınlarda yayınladığı eserinde hücrenin rehberliğinde nasıl hidayete erdiğini anlatır. Kitabında, insan genlerini çözmesini hem muazzam bir bilimsel gelişme hem de bir nevi ibadet olarak algıladığını belirtiyor. Hıristiyan bir ailede dünyaya gelen Francis, Hıristiyan olarak yetişiyor. Ancak, üniversiteye gidince inancını kaybediyor. Agnostik oluyor. Yani Allah’ın varlığının veya yokluğunun bilinmeyeceğine hükmediyor. Daha doğrusu, kendi ifadesiyle, “Tanrı’nın bilinememezliği benim için Tanrı’yı bilmek istemiyorum manasına geliyordu.” Francis, zamanla agnostizmden ateizme kayar. Dindar olduğunu söyleyenleri tenkit edip, batıl inançlarını terk etmelerini tavsiye eder. Doktorasını bitirip, DNA üzerinde çalışmaya başlayınca ondaki harikalığa hayran kalır.

Bir gün hastanede çalışırken bir hastasının “Allah’a inanıyor musun?” sorusuyla kendi inkârını sorgulamaya başlar: “Bütün insanlar için Allah var mı sorusundan daha önemli bir soru olabilir mi? Oysa ben gönüllü körlük ve kibir diye tabir edebileceğim sebeplerden dolayı yaratıcının varlığının gerçek olabileceğini göz ardı etmiştim. Hastamın sorusuyla yaratıcının olmadığına ilişkin bütün delillerimin çok zayıf olduğunu anlamıştım. Ayağımın altındaki buzun parçalanmaya başladığını hissetmiştim.”[8]

Yeniden hayatın en önemli sorusunun cevabını aramaya başlayan Francis yıllar önce gayrı makul bulduğu Hıristiyanlığa geri döner. Aslında bu süreçte Hıristiyanlıkta değişen bir şey olmamıştı. Yine, akla aykırı birçok unsurlar içeriyordu. Francis’in dönüşü bir mecburi dönüştü. Başka yol bilmiyordu. İnkârın çıkmaz yol olduğunu tecrübeyle öğrenmişti. Francis aklının değil, kalbinin sesini dinleyerek tekrar Hıristiyan olmaya karar kılar: “Kalbimden gelen sese kulak verip gerçeği anlamaya başlarken, Yaratıcı’nın varlığına ilişkin deliller başka yönlerden geliyordu. Nihai karar, ispat değil, inanç üzerineydi.[9]

Teslis inancı, Hz. İsa’nın (a.s.) Hıristiyanların günahları için ölmesi gibi akla aykırı inanç esasları Collins’i ateist yapmıştı. Ancak, yıllar sonra hücreyi incelediğinde yaratıcının varlığıyla ilgili öyle kuvvetli bir kanaate ulaşır ki, çelişkili konular ona ehemmiyetsiz görünür. Hıristiyanlıktaki akla aykırı unsurlara rağmen iman etmeyi daha akıllıca görür. Çelişkili bulduğu meseleleri sorgulamak yerine inanç işidir deyip kabullenme yoluna gider.

 

 


[1] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler isimli eserinin Otuz Üçüncü Söz’ünde “Otuz Üç Pencere”yle Rabbimizi nasıl göreceğimizi harika bir şekilde izah etmiştir. Söz konusu bahsi okumanızda ve günlük hayatınızda “pencereleri” bulma ve kullanma pratiği yapmanızda büyük bir fayda vardır.

[2] Bir hücre fabrikasında olup bitenleri gösteren harika simülasyon… Şu siteden izleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=5NDI0lojaeI

[3] Dünyevî makamlar peşinde koşan insanlar “baş” olmak için canla başla çalışırlar. Müdürlük, genel müdürlük, valilik, müsteşarlık, bakanlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlık gibi makamlarla birilerine “baş” olup onları emrinde çalıştırmak isterler. Emri altında çalışanların onlara uymaları ve yaptıklarıyla onları memnun etmelerini beklerler.

Aslında hakiki imanı elde eden birinin, böyle dünyevî makamları, psikolojik olarak tatmin olmak için istemesine gerek yok. Çünkü Rabbimiz her birimizin emrine 100 trilyon maharetli adamı (hücreyi) hizmetkâr kılmış. Bunlar, bizim rahat ve lezzetimiz için çalışıp duruyorlar. Her hücrede büyük bir inşaat projesi her an devam ediyor. Protein adını verdiğimiz inşaat malzemeleriyle muazzam işler yapılıyor. Hiçbir iş tesadüfe bırakılmamış. Neler yapılacağı hücrenin DNA adını verilen işletim programında kaydedilmiş. Bu program dâhilinde hem vücudun inşaası hem de devamı için gerekli malzemeler yapılıp işletiliyor.

Sanırım bize hizmetkâr verilen trilyonlar belki de katrilyonlarla ölçülen diğer küçük adamları (moleküller ve atomları) da saymazsak bize darılacaklar. Ağa ve paşa olmak isteyenlerin kulakları çınlasın! Her insan aslında hakiki bir ağa ve paşadır bu kâinat sarayında. Şuurlu bir mümin, namazında “Biz yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım bekleriz” (Fatiha Suresi, 1:5) derken “biz” zamiriyle aslında emrindeki bütün bu adamcıkları kastederek Rabbine iltica ediyor. Bediüzzaman’ın söylediği gibi, Fatiha Suresi’ndeki “biz” manasına gelen “nun” harfi bile tek başına Kur’an’ın mucizeliğini gösteren parlak bir delildir.

Fesubhanallah! Hem kâinat kitabındaki küçük-büyük bütün ayetleriyle hem de Kur’an’daki ayetleriyle, hatta harfleriyle varlığının delillerini gösteren bir Rabbe karşı lakayt kalmak nasıl mümkün olur? Her şey O’nu gösterdiği halde O’nu görmemek ne büyük körlüktür! Her şey O’ndan söz ettiği halde O’nu işitmemek ne büyük sağırlıktır!

[4] Meşhur Nature dergisinde birkaç sene önce yayınlanan bir makalede proteinlerin işleyişi şöyle anlatıyordu:

“Hücrenin makro moleküler makineleri onlarca, hatta yüzlerce parçadan oluşuyor. Ancak, insan yapımı makinelerde olduğu gibi, küçük parçalardan başlayarak belirli bir sıra ile parçaları montaj etmek yerine, bu hücre makineleri kendi protein ve nükleoasit parçalarından aniden inşa ediliyor. Tıpkı otomobil parçalarını fabrikanın ortasına döktüğünüzde parçaların bir araya gelip aniden araba inşa etmesi gibi…” (S. A. Woodson, Biophysics: Assemly Line İnspection, s. 566-67, Nature dergisi, sayı 438, 2005)

[5] Roy Abraham Varghese, A.g.e., s. 408.

[6] A. Zaslave, A. E. Mayo, R. Rosenberg, P. Bashkin, H. Sberro, M. Tsalyuk, M.G. Surette, ve U. Alon, Just-in-time transcription program in metabolic pathways, Nat. Genet. Sayı 36, s. 486-91.

[7] Paul Davis, A.g.e., s. 95.

[8] Francis Collins, A.g.e., s. 20.

[9] Francis Collins, A.g.e., s. 30.

Paylaşma linkleri