“Bir zamanlar hayatın kökeni olduğu düşünülen basitliğin bir hayal olduğu ispatlandı. Bunun yerine, hücreyi eksiltilemez bir karmaşıklık işgal etmektedir.

‘Hayatın üstün bir akıl tarafından tasarlanmış olduğu’ anlayışı, hayatı ‘basit doğa kanunlarının bir sonucu’ olarak algılamaya alışkın bizlerde bir şok etkisi meydana getirmiştir.

Diğer yüzyıllarda da benzer şoklar yaşanmıştı. İnsanlık, uzayın merkezinin dünyadan kalkıp güneşin ötesine ilerlemesine ve ‘sonsuz kâinat’ fikrinin çökmesine dayanabilmiştir. Darwin’in kara kutusunun açılmasına da dayanacaktır”
(J. Behe).

Darwin’den itibaren geçen 150 yıl içerisinde evrimle ilgili pek çok çalışma yapılmış ve birbirinden farklı pek çok görüş ortaya sürülmüştür. Hayatın kökenini açıklayabilmek için, özellikle biyokimya sahasında, hücre içerisinde canlılığın temelini teşkil eden DNA, RNA molekülleri, proteinler ve hücre organelleri üzerinde binlerce araştırma yapılarak yayınlanmıştır.

Darwin zamanından itibaren yakın geçmişe kadar, tek hücrelilik “basit yapılı” olarak algılanıyordu. “Kompleks yapıların, basit yapılardan zaman içerisinde kademe kademe geliştiği” varsayılıyordu. Hücre seviyesinde ve moleküler düzeyde yapılan çalışmalarla, “yüksek yapılı canlıların ve kompleks organların, ilkel tiplerden farklılaşarak teşekkül edemeyeceği” anlaşılmaya başlandı. Çünkü her bir organın yaptığı görev, çok kompleks ve karmaşık olaylar zincirinin bir sonucuydu. Bu görevin yapılabilmesi bütün şartların bir anda var olmasıyla mümkün olabiliyordu, aksi hâlde sistem görev yapmıyordu.

Bunun manası şu idi:

Biyolojik olayların büyük bir kısmı, çok komplikedir, basit bir veya iki kademeli hadise değildir. Dolayısıyla bu biyolojik reaksiyonlar, “kendiliğinden oluşma”yla veya “gelişigüzellik”le açıklanamaz. Çünkü burada fevkalade plânlı/prog­ram­lı ve son derece komplike bir yapı göze çarpmaktadır.

Biyokimyacı Michael J. Behe, bu fikri sistemleştirenlerin başında gelmektedir. “Darwin’in Kara Kutusu” adlı kitabında ileriye sürdüğü “Akıllı Tasarım Teorisi,” ilim çevrelerinde “Darwinizm’in alternatifi” olarak değerlendirilmiştir. Dar­win’in Evrim Teorisi’ne karşı şimdiye kadar ileri sürülmüş gö­rüşler içerisinde en kapsamlı olanı, Behe’nin Akıllı Tasarım Teorisi’dir.

Behe, verdiği bazı biyokimyasal örneklerle, “biyolojik olayların bir plân ve programın gereği olduğu”nu açıklamaya çalışır. Bunlardan birisi, gözdeki görme olayının biyokimyasal açıklamasıdır.

 

a- İnsanda görme olayı

Behe, görme olayında ışığın ilk olarak retinaya çarptığını belirtir. Bu nesnada foton ‘11-cis-retinal’ adı verilen bir molekülle etkileşir. Bu molekül birkaç piko­sa­ni­ye (ışığın bir tek insan saçı genişliği kadar mesafede yaptığı yol­culuk) içinde ‘trans-retina’ denilen bölgeyi düzenleyebilir.

Retina molekülünün şeklindeki değişiklik, retinanın sıkıca bağlandığı, ‘rodopsin’ denilen proteinin şeklinde değişikliğe sebep olur. Proteinin değişikliği, proteinin davranışlarını da değiştirmekte ve bundan sonra ‘Metarodopsin II’ adını almakta ve ‘transdusin’ denilen başka bir proteine yapışmaktadır. Metarodopsin II’ye çarpmadan önce transdusin, ‘GDP’ denilen küçük bir moleküle sıkıca bağlanır.

“GTP-transdusin-Metarodopsin II, ‘fosfodiesteraz’ adı verilen başka bir proteine bağlanır. Fosfodiesteraz proteini, Metarodopsin II ve diğerlerine bağlandığında, bir molekülü kesebilecek kimyasal bir yetenek elde eder ve ‘cGMP’ denilen bir molekülü keser.  

Behe’ye göre iyon kanalı, hücredeki sodyum iyonlarını düzenlemek için bir giriş kapısı görevini yapar. Sodyum iyonlarını ayrı bir protein aktif olarak tekrar dışarı verirken, iyon kanalı onların hücrede dolaşmalarını sağlar. İyon kanalının bu iki yönlü hareketindeki pompalama etkisiyle hücredeki sodyum iyonları belirli bir seviyede kalır. Fosfodiesteraz proteinin faaliyetleriyle cGMP’nin miktarı azaldığında iyon kanalları kapanır ve bu durum pozitif yüklü sodyum iyonlarının hücresel yoğunluğunun düşmesine sebep olur. Sonuçta hücre zarındaki elektrik yükleri dengesizleşir ve en son aşamada bir elektrik akımının, optik sinirlerden beyne doğru iletilmesine sebep olur. İşte, bu son noktada beyin iletilen elektrik akımını yorumlayarak görme olayı gerçekleşir” 236.

Yukarıda verilen, görme hadisesinin biyokimyasal basamakları, Behe’nin açıkladığının aşağı yukarı daha yarısıdır! Sizi teferruata boğmamak için bu kadarla yetinilmiştir.

Behe, görme hadisesinin tamamlanabilmesi için, harekete geçmiş olan proteinleri durduracak ve hücreyi eski hâline dönüştürecek 18 farklı reaksiyon ve basamağı daha saymaktadır. Behe, bu konuda şu değerlendirmeyi yapar:

Yukarıdaki açıklama, görmenin biyokimyasının genel bir görünümüdür. Sonuçta bu örnek, ‘biyoloji biliminin neyi açıklaması gerektiği’nin bir çeşit açıklamasıdır.

Bu aşamada görmenin kara kutusu açıldığına göre, Darwin’in 19’uncu yüzyılda ‘evrimin açıklayamadığı’nı söylediği görme olayı ve gözün anatomik yapısı, gerçekten de evrimci bir mantıkla açıklanamaz. Darwin’in düşündüğü ve öne sürdüğü her anatomik yapı ve aşama o kadar basittir ki, kâğıda bile aktarılamayan karmaşık biyokimyasal işlemleri açıklayamamaktadır. Darwin’in küçük sıçramalarla açıkladığı şeyler, ne yazık ki ancak helikopterle aşılacak derecede büyümüştür!”217

 

 

b- Tüycükler

Behe, karmaşık fonksiyonlara örnek olarak tüycüklere de dikkati çeker ve bunların yapıları ile görevleri hakkında detaylı açıklamalar yapar.

Bilindiği gibi, bazı hücrelerde yüzmek için tüycükler vardır. Bu tüycükler kirpiklere benzerler. Behe’ye göre, eğer tüycükleri olan bir hücre, sıvı içinde serbestçe hareket edebiliyorsa, bir küreğin tekneyi hareket ettirmesi gibi, tüycüklerin de hücreyi hareket ettirmesi mümkündür. Eğer hücre diğer hücrelerin ortasında ise, hareket hâlinde olan tüycükler sıvıyı, sabit hücrenin yüzeyine doğru sıçratırlar. Behe, tüycüklerin iki farklı görevinden söz eder. Birisi hücrenin yüzmesinde vazife görür; spermde olduğu gibi. Diğeri de, senkronize hareket yaparlar, solunum yollarındaki hücrelerin tüycüklerinde olduğu gibi. Roma savaş gemilerinde kürek çeken köleler gibi, tüycükler de mukus sıvısını boğazdan yukarıya doğru iterler. Bunlar nefes alırken içeri kaçarlar ve sonra dışarıya itilmeye çalışılırlar.

Tüycüklerin üzeri zarla örtülmüş liflerden oluşmuştur. Tüycüğün zarı, hücre zarının dışında gelişen bir parçasıdır. Böylece, tüycüğün iç kısmı hücrenin içiyle temas hâlindedir. Behe,  bir tüycük diklemesine kesilerek elektron mikroskopta incelendiğnde, çubuk şeklinde dokuz ayrı yapnını göze çarptığını ifade eder. Bu çubuklara ‘mikrotüpler’ adı verilir. Bu dokuz mikrotüpten her biri iç içe geçmiş iki halkadan oluşur. Bu halkaların her birisi de 13 ayrı telden teşekkül eder. O, biyokimyasal deneylerin, mikrotüplerin ‘tubulin’ denilen proteinlerden oluştuğunu gösterdiğini nazara veirir. Her mikrotüpte iki ayrı uzantı vardır. Bunlar ‘dynein’ denilen bir proteine sahiptirler. Dynein, ‘hücredeki motor’ görevini yapar ve mekanik bir güç oluşturur. Dynein hareketine devam ettikçe gerilim artar. Behe, mikrotüpler esnek olduğu için dynein molekülünün sebep olduğu kayma hareketinin zamanla bükülme hareketine dönüştüğünü belirtir.

Tüycüklerin hareketi için mutlaka mikrotüpler gerekmektedir. Ayrıca tüycüklerin mikrotüplerinin hareketsiz kalmamaları için bir motoru bulunmalıdır. Komşu lifleri hareketlendirebilmek için de bağlayıcılara gerek vardır. Ancak bu şekilde ayrıştırma hareketini bükülme hareketine dönüştürürler ve yapının yıkılıp dağılmasını engellerler.

Behe, bütün bu anlatılanların ışığında, tüycüklerin eksiltilemez ya da indirgenemez karmaşıklıkta olduğunu, dolayısıyla, bu kadar komplike ve karmaşık yapıların hiç birisinin evrim süreci veya aşamasıyla oluşamayacağını belirtir.

Behe, tüycüklerin evrim sürecini açıklayan, dikkate alınabilecek yalnızca iki makale bulunduğuna dikkati çeker.  Bu iki makalede de, söz konusu tüycüklerin evriminde izledikleri yolla ilgili birbirinden farklı yaklaşımlar sergilendiğine  dikkati çeker. Ayrıca,  bu yayınların can alıcı noktalara hiç temas etmediklerini ifade eder ve şöyle der:

“Cavalier-Smith tarafından yazılan ilk yazı, 1978 yılında ‘Biyosystem’ adlı bir dergide yer aldı. Fakat yazının içeriğinde, bu yapıya sahip olmayan bir hücrenin nasıl kirpiksi yapılar kazandığını anlatan gerçekçi verilere dayanan bir açıklama yoktu; bunun yerine, yazarın hayal gücüne dayalı olayların sıralandığı bir senaryo anlatılmıştı!”238

Bu hayalî senaryo aşamalarını belirten Simith’in kendi ifadesi şöyledir:

“Flagella (uzun tüycükler) öyle karmaşık yapıdadır ki, evrimi büyük ihtimalle çok fazla aşama gerektirmiş olmalı. Tahminlerime göre, flagella ilk zamanlarda hücre dışına uzanmaktaydı, fakat küçük çıkıntılar şeklindeydi. Organizmalar, birçok farklı yapıyla evrimleşmiş olmalı. Fototaksis mekanizmalarının da flagella ile birlikte evrimleştiği tahmin edilmektedir” 239.

Behe, ikinci yazının da Macar bilim adamı Eörs Szathmary tarafından yine “Biyosystem” dergisinde yayınlandığına dikkati çeker, Szathmary’a göre, Spirochete türünde bir bakteri, yüzerken yanlışlıkla bir ökaryotik hücreye yapışıvermişti240-241.

Behe, bununla ilgili şu değerlendirmeyi yapar:

“Anlaşılması zor olan, ‘Spirochete’ denilen bakterilerin, kirpiksi yapılardan çok daha farklı bir sistem kullanarak yüz­me­siydi. Bunun diğer yüzme sistemine evrimleşerek dönüştüğünü ileri sürmek, çocuğun oyuncak balığının, Darwin yöntemleriyle adım adım, Mississippi buharlı gemisine dönüşmesine benzetilebilir! Margulis zaten mekanik detaylarla pek ilgilenmemektedir. Sadece bakterilerin ve kirpiksilerin yüzmelerindeki benzerlikler onun dikkatini çekmiştir. Szathmary bundan daha öteye giderek, böyle bir senaryoda yaşanabilecek zorlukları da gündeme getirdi. İster istemez onun yazısı da, Cavalier-Simith’inki gibi ‘kelimelerden oluşan az gelişmiş bir senaryo’dan öteye gidemedi.

“Margulis ve Cavalier-Simith, son yıllarda yazılı basında birbirleriyle çekişme hâlindedirler. Her biri, diğerinin modelindeki yanlışlıkları gözler önüne sermektedir ve ikisi de haklıdır. Fakat onların başarısızlığının asıl sebebi, modelleri için mekanik veriler oluşturamamalarıdır. Detaylar olmadan, tartışma bilim dışı ve sonuçsuz kalmaktadır. Bilimsel çevreler genellikle her iki modeli de reddetmekte ve yazıları diğer bilim adamlarınca en fazla bir elin parmakları kadar kullanılmaktadır”242-244.

 

c- Bakteri kamçısı (Flogellatum)

“Bakteri kamçısının, kürek, rotor ve motor gibi en az üç parçadan oluşması gerektiğinden, eksiltilemez bir karmaşıklığı vardır. Bu sebeple kamçının aşamalı bir evrim sürecinden geçmiş olması, hücre kirpikçiklerinde olduğu gibi imkânsızdır”(J. Behe).

Schuster ve Caplan, bakteri kamçısının kompleks bir yapıya sahip olduğuna dikkati çekerler:

“Bizim ‘en ilkel’ zannettiğimiz tek hücreli yapıya sahip bakteri, üstün yapılı organizmalar arasında sayılabilir! Bazı bakterilerin müthiş bir yüzme aygıtı, yani kamçısı vardır; bu özelliğe hiçbir kompleks hücre sahip değildir”245-246.

Behe, 1973 yılında bazı bakterilerin kamçılarını hareket ettirerek yüzdüklerinin anlaşıldığını belirtir. Bakteri kamçısı, yönlendirilebilen bir pervane gibi hareket etmekte ve tüycüklerden daha farklı özelliklere sahip bulunmaktadır.

Flagellum, ya da bakteri kamçısı, hücre zarına bağlı, saça benzer uzun bir tüycüktür. Dıştaki yapı ‘flagellin’ denilen bir proteinden oluşur. Flagellin lifi, yüzme sırasında suya temas eden kürek görevindedir. Kamçının dönme hareketi, kamçının tabanında yer alan rotor ve stator halkalarının teşkil ettiği bir motor sistemi tarafından sağlanmaktadır.

Behe’ye göre, bakteri kamçısı dönme hareketi sırasında, buradaki bakteriyel motor, hücre içinde ATP gibi bir molekülde saklı enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine, bakteri zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Böyle bir prensiple çalışan bir motorun çok karmaşık bir yapıda olması gerekir. Bunun araştırılacak pek çok yönünün olduğu kesindir.

Behe bu konuda şöyle der:

Bakteri kamçısı hakkında yayınlanmış profesyonel eserlerin geçmiş yıllar içinde sayıları binleri aşmıştır ve kirpikçiklerle ilgili literatür oldukça zengindir. Fakat hiçbir bilim adamı, bu olağanüstü moleküler makinenin nasıl evrimleştiğiyle ilgili bir model ortaya atamamıştır.

Bakteri kamçısının, kürek, rotor ve motor gibi en az üç parçadan oluşması gerektiğinden, eksiltilemez bir karmaşıklığı vardır. Bu sebeple kamçının aşamalı bir evrim sürecinden geçmiş olması, hücre kirpikçiklerinde olduğu gibi imkânsızdır” 247.

 

ç-Kirpikçik ve kamçıların kritiği

Behe, gerek kirpikçiklerin gerekse kamçıların son derece kompleks ve indirgenemez yapıda olduklarını, Darwin’in öngördüğü şekilde “basitten kompleksliğe doğru adım adım değiştiği” yönündeki iddiaları bu organellerin doğrulamadığını belirtmektedir.

Behe’ye göre, kirpikçiğin esasını teşkil eden; tubulin, dynein, neksin ve diğer bağlantı proteinlerinin alınıp, böyle bir yapıya sahip olmayan bir hücreye enjekte edildiğinde, bunlar faaliyet gösteren bir tüycüğe dönüşmemektedirler. Bir hücrenin kirpikçiğe sahip olması için çok daha fazlası gerekmektedir. Ona göre, hücredeki kirpikçikte 200’den fazla protein bulunmaktadır. Yani bu yapının ihtiva ettiği karmaşıklık, bizim tahminimizden çok daha fazladır. O, bu karmaşıklığın tüm sebeplerinin henüz bilinemediğini ve daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu ifade eder.

Ona göre, bakteri kırbacı (Flagellum) ise, yukarıda sözü edilen proteinlerin yanı sıra, fonksiyonlarını gerçekleştirebilmek için 40 kadar başka proteine ihtiyaç duymaktadır. Bu proteinlerin görevleri tam olarak bilinmemesine rağmen, motoru kapatıp açacak sinyalleri gönderirler, kırbacın hücre duvarına veya zarına saplayacak proteinleri oynatırlar, yapının oluşmasında rol oynayan proteinlere yardımcı olurlar ve flagel­lumu oluşturan proteinlerin düzenlenmesini sağlarlar.

Behe  bu konuyu şöyle değerlendirir:

Kısacası, biyokimyacılar, kirpikçik ve kırbaç gibi, görünürde basit olan yapıları incelemeye başladıkça, inanılmaz derecede bir karmaşıklıkla karşılaşmışlardır. Bunlar düzinelerce, hatta yüzlerce ayrı parçadan oluşmaktadırlar. Aslında bizim burada üzerinde durmadığımız bazı parçalar, kirpikçiklerin çalışabilmesi için gereklidir. Gerekli parçacıkların sayısı arttıkça sistemin bir araya getirilmesindeki zorluk da artar ve ortaya atılan dolaylı senaryolar da çıkmaza girer. Darwin de, giderek daha çok hata yapmaya başlar. İlgili proteinlerin üzerinde yapılan çalışmalar, sistemin karmaşıklığını açıklamaya yetmemiştir. Problemin hassasiyeti çözümlenememiş, hatta giderek daha da kötüleşmiştir. Darwin Teorisi, kirpikçik ve kırbaç hakkında açıklama yapamamıştır. Yüzme sistemlerindeki karmaşıklık, bunların aslında hiçbir zaman bir açıklama yapamayacağını da göstermektedir.

Evrimci yaklaşımla aşamalı bir gelişmeye ters düşen sistemlerin sayısı arttıkça, yeni bir açıklamaya ihtiyaç duyulmaktadır. Kirpikçik ve bakteri kırbacı, Darwin’e problem çıkaran sistemlerin sadece birkaçıdır”248.

 

d- Kanın pıhtılaşması

Behe, basit gibi görünen, fakat indirgenemez karmaşıklıktaki biyolojik olaylardan birisine de “kanın pıhtılaşması”nı örnek verir. Halkier, kanın pıhtılaşması otomatik olarak pıhtılaştığını belirtir. Kan basıncı artırılmış bir dolaşım sistemi deliğinde, canlının kanamadan ölmemesi için pıhtının hemen oluşması gerekir. Eğer pıhtı yanlış zamanda ve yanlış yerde teşekkül ederse, pıhtı kan dolaşımını engelleyebilir ve sonuçta kalp krizleri ile bayılmalar yaşanır. Ayrıca kanın, yaranın üzerinde boylu boyunca oluşması ve yarayı mühürlemesi de gereklidir. Fakat en önemlisi, pıhtı, yara üzerinde kalmalıdır. Yoksa canlının bütün kan dolaşımı pıhtılaşarak sertleşecek ve onu öldürecektir! Bu bakımdan kanın pıhtılaşması sıkı bir denetim altında tutulmalı ve pıhtı doğru zamanda, gerekli yerde oluşmalıdır.

Kan plazmasındaki (plazma, kanın alyuvarları alındıktan sonraki hâlidir) proteinlerin yüzde 2 veya 3’ü, ‘fibrinojen’ denilen karmaşık bir proteinden oluşur 249.

Behe’ye göre, fibrinojen, harekete geçmeyi bekleyen bir silah gibidir. Fibrinojen, altı protein zincirinden oluşur ve üç farklı proteinin çift eşlerini ihtiva eder. Tuzun suda erimesi gibi, fibrinojen de normalde plazma içinde erir. Yalnızca kendi işleriyle ilgileniyormuşçasına etrafta yüzer ve kanayan bir yara veya kesik ile karşılaşana kadar buna devam eder.

Kanama olması durumunda, ‘trombin’ adındaki başka bir protein, fibrinojenin protein zincirindeki üç halkadan ikisini dilimler. Kesilen protein artık ‘fibrin’ olarak adlandırılmaktadır ve dış yüzeyinde yapışkan parçalara sahiptir. Bu yapışkan parçalar, diğer fibrin moleküllerine tam uyacak şekilde düzenlenmiştir. Bu uyumlu yapışkan parçacıklar, çok sayıda fibrinin birbirine yapışarak bağlanmasını sağlarlar. Fibrin moleküllerinin şekli sebebiyle uzun zincirler teşekkül eder ve balık avlamakta kullanılan ağ gibi, bir diğerinin üzerinden geçerek kan hücrelerini yakalayan bir ağ sistemi oluştururlar. Bu, ilk pıhtıdır. Bu ağ sistemi minimum proteinle oluşarak tasarruf sağlar. Eğer yığılarak pıhtı hasıl etseydi, çok daha fazla proteine ihtiyaç duyulacaktı.

Fibrinojenden parçalar kesen trombin kontrolsüz olsaydı, bu kesim işlemine devam ederek canlının hayatını tehlikeye sokardı. Aynı şekilde, kanın pıhtılaşmasında rol oynayan proteinler sadece trombin ve fibrinojen olsaydı, süreç kontrolden çıkardı. Trombin çabucak fibrinojeni fibrine dönüştürecek ve canlının kan dolaşımında yığın yığın kan pıhtıları oluşacaktı. Bu da canlının hemen ölümüne sebep olacaktı. Bunun için trombin faaliyetlerinin kontrol altında tutulması gerekir.

Vücut genellikle daha sonra kullanılmak üzere aktif olmayan enzimler depolar. Bu enzimler, fibrinojenin kesilmesinde olduğu gibi, kimyasal bir reaksiyonu harekete geçiren proteinlerdir. Bu aktif olmayan enzimlere ‘proenzim’ denir. Belirli bir enzimin gerekli olduğuna dair bir sinyal alındığında, ilgili proenzim harekete geçerek gerçek bir enzim hasıl eder. Fibrinojenin fibrine dönüşmesi gibi, proenzimler de kendi üzerinde belirli bir noktadan bir parçanın kesilmesiyle olgun bir enzime dönüşürler.

Trombin genellikle aktif olmayan protrombin hâlinde mevcuttur. Protrombin aktif olmadığı için fibrinojeni kesmez ve böylece canlı, kontrolsüz bir pıhtılaşmanın ölümcül etkilerinden korunmuş olur. Fakat buradaki kontrolün sırrı hâlâ çözülememiştir.

‘Stuart faktörü’ denilen bir protein de protrombini keser ve onu aktif trombine dönüştürür. Ancak bu şekilde trombin, fibrinojeni fibrine dönüştürür ve kan pıhtısını hasıl eder. Fakat Stuart faktörü de kanda aktif durumda bulunmamaktadır ve harekete geçmesi için aktifleşmesi gerekmektedir. Stuart faktörünün de harekete geçmesi için akselerin adında başka bir proteine ihtiyaç vardır. Fakat burada Stuart faktörünün rol alabilmesi için sistemde akselerin’in de doğrudan görev alması gerekir. Dinamik ikili olan akselerin ve aktif Stuart faktörü protrombini keser ve canlının kanaması durdurulur. Tabiî, akselerin de başlangıçta aktif olmayan proakselerin durumundadır. Peki onu ne aktifleştirir? Trombin! Fakat hatırlanacağı gibi, trombin daha sonra ortaya çıkmaktadır. Aslında ‘akselerin’ üretiminde rol oynayan trombin, kanda her zaman bir miktar bulunmaktadır. Bu nedenle kanın pıhtılaşması otomatik kataliz özelliğine sahiptir.

Bir hayvan veya insan yaralandığında, yaranın yakınındaki hücrelerin yüzeyinde ‘Hageman faktörü’ denilen bir protein açığa çıkar. Hageman faktörü daha sonra ‘HMK’ adlı başka bir protein tarafından kesilir ve aktif duruma gelir. Aktifleşen Hageman faktörü, başka bir protein olan prekallikreini aktif hâle sokar ve kallikreine dönüştürür. Kallikreinin varlığı ise, HMK’yı hızlandırarak daha çok Hageman faktörünün aktifleştirilmesini sağlar. Aktif Hageman faktörü ve HMK, birlikte konvertin proteinini harekete geçirerek, ‘Christmas faktörü’ denilen proteini de aktifleştirir. Sonuç olarak, aktif durumdaki Christmas faktörü ve antihemofili faktörü, Stuart faktörünü aktif hâle getirir.

Pıhtılaşma, çeşitli sebeplerden dolayı, sadece yaranın bulunduğu bölgeyi kapsar. Öncelikle ‘antitrombin’ denilen plazma proteini aktif pıhtılaşma proteinlerine bağlanır ve onları aktif olmayacakları hâle getirir. Eğer ‘heparin’ adı verilen bir maddeye bağlanmazsa, antitrombin de aktif değildir. Heparin, zarar görmemiş kan hücrelerinin ve damarların içinde teşekkül eder.

Görüldüğü gibi, pıhtılaşma hadisesi farklı reaksiyonların zaman ve hızına bağlıdır. Eğer trombin, prokonvertini yanlış zamanda aktif hâle getirirse hayvanın kanı katılaşabilir. Eğer proakselerin veya antihemofili faktörü çok yavaş aktif olursa ölüme yol açabilir. Eğer trombin C proteinini, proakselerini aktif hâle getirdiğinden daha hızlı aktifleştirseydi veya antitrombin kendi oluşumu kadar hızlı bir şekilde Stuart faktörünü aktif hâle getirseydi, o organizma tarih içinde yok olacaktı. Eğer plazminojen kanın pıhtılaşması üzerine hemen aktif hâle geçseydi, bu durumda pıhtıyı hemen çözecek ve sistemin işleyişini bozacaktı.

Behe, kanın pıhtılaşması ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapar:

Eğer trombinin bulunmadığı bir sisteme yeni bir protein dâhil edilirse, sistem hemen çalışacaktır -ki bu hemen ölüm demektir- ya da hiçbir şey yapmayacaktır. Peki bunlardan hangisi doğal seleksiyon sonucu olmuştur? Her ikisi de organizmanın ölümüyle sonuçlanacaktır. Sistemin yapısından dolayı, yeni protein hemen düzenlenmelidir. En başından itibaren sisteme yeni bir adım eklenmesi demek, ‘bir proenzim ve onu aktif hâle getirecek bir enzimin de sisteme dâhil olması’ anlamına gelir. Böylece proenzim, enzimi doğru zamanda ve doğru yerde harekete geçirmelidir. Her adımın çeşitli parçalara ihtiyacı olduğundan, kanın pıhtılaşma sistemi eksiltilemez karmaşıklıktadır ve aslında her adımı bu özelliği taşımaktadır.

Bir başka ifadeyle, bir kan pıhtısının oluşması, sınırları, güçlendirilmesi ve ortadan kaldırılması entegre bir biyolojik sistemdir ve tek bir parçadaki problem, sistemin çökmesine sebep olacaktır. Kanın pıhtılaşma faktörlerinden bazılarının eksikliği veya hatalı faktörlerin üretimi, genellikle ciddi sağlık problemleriyle veya ölümle sonuçlanır” 250.

 

e- Kan pıhtılaşmasının kritiği

Kanın pıhtılaşmasıyla ilgili, San Diego California Üniversitesi’nden biyokimya profesörü evrimci Russel Doolittle’nin önemli bir çalışması vardır.

Doolittle, kanın pıhtılaşmasıyla ilgili bir hipotez ortaya atmıştır. Doolittle bu hipotezinde, pıhtılaşma proteinlerinin peş peşe oluştuğunu söylemektedir251.

Behe, bu açıklamaları son derece yetersiz bulur. Proteinlerin görünümüyle ilgili ihtimalleri hesaplama ve yeni proteinlerin teşekkülünü açıklama yönünde hiçbir girişimin olmadığını belirtir. Doolittle’nin, pıhtılaşmaya sebep olan faktörler hakkında “Doku faktörü görülmekte, Fibrinojen doğmakta,” “TPA ortaya çıkmakta, Karşılıklı bağlantı proteinleri serbest kalmakta” gibi ifadelerle hadiseyi geçiştirdiğini belirtir. Doolittle’nin, rastgele kopyalamalar ve gen parçalarının tekrar kombinasyonunu içine alan aşamalı Darwin senaryosuna bağlı kaldığına, bu ortaya çıkma ve serbest kalmaların neden kaynaklandığının açıklamasını yapmadığına dikkati çeker.

Behe, Doolittle’nin rastgele tezini şöyle bir örnekle tenkit eder:

“Kanın pıhtılaşma sistemine sahip hayvanların kabaca 10 bin geni olduğunu düşünelim. Bunların her biri ortalama üç ayrı parçaya ayrılmıştır. Bu da toplam olarak 30 bin gen parçası demektir. TPA’nın (Doku Plazmojen Aktivatörü) dört çeşit baskın geni vardır. Farklı karşılaştırmalar yoluyla bu dört baskın geni bir araya getirme ihtimali 30.0004 kadardır. Bu da yaklaşık olarak 1/109 demektir. Bir milyon kişinin her sene piyango oynadığı varsayılırsa, herhangi birinin oyunu kazanmasından önce, yaklaşık bin milyar sene geçmesi gerekir. Bin milyar sene, evrenin yaşının şu anki tahmininin yüz katı kadardır” 252.

Behe’uye göre, açıklanması gereken ikinci soru ise, kopyalama genlerle meydana gelmiş olan yeni proteinin teşekkül eder etmez, yeni ve gerekli donanımlara nasıl sahip olduğudur. İddiaya göre doku faktörü, genin başka bir protein için kopyalanmasıyla meydana gelmiştir. Ona göre, doku faktörü, diğer protein için söylendiği gibi asla kopyalama yoluyla meydana gelemez. O, bisiklet üreten bir fabrikanın kopyalanınca, motosiklet değil, yine bisiklet üreteceğini belirtir.

Bir protein için gen rastgele bir mutasyonla kopyalanabilir, ancak birden yeni birtakım özellikler kazanamaz. Kopyalanmış gen, eskisinin bir kopyası olduğu için, doku faktörünün meydana gelişinin açıklaması, aynı zamanda yeni bir fonksiyon kazanmak için izlediği yolu da ihtiva etmelidir.

Behe’ye göre, Doolit­t­le’­nin plânı, protrombin, bir trombin alıcısı, antitrombin, plaz­minojen, antiplazmin, proakselerin, Stuart faktörü, pro­konvertin, Christmas faktörü, antihemofili faktörü ve protein C’nin üretimindeki gibi, sistemdeki tüm proteinlerin üretiminde aynı problemi ortaya çıkarmaktadır.

Behe’ye göre, kanın pıhtılaşması senaryosundaki üçüncü soru ise, ‘pıhtının ne kadar, hangi hızda, ne zaman ve nerede meydana gel­diği’ gibi önemli konulardır. O, ‘pıhtılaşma materyalinin ne miktarda bulunduğu’yla ilgili hiçbir bilgi verilmediğini söyler.

Behe şöyle der:

Sistemde eğer fibrinojen miktarı az olsaydı, yara kapanmayacaktı. İlkel fibrin bir ağ yerine tesadüfen baloncuklar meydana getirseydi, kanama durmayabilirdi. Eğer antitrombinin başlangıçtaki hareketi çok hızlı, trombinin içteki hareketi ise çok yavaş olsaydı ya da orijinal Stuart faktörü çok gevşek veya çok sıkı bağlansaydı o zaman bütün sistem çökerdi. Hiçbir aşamada, bir tanesinde bile, Doolittle sayıları veya miktarlarını içine alan bir model ortaya koyamamıştır.

Elbette sayılar olmadan bilim olmaz. Bu tip karmaşık bir sistemin yalnızca genel çerçevesi oluşturulduğunda, bunun gerçekten çalışıp çalışmadığını anlamak mümkün değildir. Bu tip önemli sorular dikkate alınmadığında ise, bilimi bırakıp Calvin ve Hobbes’in sihirli dünyasına gireriz.

Russel Doolittle’nin senaryosu aslında ‘pıhtılaşma sisteminin eksiltilemez karmaşıklıkta olduğu’ konusunda bilgi vermektedir. Onun en son noktada söylediği ise, ‘proteinlerin tamamının sisteme bir anda dâhil olduğu’dur. Bu durum ise, sadece, Umulan Canavar (Ümit Edilen Varlık) Teorisi’ni hatırlatır. Tüm veriler göstermektedir ki, proteinlerin tamamı akıllı bir tasarımcı tarafından yönlendirilmiştir.

Bu açıklamalar aslında oldukça büyük bir problemin güçlüğünü tanımlayabilmek içindir. Bu problem, son 40 yıldır uzman bilim adamlarının kararlı çabalarına karşı gelmektedir. Kanın pıhtılaşması, vücudun basit görünen sistemlerinin eksiltilemez karmaşıklıkta olduğunu gösteren iyi bir örnektir. En basit fenomenin altında dahi böyle bir karmaşayla yüz yüze gelen Darwin Teorisi, sessiz kalmaktadır”252.

 

f- Hücre içi nakil sistemleri

On dokuzuncu yüzyılda hücrenin “homojen bir protoplazma yığınından ibaret” olduğu düşünülüyordu. Ancak bu konuda yapılan detaylı çalışmalar, hücrelerin kompleks yapılar olduğunu göstermiştir. DNA’nın bulunduğu çekirdek kıs­mı, hücrenin beyni hükmündedir. Enerji üretim merkezi, mitokondrilerdir. Protein üretimini endoplazmik retikulum, protein naklini de golgi cisimcikleri sağlar. Lizozomlar hücrenin atık ünitesidir. Saklama kesecikleri, hücrenin dışına çıkarılmadan önce maddelerin depo edildiği yerdir. Perosi­som­lar ise, yağların metabolizmasını sağlar. Her bölüm, kendisine ait zarlarla hücrenin diğer kısımlarından ayrılır.

Hücre dinamik bir sistemdir, devamlı olarak yeni yapılar üretir ve eski materyalleri dışarı atar. Hücrenin bölümleri kendi içerisinde kapalı olduğu için, her bölüm yeni materyalleri içeriye alma problemiyle yüz yüzedir. Hücrede bazı bölümler kendi materyallerini üretir. Fakat proteinlerin büyük çoğunluğu merkezî olarak üretilip diğer bölümlere gönderilirler.

Behe, hücredeki proteinlerin naklinin indirgenemez karmaşıklıkta olduğuna dikkati çeker ve buna örnek olarak, sitoplazmada sentezlenen bir proteinin lizozoma doğru nasıl yol aldığını şöyle açıklar:

mRNA kopyası, hücrenin atık değerlendirme bölgesi olan lizozomda yer alan bir protein için kodlanmış DNA geninden meydana gelmektedir. Bu proteine ‘garbagease’ adını vereceğiz. mRNA çekirdekte meydana gelir, daha sonra çekirdek zarındaki deliğe doğru akar (Çekirdek zarı, maddelerin geçişini sağlamak için deliklidir). Gözenekteki proteinler mRNA’­daki sinyalleri tanırlar ve gözenek açılarak mRNA sitoplazmaya gider. Sitoplazmada, hücrenin ana makineleri olan ribozomlar, mRNA’daki bilgileri kullanarak garbagease üretmeye başlarlar. Gelişen protein zincirinin ilk kısmı, aminoasitlerden yapılan bir sinyal dizilimini kapsamaktadır. Sinyal zinciri meydana gelir gelmez, sinyal tanıma parçacığı (SRP), sinyali alır ve ribozomun duraksamasına neden olur. SRP ve buna bağlı moleküller daha sonra endoplazmik retikulumun (ER) zarındaki SRP reseptörüne gider ve oraya yapışırlar.

Golgi cisimciğinin içinde bir enzim, garbagease’nin üzerindeki sinyali tanır ve başka bir karbonhidrat grubunu onun üzerine yerleştirir. İkinci enzim, mannose-6-fosfatı (M6P) bir kenara bırakarak, yeni bağlanmış karbonhidratı düzenler. Golginin en son bölümünde, toplayıcı proteinler bir parçanın üzerinde birikir ve gelişmeye başlarlar. Toplayıcı kesecik içinde, M6P’ye bağlanan reseptör protein bulunmaktadır. M6P reseptörü, garbagease’nin M6P’si üzerinde toplanır ve kesecik patlamadan önce onları bu bölgeye iter. Kesecik dışında, lizozomdaki t-SNARE proteinini özellikle tanıyan v-SNARE proteini vardır. Garbagease bu sırada gideceği yere varmıştır ve üzerine düşen görevi yerine getirebilir.

Günün her saniyesi bu işlem vücudumuzda milyarlarca kez gerçekleşmektedir” 253.

 

g- Hücre içi nakil sistemlerinin kritiği

Behe’ye göre Garbagease proteini, yaklaşık 0.00025 santimlik bir yolculuk yapar. Sitoplazmadan lizozoma doğru olan bu yolculuğun güvenli olabilmesi için, düzinelerce farklı yapıdaki proteinin çalışması gerekmektedir.

Eğer proteinler hiçbir sinyal taşımıyorlarsa, tanınamazlar. Eğer sinyalleri tanıyacak bir reseptör veya geçecekleri bir kanal yoksa, nakil yine gerçekleşemeyecektir. Eğer kanal bütün proteinlere açıksa, o zaman kapalı bölüm hücrenin geri kalan kısmından farklı olmayacaktır.

Hücrenin nakil sisteminde doğrudan görev alan parçalar; mannose-6-fosfat, toplama keseciği, bu kesecikteki M6P reseptörü, v-SNARE, t-SNARE ve SNAP/NSF proteinleridir. Bu fonksiyonlardan herhangi birinin eksikliğinde ya nakil meydana gelmez ya da gidilecek yerin bütünlüğü tehlikeye girer.

Protein nakli, aşamalı olarak gerçekleşemez. Çünkü bu iş için birden fazla parçaya ihtiyaç vardır. Nakilde görev yapan sistemin tamamının bir anda mevcut olması gerekir. Yani ya hep ya da hiçtir.

Behe’ye göre, hücre içi nakil sistemleri, eksiltilemez komp­leks sistemlerdir. Aşamalı şekilde gelişme göstermemişlerdir. Dolayısıyla Darwin anlayışıyla açıklanması mümkün değildir. Ona göre, protein nakli sistemindeki aşamalı evrim yaklaşımları ve iddiaları, ancak yok oluşun reçetesi olabilir255.  

Behe bu sahadaki yayınların, nakil sisteminin evrimini açıklamada, eskiyi tekrardan ileriye gidemediğini belirtir ve şöyle der:

“Bütün yazılarda, hücredeki nakil sisteminin, modern hücrelerin sahip olduğu bütün elemanlara sahip olan önceden oluşmuş bakteriyel nakil sistemlerinden meydana geldiği iddiasındadırlar. Bunun bize faydası yoktur. Nakil sistemlerinin nasıl kopyalandığı hakkında birtakım spekülasyonların var olmasına rağmen, içerideki sistemlerin orada nasıl bulunduğu hakkında hiçbir bilgi yoktur. Söylendiğine göre, bir noktada bu karmaşık makine aniden meydana gelmiş, fakat hangi aşamalardan geçtiği belirtilmemiştir. Zaten böyle bir sistemin adım adım tamamlanması mümkün değildir256-259.

 

h- Savunma sistemleri

Savunma sistemi, canlıların en hayati sistemlerinden birisidir. İnsanlar ve yüksek yapılı hayvanları tehdit eden bakteriler, virüsler ve mantarlar, bunların hepsi, eğer yapabilseler bizi yemekten zevk duyacaklardır!

Vücut savunma sisteminin ilk kademesi, deridir. Mikroskobik bir saldırgan, vücudun dışındaki korumaları aşmayı başardığında, savunma sistemi harekete geçer. Bu durum otomatik olarak gerçekleşir. Otomatiğe alınmış savunma sisteminin ilk problemi, yabancıyı nasıl tanıyacağıdır. Bakteri hücrelerinin kan hücrelerinden, virüslerin bağ dokularından ayrılmaları gerekir. Bağışıklık sistemi, görmeyle değil, dokunma duyusuyla yabancıyı tanıma durumundadır.

Behe’ye göre, antikorlar, bağışıklık sisteminin parmaklarıdırlar. Yabancı maddenin vücutta ayrıştırılmasını sağlarlar. Antikorlar, amino asitlerin dört zincirinin dizilimiyle oluşurlar.

Bakteriler vücuda girdiğinde çoğalırlar. Bir antikor, bakteriye bağlandığında, etrafta dolaşan pek çok bakteri kopyası meydana gelecektir. O hâlde, bakteriye bağlanan bu antikordan süratle üretilmesi gerekmektedir.

Milyarlarca farklı çeşitte antikor vardır. Antikorların her çeşidi, ayrı bir hücrede üretilirler. Antikorları üreten hücrelere ‘B hücreleri’ adı verilir. Kemik iliğinde üretilen B hücresi, ilk teşekkül ettiğinde içindeki mekanizma, DNA’sında kodlu olan pek çok antikor geninden bir tanesini rastgele seçer. Bu gene ‘açık,’ diğer bütün antikor genlerine de ‘kapalı’ adı verilir. Böylece hücre, farklı bir bağlantı bölgesi olan, sadece tek bir antikor üretir. O zaman bir hücre ve bir tür antikor oluşmaktadır.

Hücre kendi antikorunu üretmeye kalkıştığında, vücudu dolaşabilmek için antikorun hücreyi terk etmesi gerekecektir. Ancak B hücrelerinin tamamı göz önüne alındığında, antikorun hangi hücreden geldiğini söylemenin imkânı yoktur. Her bir B hücresi, bir tipte antikor üreten bir fabrika gibidir. Eğer antikor, bakteriyi bulursa, hücreye antikor takviyesi göndermesinin söylenmesi gerekmektedir. Bu mesaj gelince  B hücresi hızlı bir şekilde çoğalmaya başlar. T hücreleri eğer B hücrelerine bağlanırlarsa, interleukin salgılamaya devam ederler. Sonunda gelişen B hücresi fabrikası, ‘plazma hücreleri’ adı verilen belirli hücreler şeklinde atık fabrikaları üretir.

Behe’ye göre, antikorlar tıpkı oyuncak tabancalar gibidir, kimseyi incitmezler. Eski bir evin kapısında yazan ‘yıkılacak’ işareti veya kesilecek bir ağaç üzerine turuncu renkle çizilen X işareti gibi, antikorlar da yok edilecek nesneyi sadece işaretleyerek diğerlerine sinyal verirler”260.

Tespit edilen yabancı maddenin imha edilmesi de tamamlayıcı sistem tarafından gerçekleştirilir. Bu çok uzun ve karmaşık bir sistemdir. Sizi bu işin teferruatında boğmamak için, Behe’nin bu imha sisteminde yaklaşık 20 aminoasidin yer aldığına işaret ettiğini ve olayı, farklı kademelerde 18 değişik reaksiyonla açıkladığını söylemekle yetineceğim.

 

i- Savunma sistemlerinin kritiği

Minimum fonksiyonun gerekliliği, sistemin eksiltilemez karmaşıklıkta olduğunu göstermektedir. Asıl problem, kontrol sistemlerindedir. Her kontrol noktasında düzenleyici protein ve aktif hâle getireceği diğer protein, başlangıç anından itibaren hazır bulunmalıdır.

Behe’ye göre, bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığını anlamamıza yardımcı olacak geniş çaplı çalışmalar yapılmış olsa da, bunun nasıl meydana geldiği konusunda detaylı bir bilgimiz yoktur.

O, bağışıklık sisteminin nasıl geliştiği konusunda moleküler düzeyde iki çalışmanın varlığına işaret eder. Birincisi, Nobel ödülü sahibi David Baltimore ve iki seçkin bilim adamına aittir. Yazının başlığı çok çarpıcıdır ve şöyledir:

Omurgalıların Bağışıklık Sisteminin Moleküler Evrimi.”

Ancak böyle bir başlığın içeriğini sadece iki sayfada açıklayabilmek oldukça zordur. Yazarların dikkat çektikleri konu şudur:

“Memelilerdekine benzer bağışıklık sistemine sahip her organizma için minimal olarak gerekli moleküller, antijen reseptörleri (İmmunoglobulin ve TCR), antijeni ortaya çıkaran moleküller (MHC) ve gen düzenleme proteinleridir”261.

Behe’ye göre, immunoglobulin ve TCR genleri, tekrar düzenlenmeleri için RAG (genleri düzenleyen bileşendir) proteinlerine ihtiyaç duyarlar. Bunun yanı sıra, RAG proteinlerinin immu­noglobulin ve TCR genlerini düzenleyebilmesi için, belirli bağlantı sinyallerine ihtiyaç vardır. Behe, bunun en sonunda, Calvin ve Hobbes’in sihirli kutularında bir gezintiye dönüştüğünü ve yazarların, ‘bakteriden alınan genin hayvana şans eseri nakledildiği’ iddiasında bulunduklarını belirtir. Bu yazarlara göre, yine şans eseri genin kodlandığı protein, kendi kendine genleri düzenleyebilir ve yine şans eseri hayvanın DNA’sında antikorların genlerine benzer sinyaller bulunmaktadır. Ve bu şans olayları sürüp gider. Behe, bu yazarların bağışıklık sisteminin evrimi ile ilgili öne sürdükleri açıklamaların tamamen içinden çıkılmaz bir hal aldığını beliritr!” 262.

Bağışıklık sistemini konu alan diğer yazının başlığı da şöyledir:

Tamamlayıcı Sistemin Evrimi”263

Oldukça kısa ve yoruma açık bir makaledir. Behe’ye göre bu, “araştırma makalesi” niteliğinde değildir.

Bağışıklık sisteminin evrimini inceleyen başka yazarlar da bulunmaktadır264-265.

Behe, bu çalışmaların pek çoğunun DNA veya protein dizilimlerinden hiç söz etmediğine dikkati çeker. Ona göre, bilimsel literatür, ‘bağışıklık sisteminin kökeni’ sorusuna hiçbir şekilde cevap verememektedir. Burada bağışıklık sisteminin üç özelliğinden bahsedildi. Bunlar klonal seçim, antikor çeşitliliği ve tamamlayıcı sistemdir. Aynı zamanda her bir parça, ‘aşamalı evrim’ iddialarına da meydan okumaktadır. Behe’ye göre, parçaların aşama aşama meydana gelemeyeceklerini göstermek, hikâyenin yalnızca bir kısmıdır. Çünkü parçalar birbirleriyle bağlantılıdırlar. Direksiyonu, aküsü ve karbüratörü olmayan bir araba fazla bir işe yaramayacağı gibi, klonal sistemden yoksun bir hayvan eğer antikor çeşitliliğini sağlayacak başka bir metodu yoksa pek fazla faydalı olamayacaktır. Antikorlar hakkında geniş bir repertuara sahip olmak, vücuda giren yabancı maddeleri yok eden bir sis­tem olmadığında pek işe yaramayacaktır. Yabancı maddeleri yok eden bir sistem ise, eğer onları tanıyan bir mekanizma olmazsa bir iş görmeyecektir.

Bağışıklık sistemi hayranlık veren bir yapıya sahiptir. Ancak elinizde dolu bir silahla etrafta dolaşmanın birtakım sakıncaları da vardır. Kendi kendinizi ayağınızdan vurmayacağınıza emin olmalısınız! Bağışıklık sistemi, kendisi ile dünyanın geri kalan kısmını ayırt etmelidir. Bir bakteri vücuda girdiğinde vücut neden buna karşı antikor üretir de, kan dolaşımında sürekli hareket hâlinde olan kırmızı kan hücrelerine veya antikor hücrelerinin sürekli çoğalttıkları diğer dokulara karşı üretmez? Vücut kendi başına hareket eden antikorlar ürettiğinde, durum bir facia olacaktır. Peki, vücut nasıl oluyor da kendi dokularına tolerans tanıyor? Mekanizma ne olursa olsun, bir tek şeyi çok iyi biliyoruz: Kendi kendine tolerans tanıyan bu sistem, bağışıklık sisteminin var oluşunun ilk anından itibaren bulunmalıdır.

Behe bunu şöyle ifade eder:

“Çeşitlilik, tanınma, yok etme, tolerans, bütün bunlar ve daha pek çok sistem, birbiriyle bağlantı hâlindedir. Hangi yöne dönersek dönelim, bağışıklık sisteminin aşama aşama gelişmiş olma ihtimali, birçok sebeple engellenmektedir. Hepimiz bu muhteşem sistemin nasıl meydana geldiğini anlamak için can atıyoruz! Ancak sistemin karmaşıklığı, bütün Darwinci evrim açıklamalarını yok olmaya mahkûm etmiştir” 266.

 

j- Adenozin Mono Fosfat (AMP)’ın sentezi

Behe’nin hücredeki plânlı yapıya verdiği örneklerden birisi de AMP molekülüdür. Bu molekül, canlılığın temelini teşkil eder ve DNA’nın dört molekülünden birisidir. DNA molekülü hücrelerde kumanda merkezi ya da beyin durumundadır. Bütün biyolojik faaliyetlerin buradan yönlendirildiği kabul edilmektedir. DNA molekülü dört farklı nükleotidden oluşmaktadır: A, G, C ve T. Burada, DNA’nın yapı birimlerinden olan A (Adenin) üzerinde durulacaktır. Adenin “AMP, ADP veya ATP” gibi farklı şekillerde bulunabilir. Hücrede ilk sentezlenen, AMP’dir. Bunun beş farklı türü bulunur. Bu molekül, 10 karbon, 11 hidrojen, yedi oksijen, dört azot ve bir fosfordan meydana gelir. AMP, uzun kimyasal reaksiyonlar sonucunda hasıl olur.

Behe’ye göre, AMP’nin sentezi 13 adımdan oluşur ve burada 12 enzim rol oynar. Enzimlerden IX iki aşamada katalizör olarak kullanılmıştır. ‘Temel molekül’ olarak adlandırılan riboz-5-fos­fa­tın yanı sıra, farklı aşamalarda kimyasal tepkimelerin gerçek­leşebilmesi için beş ayrı ATP enerji molekülüne de ihtiyaç vardır. Ayrıca bir GTP molekülü, farklı aşamalarda azot verecek iki glutamin molekülü, bir glisin molekülü, THF’ye ait iki format grubu, diğer iki aşamada da azot atomlarını serbest bırakacak iki aspartik asit molekülü gereklidir. Buna ek olarak iki ayrı adımda da aspartik asit molekülleri kesilmeli ve baş­ka iki aşamada da, büyüyen molekül kendi içinde tepkime­ye girerek iki halkayı birbirine bağlamalıdır. Behe’ye göre bu on üç adımın her biri, yalnız bir tek molekülü elde etmek için gerçekleşmektedir. Sentezin başlangıç aşamalarındaki Aracı III ve IX’un ise, bağımsız bir rolleri yoktur. Bunlar sadece AMP veya GMP yapılması için kullanılır” 267.

 

k- Adenozin Mono Fosfat (AMP) sentezinin kritiği

1960’lı yılların başında hayatın başlangıcıyla ilgilenen bilim adamları, farklı bir adenin sentezleme yöntemini keşfettiler. “Hidrojen siyanid ve amonyak gibi basit moleküllerin doğru ortamda adenin hasıl edebileceği”ni ileri sürdüler. Bu tepkimenin kolaylığı Stanley Miller’i öyle etkiledi ki, bunu “evrim araştırmacıları için hayatın fırsatı” olarak nitelendirdi. Fakat bunların ardında bazı problemler yatmaktadır: Hidrojen siyanid ve amonyak, AMP’nin biyosentezinde kullanılmamaktadır. Mümkün değil, ama velev ki bunlar dünyanın başlangıcında yer alsaydılar ve bir biçimde hayatın başlangıcını oluştursaydılar bile, kimyagerin laboratuvardaki tüpünde basit moleküllerden adenin elde etmiş olması, bize bu molekülün hücre içinde nasıl sentez edilebileceğine dair bilgi veremez.

Behe, bunu şöyle ifade eder:

“Stanley Miller, basit moleküllerden adenin sentezlenmesinin kolaylığından oldukça etkilenmişti. Fakat hücre, böyle basit sentezlerden kaçınır. Aslında AMP sentezinde kullanılan moleküllerin tamamı, riboz-5-fosfat, glutamin, aspartik asit, glisin N10-formyl-THF ve karbondioksit ile ATP ve GTP gibi enerji paketleri suda çözünerek eritilse ve bu karışım binlerce, hatta milyonlarca yıl bekletilse bile, hiçbir zaman AMP elde edilemez. Çünkü her şeyden önce, bu reaksiyonda kullanılacak enerjiyi veren ATP’lerin yapılması gerekmektedir. Onu da sentezleyecek olan, AMP’dir. Problemin kendisi de zaten ‘AMP’nin nasıl sentezleneceği’dir. Eğer Stanley Miller yukarıdaki maddeleri karıştırıp bekleseydi, sanırım büyük bir hayal kırıklığına uğrardı! 267

Behe’ye göre, hücrenin kullandığı malzemelerle AMP sentezleyebilmek için çok yüksek bir teknoloji gerekmektedir. Bunlar da sentezin her aşamasında rol oynayan enzimlerdir. Bu enzimler olmaksızın AMP elde edilemez. Behe,   A" B" C" D  denklemine dikkati çeker. O,

A bileşiğinin, B ve C aracıları tarafından D bileşiğine dönüştürüldüğü bir metabolizma sentezini nazara alır. Bu tepkimelerin aşamalı olarak evrimleşmiş olamayacağını belirtir. Eğer A, B ve C hücre için gerekli olan bileşiklerse ve aynı zamanda B, C ve D başlangıçtan itibaren gerekli değilse, bu durumda yavaş bir gelişme normal karşılanabilirdi.

Ne var ki, D maddesi en başından itibaren gereklidir. AMP yeryüzündeki hayatın devamı şarttır. DNA ve RNA sentezlerinde kullanılır ve aynı zamanda başka önemli moleküllerin üretiminde de gereklidir. Belki AMP gerektirmeyen bir canlı organizmanın varlığı mümkün olabilir. Fakat bunun nasıl olabileceğini kimse bilmiyor! Zaten Evrim Teorisi’nin de ana problemi burada yatıyor. Eğer hücrenin içinde sadece karmaşık biyosentetik bir sentezin sonucunda oluşan madde kullanılıyor olsaydı, bu sentezin evrimleşme aşamaları ne olabilirdi? Eğer A, B ve C maddeleri sadece D’yi oluşturmak için varsa, organizmanın sadece A maddesini üretmesinin ona ne faydası olabilir ya da A maddesini üretiyorsa, B’yi neden üretecektir? Eğer hücre AMP molekülüne ihtiyaç duyuyorsa, bu durumda Aracı III, IV veya V’i üretmesinin ne anlamı olacaktır? Behe’ye göre, Aracı maddelerin bir işe yaramadığı metabolizma olaylarının varlığı, Darwin’in Evrim Teorisi’ne bir meydan okumadır. Aynı mantık AMP için de geçerlidir. Ona göre, hücrenin hiçbir alternatifi yoktur. AMP molekülü hayatın sürekliliği için gereklidir. Hücre ya hemen AMP üretir ya da ölür.

Behe şöyle der:

“Metabolizma sistemlerinin karmaşık biyokimyasal sentezleri nasıl evrimleşmiş olabilir? Aminoasitlerin, nükleotidlerin, şekerlerin ve bunun gibi diğerlerinin yapı taşlarını oluşturan metabolizma olaylarını oluşturan biyosentez yöntemlerinden bahsederken, evrimciler bunların sanki zaten hazır bulunan maddeler olduğunu varsayarak hareket etmekte ve hazırladıkları çorbanın içine atmaktadırlar” 267.

Birkaç ders kitabında bu problem anlatılmaktadır. Bunlardan Thomas Creighton bu konuyu basit bir yaklaşımla şu şekilde açıklar:

 “Modern bir organizmada A" B" C" D  sırasıyla hareket eden bir reaksiyon zinciri bulursak, bu demektir ki D maddesi, öngörülen ilkel ortamda bulunmak zorundadır. Bu maddenin enzimler olmadan basit kimyasal yöntemlerle oluşması gerekir. D maddesinin miktarı azaldıkça, bazı organizmalar C maddesinden D’yi üretmeyi öğrenme durumunda kalmıştır. Bu defa C bitince, B’den C’yi üretmeyi öğrenmesi gerekir. Tekrar bir kıtlık yaşandığında, bu sefer B’den A’yı üretmeye başlamıştır 268.

Aynı şematik açıklama, Nobel ödüllü yazar James Watson tarafından kullanılmıştır. Bir şema üzerinde anlatılan ilkel organik çorbada, prebiyotik sentezle oluşturulmuş A, B, C ve D gibi maddeler bulunur. Bu maddelerden birisi, D metabolizma açısından kullanışlıdır. Hücre D maddesini tüketmeye başlayınca, bu durumda C maddesinden D’yi üretebilecek bir enzim oluşması için evrimsel bir seleksiyon avantajı doğmuş olur269.

Behe bunu şu şekilde değerlendirir:

“Burada ilginç bir gerçek şudur ki, formülde kullanılan, A, B, C ve D harfleri yerine hiçbir zaman gerçek kimyasal maddelerin adları konmamıştır. Yukarıda bahsedilen ders kitaplarında da, şema ve çizimler dışında bir açıklama yapılmamıştır. ‘Prof. Dr.’ olmaya aday öğrenciler bile bu kitaplardan faydalanmaktadır. İnsan kendi hayal gücünü kullanırsa, bir çorba benzeri bir karışımın içinde C maddesinin serbestçe dolaştığını ve sonra bir şekilde D’ye dönüştüğünü umabilir. Aynen Calvin ve Hobbes karikatürlerinde hayal edildiği gibi. Fakat ‘Aracı XIII’ olarak adlandırılan adenylosuccinate maddesinin AMP’ye dönüştüğünü hayal etmek, biraz daha zor olacaktır. Hatta ‘Aracı VIII’ olarak adlandırılan carbox­ya­mi­noimidazole ribotide maddesinin kendi hâlinde, 5-aminoimidazole-4-(-Succinylocarboxamide) ribotide (Aracı IX) maddesine dönüşmeyi beklemesi ise, hayal gücünün sınırlarını iyice zorlamaktadır. Bunlara inanmak gerçekten zor! Çünkü kimyasal maddelerin gerçek adları kullanıldığında, bunları üretebilecek gerçek isimlerin kullanılması gerekir. Fakat hiç kimse bunu yapmamıştır” 270.

A " B " C " D  teorisiyle ilgili problemler bir hikâye gibidir. Bu hikâye ilk defa Horowitz tarafından 1945 yılında yayımlanan “Ulusal Fen Bilimleri Akademisi Çalışmaları” adlı kitapta sunulmuştur.

Horowitz, biyosentezin dev bir evrimsel adımla gerçekleşmiş olamayacağını ileri sürmüştü. Ona göre, her seferinde bir tek genin mutasyona uğramasıyla bu sonuça ulaşılmıştır 271.

Kauffman ve Smith bu konuda şunu belirtirler:

1945’te Horowitz’in makalesi yayınlandığı zaman, henüz genlerin yapısı bile bilinmemekteydi. Fakat sonraki yıllarda biyokimya ilerledi ve yine de Horowitz’in hipotezini destekleyecek bir gelişme olmadı. Genlerin ve proteinlerin yapısı, Horowitz’in yaşadığı dönemde tahmin edilenden çok daha karmaşıktır. AMP sentezindeki maddelerin yaşayan bir hücrenin dışında bulunmadığını düşündürecek birçok kimyasal sebep bulunmaktadır. Bunun tersini ispatlayacak bir deney zaten yoktur. ‘Horowitz’in ertelediği kimyasal şartların nasıl oluştuğu’ sorusu üzerinden 50 yıl geçmiştir; bunu ispatlama zorluklarına rağmen, Horowitz’in eski hikâyesi ders kitaplarında ‘apaçık bir gerçek’ gibi anlatılmaktadır! Elli senelik bir gelişme bile bu süreyi durduramamıştır.

Bu sahada son zamanlarda yazılmış kitaplar da, probleme çözüm getirememekte, Horowitz’in değişik versiyonlarını tekrar ederek matematik denklemleri içinde boğulmaktadırlar” 272-273.

Behe’ye göre, hiç kimse, “AMP sentezi için sistemin nasıl geliştiği” konu­sunda bir fikre sahip değildir. Bilim adamlarının çoğu, bunun asla aşamalı gerçekleşmesinin mümkün olmadığını gözlemiş, fakat hiçbiri hücrenin başlangıcında düzenlenerek kontrol altına alınması gereken metabolizma sisteminden bahsetmemiştir. Ona göre, hiç kimse bunu “aşamalı evrim”e bağlayarak kendisini tehlikeye atmak istememektedir.

Eksiltilemez karmaşıklığın diğer örnekleri arasında; DNA’nın kendini kopyalaması, elektron transportasyonu, telomer sentezi, fotosentez, transkripsiyon ve solunum gibi pek çok kimyasal hadise gösterilebilir.

Behe, bunları şu şekilde değerlendirir:

İlk bakışta aşamalı bir evrim sürecine uygun gibi görünen sistemler bile açıkça incelendiğinde, Darwinizm için baş ağrılarına yol açacaktır. Bu, onların hiçbir şekilde evrimsel bir süreçle açıklanamayacağını göstermektedir.

Horowitz’in öne sürdüğü fikir, onun döneminde iyi sayılabilirdi. Belki de o zaman işe yaradı, hatta ‘doğru’ bile sayıldı. Eğer karmaşık bir metabolizma sistemi aşamalı olarak evrimleşmiş olsaydı, bunun Horowitz’in öne sürdüğü gibi olması gerekirdi. Fakat yıllar geçtikçe bilimde ilerlemeler oldu ve onun sisteminin detayları yolun ortasında kalakaldı! Eğer AMP üretimini Darwinizm’e dayanarak detaylarıyla açıklayabilen bir teori varsa, bunun ne olduğunu kimse bilmemektedir. Burunları havadan inmeyen kimyagerler ise, şimdi bir açıklamada bulunabilmek ümidiyle matematik içinde boğulmuşlardır!

AMP, Darwin için problem olan tek metabolizma sistemi değildir. Aminoasitler, lipidler, vitaminler ve bunun gibi daha pek çok molekülün biyosentezi de aynı problemleri çıkaracaktır” 270.

 

l- Moleküler evrim sahasındaki çalışmalar

Behe, hayatın kökeninin bulunması için moleküler sahadaki çalışmalara ağırlık verildiğine dikkati çeker.Bu konuda en çok bilinen hikayenin Stanley Miller deneyi olduğunu belirtir. Bilindiği gibi Miller, 1952 yılında ilk atmosferde var olduğu tahmin edilen amonyak, metan, su baharı ve hidrojeni bir araya koyarak elektrik deşarjına tâbi tuttu. Sonuçta bazı amino asitler elde etti. Bu amino asitlerin birleşerek proteinleri oluşturacağını, bunlardan nükleik asitler, nükleik asitlerin de çeşitli aşamalardan geçerek ilk kez bölünerek çoğalabilen hücreyi ortaya çıkaracağını hayal etti274.

Çalışmalar özellikle DNA ve RNA üzerinde yoğunlaştırıldı. Bu sahanın uzmanlarından olan Klaus Dose, “Hayatın kökeni” probleminin giderek daha karmaşık hâle geldiğini belirtir ve şöyle der:

“Kimyasal ve moleküler evrim alanında yapılan 30 yıllık ‘hayatın başlangıcı’ deneyleri, dünya üzerinden hayatın başlangıcı sorununu çözmektense, daha çok içinden çıkılmaz hâle getirmiştir! Şu an bu alandaki başlıca teoriler ve deneyler hakkında yapılan tüm tartışmalar ya çıkmaza giriyor ya da başarısızlığını itiraf ediyor” 275.

Yaşayan organizmalardaki molekülleri hücrenin dışında üretmek oldukça kolaydır. Sadece canlının yapı taşları olan amino asitler ve nükleotidler değil, proteinler ve nükleik asitler de üretilebilir. Aslında bunları oluşturan sistemler otomatikleşmiştir. Ticari firmalar çeşitli kimyasalları karıştırarak protein ve nükleik asit üreten mekanizmaları pazarlamaktadırlar.

1980’lerde Thomas Cech, “hayatı başlatma ihtimali olarak proteinlerin değil, RNA’ların esas alınabileceği”ni ileri sürdü ve bu çalışmasıyla Nobel ödülü aldı. Cech’i destekleyenler, dün­yanın bir dönemde RNA içinde yüzdüğünü düşünmekteydi. Bu model de “RNA dünyası” olarak adlandırıldı. Fakat RNA dünyasıyla ilgili olarak ileri sürülenler, bilinen kimya kanunlarına ters düşmektedirler. Stanley Miller’in 1960’­lar­da oluşturduğu hava, 1990’larda “RNA dünyası” fikriyle tekrar­lanmıştır. Bunların her ikisi de ısrarla deneysel sonuçlara karşı mücadele vermektedir.

Behe’ye göre, doğal hadiselerin, dünyanın ilk zamanlarında proteinlerin oluşabileceği bir çorba meydana getirdiği”ne dair ortaya atılan hayalî bir senaryo, çok zor olmasına rağmen, RNA gibi nükleik asitlerin teşekkül etmesinin yanında çok daha basit kalmaktadır.

Bir kimyager, laboratuarında malzemeleri ayrı ayrı sentezleyerek nükleotid parçalarını elde edebilir. Daha sonra bunları saf hâle getirip tepkimeye sokarak nükleotidleri elde edebilir. Ancak yönlendirilemeyen kimyasal reaksiyonlar, istenmeyen ürünler ve şekilsiz sonuçlar verecektir. Behe’ye göre, “Hayatın başlangıcı” problemi üzerinde çalışma yapan bilim adamları, sayılan bu sebeplerden dolayı RNA’yı, “evrimci kimyacıların kâbusu” olarak nitelendirmektedirler276.

Behe’ye göre, hayatın başlangıcı senaryoları, ölçümlerle ve deneylerle test edilmektedir. Ne var ki, evrimci bilim adamları, evrim senaryolarını moleküler düzeyde ne ölçmekte, ne de deneylerden geçirmektedirler. İşte bu sebeple, hayatın başlangıcı çalışmaları, deneyler yapılmaya başlamadan önce 1950’lerde nasıl tıkanıp kaldıysa, evrimci biyoloji de tıkanıp kalmıştır. Ona göre, araştırma ve deney öncesi, hayal gücü sınırsız kullanılmaktadır. Biyokimyanın gelişmesiyle aslında Evrim Teorisi’nin kesinlikle açıklayamadığı bir dünya ortaya çıkmıştır ve bu dünya canlı organizmanın tamamında mevcuttur. Behe’ye göre, Darwinizmin üzerinde durduğu hayatın başlangıcı ve görmenin başlangıcı gibi konular, bu teori tarafından kesinlikle açıklanamamıştır. Darwin, hayatın en küçük noktasında bile bulunan eşsiz kusursuzluğu fark edememiştir277.

İnsan, maymun, tavuk ve kurbağa amino asit dizilimleri tayin edilip karşılaştırıldı. Behe, maymun hemoglobini ile insan hemoglobini arasında beş, tavuklarla 26 ve kurbağalarla 46 fark tespit edildiğini belirtir. O, birçok araştırıcının, kesin delillere dayanmadan, benzer amino asit dizilimli türlerin ortak bir atadan gelmiş olabileceğini iddia ettiklerine dikkati çeker. Emile Zuckerkandl ve Linus Pauling, bir Moleküler Saat Teorisi ortaya atarak, “türler arasındaki benzerliklerin, proteinler üzerinde zamanla gerçekleşen mutasyonlar sayesinde olduğu”nu ileri sürdüler. Moleküler Evrim Dergisi’nde bununla ilgili pek çok yazı yayınlanmıştır278-283.

Behe’ye göre, bu dizilimlerin karşılaştırılması, hiçbir şekilde karmaşık bir biyokimyasal sistemin fonksiyonlarını nasıl elde ettiğini açıklayamaz. Ona göre, şimdiye kadar hiç kimse ayrıntılı ve bilimsel anlamda, “mutasyon ve doğal seleksiyonun nasıl karmaşık sistemleri oluşturduğu” konusunda bir açıklama yapamamıştır. Fotosentetik reaksiyon merkezi nasıl gelişmiştir? Moleküller arasındaki ilişki nasıl başlamıştır? Görme olayına retina nasıl dâhil olmuştur? Fosfoprotein sinyalleşme yöntemleri nasıl gelişmiştir? 284

Biyokimyasal evrimle ilgili yayınlar araştırıldığı zaman bu konuda modern evrim literatürüne iyi bir örnek, Motoo Kimura tarafından yazılan “Tarafsız Moleküler Evrim Teorisi”dir285.

Bu kitapta yer alan açıklamalarda, “DNA ve proteinlerin diziliminde gerçekleşen değişimlerin bu moleküllerin davranışlarında farklılığa yol açmadığı” belirtilmektedir. Çünkü mutasyonlar istenen doğrultuda sonuçlar vermemektedir.

İkinci örnek ise, Stuart Kauffman’ın yazdığı “Düzenin Başlangıcı” kitabıdır. O da hayatın başlangıcının metabolizma, genetik programlar ve vücuttaki plânlamanın, Darwin’in öne sürdüğü gibi aniden kendi kendine olamayacağına işaret etmektedir286.

Hemen belirtmek gerekir ki, her iki kitap da, biyokimyasal yapıları açıklayamamaktadır. Kimura’nın çalışması sadece dizilimlerle ilgilidir, Kauffman’ınki ise matematiksel analizleri ihtiva eder.

John Gillespie tarafından 1991’de yayınlanan “Moleküler Evrimin Nedenleri” (The Causes of Molecular Evolution) adlı kitabın da, biyokimyasal sistemlerle ilgili olmadığı, Kauff­man’ın kitabına benzer tarzda olduğu ve tamamen matematik­sel sembollerden ibaret teknik açıklamaları ihtiva ettiği belirtilir. Yine aynı yılda yayınlanmış “Moleküler Seviyede Ev­rim” adlı kitabının da, farklı yazarlara ait makaleleri bir araya getiren akademik bir yayın olduğu ve belirli konuları sadece kısa bir yazı içinde değerlendirdiğine dikkat çekilir287.

1987 yılında “Katalitik Fonksiyonların Evrimi” konusu bir sempozyumda tartışılmış ve bununla ilgili yüz kadar makale bir kitapta toplanmıştır288.

Behe’ye göre, bu kitaptaki yazıların üçte ikisi, bu dönemde bilim adamlarının laboratuarlarında yürüttüğü çalışmaları aktarmaktadır. Tabii bu kitapta da, diğerlerinde olduğu gibi, hiçbir şekilde ana konuyla bir bağlantı kurulmaya çalışılmamıştır.

Behe, profesyonel biyokimya literatürüne ait yayınlar gözden geçirildiği hâlde, biyokimyasal kompleks sistemlerin evrimini detaylarıyla açıklayan bir yazı, kitap veya seminer bulunamadığını belirtir. Peki öyleyse, Darwinizm biyokimyacılar arasında neden bu kadar kabul görmüştür?

Behe’ye göre bunun sebeplerinden birisi, biyokimya dalındaki eğitimleri sürecinde “Darwinizm’in doğru olduğu”­nun kendilerine öğretilmesidir. Behe, Darwinizm’in “bir inanç siste­mi” olarak başarısını, fakat “bir bilim dalı” olarak başarısızlığını anlayabilmek için, bilim adamlarına yol gösteren kitapları incelemek gerektiğine dikkati çeker. Ona göre, biyokimya alanında en başarılı kitaplardan birisi, ilk olarak 1970 yılında Albert Leh­nin­ger tarafından yazılan kitaptır. John Hopkins Üniversitesi’nde biyofizik profesörü olan Lehninger, kitabının başında evrimle ilgili olarak şunu ifade eder:

“Biyomoleküllerin evrimsel seleksiyon ürünü olduklarını ve biyolojik fonksiyonlarını en iyi gerçekleştirebilen varlıklar olduğunu unutmamalıyız” 289.

Behe bunu şöyle değerlendirir:

“Lehninger’in kitabında 6000’e yakın giriş vardır. Bunlardan sadece iki tanesi evrim başlığı altındadır. Buradaki konularda da protein dizilimleri açıklanmakta, fakat karmaşık yapıların nasıl oluştuğu hakkında bilgi yer almamaktadır. Lehninger’in ölümünden sonra bu kitap Michael Cox ve Da­vid Nelson tarafından yeniden kaleme alındı. Burada 8000 başlıktan 22’si evrime ayrılmıştır. Fakat değişen pek fazla bir şey yoktur: Kitabın eski baskılarındaki biyokimya çalışmaları ve dizilim karşılaştırmalarına, bunların esrar perdesini açmadan hepsine ‘evrim’ dendiğini görmekteyiz. Bu başlıklar­dan birinde ‘Evrim, sperm balinalarının adaptasyonu’ den­mek­tedir. Bu başlık altında, sperm balinalarının başlarında, daha soğuk havalarda yoğunluğu artan tonlarca yağ taşıdığını öğreniyoruz. Bu sayede derin sularda dalışa geçerek yüzen balinalar, suyun yoğunluğuna karşı kolaylık sağlayarak daha rahat yüzmektedirler. Balinayı böyle tanıttıktan sonra şöyle der:

İşte burada, sperm balinası örneğinde çarpıcı bir anatomik ve biyokimyasal adaptasyon görüyoruz; yani mükemmel bir evrim!’ 290

Fakat evrimle ilgili söylenenin hepsi, bu tek cümleden ibarettir. Balinaya ‘Evrim tarafından doğrulanmıştır’ damgası vurulmuştur ve sonra herkes işine devam etmiştir. Bu kitabın herhangi bir yerinde, karmaşık bir biyokimyasal sistemin Darwin’e göre nasıl meydana gelebileceğini açıklayan bir yöntem bulunmamaktadır” 291.

Behe, belli başlı üniversitelerde okutulan 30 ayrı biyokimya ders kitabını incelediğini, fakat bunların evrim hakkında hiçbir açıklama yapmadıklarını nazara verir. Bunlardan Conn tarafından yazılan biyokimya kitabında 2 bin 500 indekste sadece bir defa evrime atıfta bulunulduğu, burada da “Organizmalar jeolojik bir zaman sürecinde evrimleşerek değişen koşullara uyum sağlamıştır ve böyle yapmaya devam etmektedirler” dendiğini belirtir291.

Behe, bazı ders kitaplarında ise, öğrencilere evrimci bir dünya görüşü aşılandığına dikkati çeker. Buna, D. Voet ve John Voet’un  Biochemistry kitabını misal olarak verir ve şöyle der:

Bu kitapta çeşitli renk ve boyda resimler yer almaktadır. Bunlardan birinin üst kısmında bir volkan, şimşek ve okyanus ile biraz güneş ışığı bulunmakta, böylece hayatın nasıl başlamış olduğuna işaret edilmektedir. Resmin orta kısmında ise bir DNA molekülü okyanustan çıkarak bakteri hücresine dönüşmekte, bu da canlılığın başlangıcına işaret etmektedir. Resmin alt kısmında ise, cennetten bir bahçe çizilmiş ve evrimle oluştuğu iddia edilen birçok hayvan resmine yer verilmiştir.

Çoğu öğrenci, okuduğu böyle ders kitaplarından, dünyaya evrimci bir gözle bakmayı öğrenmektedir; ancak kitaplarında tarif edilen ayrıntılı ve kusursuz biyokimyasal sistemlerin Darwinci bir evrim anlayışıyla nasıl açıklanacağını öğrenmemektedir292-293.

 

1. Akıllı Tasarım Teorisi’nin Kritiği

Behe’ye göre, plân ya da tasarım kısaca, “parçaların bir amaca göre bir araya getirilmesi”dir. O, böyle geniş bir tanımla, her şeyin dizayn edildiğini, plânlandığını söylemektedir. Tasarımı yapan ise, sistemlerin en son hâlinin nasıl olacağını en iyi şekilde bilmektedir. Bu sebeple, sistemlerin teşekkül edeceği her adım da plânlanmıştır.

Behe’ye göre, “bir şeyin tasarlandığı” sonucuna varmak için, “düzenli biçimde bir araya getirilmiş parçaların belirli bir amaç doğrultusunda bir arada toplanmış olması” gerekmektedir. O, “bir sistemi oluşturan parçaların sayısı ve kalitesi arttıkça, onun tasarlandığı” sonucuna daha rahat varılacağını belirtir.

Ona göre, biyokimyasal sistemler, cansız varlıklar değildir, canlı organizmaların bir parçasıdırlar. Acaba canlı biyokimyasal sistemler, cansızlarda olduğu gibi, akıllıca tasarlanmış olabilirler mi?

 Bir sistemin tasarlandığının onun kendisini inceleyerek anlaşılabileceğine, biyokimyasal sistemlerin akıllı bir tasarımcının eseri olduğunu anlamak için son 40 yıl içinde biyokimya dalında yapılan çalışmalara bakmanın yeterli olduğuna dikkati çeker.

Ona göre, hareket kabiliyeti kazandıran hücre iplikçikleri, aslında motorize bir kürek sistemi gibi çalışırlar. Bu fonksiyonun gerçekleşebilmesi için motor proteinlerin, mikro kanalların ve bağların kusursuz bir biçimde organize edilmiş olması gerekir. Bunlar birbirlerini yakından tanımalı ve karşılıklı etkileşerek çalışmalıdırlar. Herhangi bir parça eksik olduğunda bu sistemin işlemesi mümkün değildir.

Kanın pıhtılaşması sisteminin fonksiyonları, güçlü bir tasarımın eseridir. “Fibrinojen, plazminojen, trombin, Protein C, Christmas faktörü ve diğerleri” tek başlarına bir anlam ifade edemezken, bir aradayken olağanüstü bir görevi başarırlar. K vitamini eksik olduğunda veya antihemofili faktörü bulunmadığında, eksik parçası olan bir makine nasıl çalışmazsa, kanın pıhtılaşma sistemi de görev yapamayacaktır. Her detay birbiriyle uyum içindedir ve doğru noktalarda kesişip düzenli biçimde sıralanırlar. Oluşturdukları üstün yapı, belirli bir hedefe yönelik hareket etmelerini sağlar.

Hücre içindeki taşıma sistemi ise, malzemelerin bir yerden diğerine taşınmasını sağlayan komplike bir sistemdir. Bunun için paketler işaretlenmeli, varılacak yer iyi hesaplanarak buna uygun plan çizilmelidir.

Behe’ye göre, “sadece bazı biyokimyasal sistemlerin tasarlanarak yaratılmış olduğu” sonucuna varmak, “tüm alt hücre sistemlerinin de açıkça tasarlandığı” anlamına gelir. Yani bazı sistemler tasarlanmıştır, ama bu plânın varlığını ispatlamak zor olabilir. İplikçiklerdeki yaratılışı keşfetmek belki kolaydır, ama başka bir sistemdeki tasarım belki ayırt etmesi güç ya da keşfedilemezdir294.

Biyokimyasal sistemlerin akıllı bir tasarımın göstergesi olduğu, bilim adamlarının çoğu tarafından kabul görmektedir. Evrimci Richard Dawkins, hücredeki organize yapının, mutasyonlarla açıklanamayacağını şöyle belirtir:

 “Canlılar âlemindeki bütün gözlemlerimiz, bunların mutasyon eseri olamayacağını ortaya koymaktadır. Mutasyon veya seleksiyon, eksiltilemez karmaşıklığı izah edebilecek doğrudan veya dolaylı bir açıklama getirememektedir. Aynı zamanda ‘AMP moleküllerinin oluşmasında aşamalı bir evrim yaşandığı’nı iddia etmek, kimya biliminin buluşlarına ters düşmektedir. Ortak Yaşam ve Karmaşıklık Teorisi gibi evrime alternatif olarak gösterilen teoriler de ‘akıllı’ açıklamalar getirememektedirler. Bu sebeple ortaya atılan teoriler, hiçbir şekilde biyokimyasal sistemlerin tekniğini açıklayamazlar. Darwin’in öne sürdüğü Evrim Teorisi’nin, eksiltilemez karmaşıklığın mükemmelliğine mantıki bir çözüm önermesi de mümkün değildir. Söz konusu yapılar daha karmaşık oldukça ve bağımsız fonksiyonları arttıkça, evrimin çıkmazı da artmaktadır” 295-296.

 

2. Akıllı Tasarım Teorisi’nin Tarihi

“Akıllı tasarım” fikrinin uzun bir geçmişi vardır. İnsanlık tarihi boyunca birçok kavim, tabiattaki tasarımın açıkça görünür olduğunu fark etmişlerdir. Darwin’e gelene kadar, “Dünyanın yaratılmış olduğu ve bir tasarım eseri bulunduğu” fikri felsefe ve fende çok geniş yer tutuyordu. Darwin öncesine rastlayan tasarım tartışmalarında William Paley, saati ele alır. Bunun amacını belirleyen ve yapımının detaylarını düşünen bir tasarımcının bulunması gerektiğini belirtir. Bu saat örneğinde olduğu gibi, kas sistemi, kemikler ve memelilerin salgı bezleri gibi yapıların bir plânın ürünü olduğunu, birinin eksik olmasının bu sistemin çökmesine sebep olacağını nazara verir297.

Sokrates de “plânlı yaratılış” hakkında şöyle değerlendirmelerde bulunur:

“Buna hayran kalmamak mümkün mü? Yemeklerin yolculuğa başladığı ağzımız, gözlere ve buruna özellikle yakın bulunmaktadır. Böylece beslenmeye uygun olmayan şeylerin ağıza atılması engellenmiş olur! Ve sen Aristodemus, bu parçaların düzeni bir tesadüf eseri olmayıp, gizli ve akıllı bir tasarımın aklı olduğundan hâlâ şüphede misin ”298.

Yunanlı filozof Diogenes de, mevsimlerin düzenindeki tasarımı nazara verir:

“Böyle bir düzenleme, kesinlikle ‘üstün bir akıl’ olmadan gerçekleşemezdi. Çünkü her şey belirli bir miktar iledir. Kış ve yaz, gece ve gündüz, yağmur ve rüzgâr ve havanın farklı tutumları. Diğer şeyler de bunun gibidir. Yakından incelendiğinde her şeyin, olabilecek en üstün ve kusursuz biçimde düzenlendiğini fark ederiz”299.

Uzun zamandır “akıllı tasarım”ı destekleyen argümanlara rastlansa da, karşı görüşlerin tarihi de eskidir. En ciddi karşı çıkışın geçmişi, Darwin’den bir asır öncesine dayanır. Ünlü İskoç felsefecisi David Hume, 1779 yılında yayınladığı “Tabii Dinle İlgili Diyaloglar” (Concerning Naturel Religion) adlı kitabında, tasarımı reddetmiştir. O, “tasarım” iddialarının, biyolojik organizmalarla diğer tasarlanmış sistemlerin birbirlerine tesadüfi benzerliklerinin sonucu olduğunu söyler. Richard Dawkins de “Kör Tesadüf” adlı eserinde bu fikri destekler300.

Wisconson Üniversitesi’nden Felsefeci Elliot Sober, “Biyoloji Felsefesi” adlı eserinde, saatin belirli bir plâna göre yapılmış olmasının, canlı organizmaların da belirli bir plâna göre yapıldığı anlamına gelmeyeceğini belirtir301-303.

Behe, “akıllı tasarım” tartışmalarında en çok öne sürülen fikrin “eksiklik” argümanı olduğunu belirtir. Bu görüşe göre, eğer yeryüzünde her şeyi plânlayan bir tasarımcı varsa, o zaman her şeyi eksiksizce var etmesi gerekirdi. Hâlbuki bazı şeyler bizim düşündüğümüz gibi olmamaktadır.

Bu fikir çeşitli kesimlerde popülerdir ve bazı bilim adamları ile felsefeciler tarafından savunulur. Bunlardan, Brown Üniversitesi’nden Kenneth Miller şöyle der:

“Akıllı Tasarım Teorisi’ne yaklaşmanın bir yolu da, kompleks biyolojik sistemleri inceleyerek, hiçbir akıllı tasarımcının yapmayacağı hataları araştırmaktır. ‘Akıllı tasarım’ sıfırdan başlayan bir yaratılışı savunduğuna göre, onun ürettiği organizmalar yaptıklarını en iyi şekilde gerçekleştirmelidir. Bunun tam tersi olan evrim, var olan sistemleri değiştirdiğinden, mükemmelliğe erişmemelidir. Hangisi doğrudur?” 304

Behe, bu görüşe karşı çıkar ve şunu söyler:

Burada birinci problem, bu görüşün tamamıyla ‘mükemmellik’ iddiasında olmasıdır. Bilindiği gibi, daha iyisini yapmayı bilen bazı tasarımcılar, özellikle bunu yapmazlar. Örneğin imalat alanında eksik üretim, bilinen bir kavramdır. Bunun sebebi, mühendislikte mükemmelliği elde edememek anlamında değildir. Bir ürün eksiklerle üretilir ve böylece çok uzun süre dayanmaz.

“Eksiklik iddialarının karşılaşacağı bir başka problem de bunun, belirli olmayan bir tasarımcının psikoanalizine dayandırılması sebebiyledir. Tasarımcının yaptıkları hakkında hangi sebepleri esas aldığını kendisinin iletmesi dışında bunu bilmemizin imkânı yoktur. Bir sanat galerisine girdiğinizde, oradaki eserlerin hangi amaçlar doğrultusunda yapıldığını tam olarak bilemezsiniz. Tasarımda bize garip gelen bir özellik, belki de belirli bir amaca yönelik olarak oraya yerleştirilmiştir. Sanata bağlı sebepler, çeşitlilik, gösteriş, fark edilemeyen pratik bir sebep veya tahmin edilemeyecek bir neden de olabilir. Yapılan iş bize garip gelebilir, fakat yine de bir akıl ürünüdür. Bilimsel araştırmaların hedefi, tasarımcının iç dünyasını incelemek değil, tasarımı görüp görmemektir.

‘Eksiklik’ iddiaları, tasarımcının farklı amaçları hedefleyebileceğini göz ardı etmektedir. İddia sahibi, canlı organizmadaki olayları sadece bir veya birkaç sonuca göre yorumlamakta, plânlayıcı ise belki de bazen binlerce sonuca göre reaksiyonu harekete geçirmektedir.

‘Eksiklik’ argümanını savunanların bir başka problemi de, tasarımcının psikolojik değerlendirmelerini yaparak, evrime delil olacak sonuçlara varmalarıdır. Onların kullandığı mantık örgüsü şöyledir:

1. Tasarımcı, omurgalıların gözünü, kör nokta olmadan da yapabilirdi.

2. Omurgalı gözünün kör noktası vardır.

3. Bu sebeple, Darwin’in Evrim Teorisi gözü yapmıştır.

Bu tip mantık örgüleri temelsizdir. Bilimsel yayınların hiçbirinde, doğal seleksiyon veya mutasyonların; kör noktası olan bir gözü, göz kapağını, merceği, retinayı, rodopsin veya retinalı yapabileceğine dair bir delil yoktur. Bu tartışmayı yapan kişi, Darwin yanlısı bakış açısıyla duygusal bir yorum yapmış ve istediği sonuca varmıştır. Daha tarafsız bir gözlemci ise, gözdeki kara noktanın bir insan tarafından oluşturulmasının mümkün olamayacağını söylerdi” 305-307.

Behe’ye göre, biyolojik gelişmelerin tamamı, akıllı bir tasarım olduğuna destek verecek niteliktedir. Ona göre, eğer bir biyokimyasal veya biyolojik sistemin tüm parçaları bilinmemekte veya nasıl çalıştığı açıklanamamakta ise, Akıllı Tasarım Teorisi’nin bu konuda söyleyeceği fazla bir şeyin olmadığını ifade eder. Fakat evrimcilerin bu konularda hikâye uydurmaktan geri kalmadıklarını belirtir:

Harvard Üniversitesi’nden evrimci Stephen Gould, pandanın parmağı üzerine araştırmalar yapmıştır. Panda, bambulardan teşekkül eden bir beslenme şekline sahiptir. Bambu saplarındaki yaprakları temizlemek için bunları pençesiyle yakalar ve bileğinden çıkan bir çıkıntıdan faydalanır. Bunun yanı sıra diğer beş parmağı da bulunmaktadır. Gould’a göre tasarımcı, pandaya gerçek bir parmak daha vermeliydi. Böyle olmadığından parmağın evrimleşmiş olması gerekir” 308-309.

Behe bu konuda şöyle der:

“Gould, tasarımcının kendisi gibi düşüneceğini varsaymaktadır. O bakımdan pandanın bu parmağının daha farklı bir biçimde tasarlanmış olması gerektiğini düşünmektedir. Daha sonra bu yaklaşımlarını evrime delil olarak kullanır. Fakat Gould, fikirlerini desteklemek için bilim­den faydalanmamıştır. Pandanın bileğinden çıkan uzantının canlıya ne şekilde yardımcı olduğuna dair hiçbir hesaplama yapmamıştır. Kemik şeklinde değişim olmasının hayvanın davranış biçimini nasıl etkileyeceğini düşünmemiştir ve pandaların pençeleri olmadan önce nasıl beslendiklerinden söz etmemiştir. Daha doğrusu Gould, sadece bir hikâye uydurmuştur, o kadar” 310.

 

3. Akıllı Tasarım Teorisi’nin Kazandırdıkları

Behe, Akıllı Tasarım’ın kabulünün diğer bilim dallarının da önünü açacağını, şimdiye kadar pek çok konuda sessiz kalmış bilimin tekrar konuşmaya başlayacağını, her soruya açık ve net cevap vereceğini ileri sürer:

“Şüphesiz bu konuyla daha fazla bilim adamı ilgilenmeye başladıkça daha ilgi çekici çalışmalar yapılacaktır. Kesin sonuçlar gerektiren sorulara karşı sessiz kalmış bilim, ‘akıllı tasarım’ sayesinde tekrar konuşmaya başlayacak ve her soruya açık ve net cevaplar verecektir. Akıllı tasarımın keşfiyle hareketlenen entelektüel rekabet ve tartışmalar, profesyonel anlamda bilimsel literatüre daha kesin analiz yapma imkânı verecek ve yine kesin deliller ortaya konacaktır. Teorinin ışıldattığı deneye bağlı gelişmeler sayesinde yeni hipotezler geliştirilebilecektir. Yıllardır ölü kalmış bilimsel çalışmalar, Akıllı Tasarım Teorisi sayesinde tekrar hayat bulacaktır” 311.

 

 

4. Akıllı Tasarım Teorisi Karşısında Suskunluk

Behe, hücredeki araştırmaların Akıllı Tasarım’ın anlaşılmasına yol açarak çok büyük bir buluşun gerçekleştiğini, fakat bunun karşısında suskun kalındığını dile getirir. Ona göre, hücrede hayatın moleküler seviyede kolektif olarak araştırılması sonucu, güçlü, açık ve çarpıcı bir tasarım görüşü ortaya çıkmıştır. Sonuç o kadar açıktır ki, ‘bilim tarihindeki en büyük gelişmelerden birisi’ olarak değerlendirilmelidir. Behe’ye göre bu buluş, bir bakıma, Newton, Einstein, Lavosier, Pasteur ile Darwin’in öne sürdüklerine meydan okumaktır. ‘Hayatın akıllı bir tasarımın eseri olduğu’ görüşü, dünyanın güneşin etrafında döndüğünün, hastalıkların bakterilerce oluştuğunun ya da radyasyonun ‘kuanta’ denilen parçacıklarla yayıldığının tespit edildiği an kadar önemlidir. O, yıllarca yapılan çalışmalar sonucunda harcanan onca çaba ardından elde edilen bu zaferin, tüm dünyadaki laboratuvarlarda şenlikli kutlamalara yol açacağını beklediğini ifade ediyordu.

Behe bu düşüncesini şöyle dile getirir:

Bu zafer, bütün dünyadaki laboratuvarlarda şenliklerle kutlanmadı. Hiçbir tepki gösterilmedi. Hücredeki akıllı tasarımın ortaya çıkışı, sessizlik ve utanç dolu bir tereddütle karşılanmıştır! Bu konu halk arasında tartışıldığında nefesler hızlanıyor ve insanlar heyecanlanıyor. Aslında tek başlarınayken insanlar rahat ve mutlu bir tepki verirken, toplum içindeyken kafalarını sallayıp her şeyi oluruna bırakıyorlar.

Bilim çevreleri neden bu müthiş buluşu kabullenemiyorlar? Tasarımın gözlemlendiği bu gerçeklik, neden entelektüellerce sahiplenilmiyor? Bu ikilem şurada yatıyor: Bu tespitin bir tarafı ‘akıllı tasarım’ derken, diğer tarafı da Yaratıcı’yı göstermektedir.

Bilimin bu teoriyi kabullenmekte güçlük çekmesinin iki sebebi vardır: Bunlardan birisi şovenizmdir, diğeri de bilimin pek tanımadığı felsefî ve tarihî yaklaşımlardır.

Şovenizme siz, ‘belli bir fikre bağlılık, sabit fikirlilik ya da sadakat’ diyebilirsiniz. Bilimin amacı, fiziksel dünyayı açıklayabilmektir. Ancak felsefe ve teoloji gibi diğer akademik bilim dalları, dünyayı oluşturan parçaları açıklamakla ilgilidir. Çoğu zaman bu disiplinlerin birbirinin yolundan çekilmesine rağmen çatıştıkları da olabilir. Bazı insanlar bu görüşleri, hizmet etmesi gereken amaçtan üstün tutabilirler317.

Behe, şovenizme Robert Shapiro’­nun ‘Bir Şüphecinin Dünyada Hayatın Yaratılışıyla İlgili Kılavuzu’ adlı kitabını misal verir. Shapiro bu kitapta sadakatini, fiziksel dünyayı açıklama amacına değil, kendi bilgilerine  gösterir ve şöyle der:

“‘Gelecekte bir gün, bütün mantıklı kimyasal deneyler hayatın muhtemel kökeninin tamamıyla hatalı olduğunu gösterebilir. Dahası, yeni jeolojik deliller dünya üzerinde ani bir hayat oluşumunu ortaya koyabilir. Böyle bir durumda birtakım bilim adamları, cevap için dine başvurabilirler. Ancak benim de dâhil olduğum diğerleri, elde olan daha az muhtemel bilimsel açıklamaları, kalanlardan, daha mümkün olan bir tanesini seçebilmek amacıyla ayıklamaya çalışacaklardır312.

Bir kuruma sadakat iyi bir şeydir. Ancak sadece sadık olmak, bilimde savunulması gereken tek şey değildir. Hayatın kökenleriyle ilgili teorilerde bilimsel şovenizm, ya da sadakat, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir olaydır. Bir teoriye karşı duydulan memnuniyetsizlik, eldeki verilerin adil değerlendirilmesine izin vermemelidir.

Behe’ye göre, bilimin akıllı tasarımla ilgilenmedeki isteksizliğinin ikinci sebebi, bilim tarihindeki hadiselerden kaynaklanmaktadır. İlk defa ortaya atıldığı zaman bazı bilim adamları, Darwin’in Evrim Teorisi’yle ilgili olarak bazı teologlarla çatıştılar. Basın daima çatışmalar üzerine yoğunlaşmıştır. Darwin’in kitabı basıldıktan bir yıl sonra Anglikan piskoposu Samuel Wil­ber­force, bir bilim adamı ve aynı zamanda evrimin güçlü bir savunucusu olan Thomas Henry Huxley ile tartışmaya girince her şey karışmıştır. Anlatıldığına göre piskopos, konuşmasını şunu sorarak bitirmişti:

“‘Bilmek istiyorum: Huxley, anneanne mi, yoksa büyük baba tarafından mı maymundan geldiğini söylemektedir?’ Huxley cevap olarak: ‘Tanrı onu benim elime verdi’ diye mırıldanarak izleyiciye ve piskoposa uzun bir biyoloji dersi vererek devam etmişti. Sunuşunun sonunda Huxley, anne mi, yoksa baba tarafından mı maymunlardan geldiğini bilmediğini belirtmiş, ancak piskoposun kullandığı gibi bir akla sahip olacağına, maymunlara benzemeyi tercih ettiğini söylemişti. Gazeteciler ertesi gün başlıkları ‘Bilim ve teoloji arasındaki savaş’ olarak atmışlardı.

Benzer bir olay da 1925 yılındaki Scopes Duruşması’dır Amerika’da 1925 yılında Tennessee Dayton’da küçük bir kasabanın biyoloji öğretmeni olan John Scopes, daha önce yayınlanmış olan Evrim Teorisi’ni (ilk ve ortaöğretimde) öğretmeyi yasaklayan yasağı çiğnediğini belirterek gönüllü olarak tutuklanmak istemiştir.

Ünlü avukat Clarance Darrow’un savunma tarafı ve üç defa başkanlık adaylığı seçimlerini kaybeden William Jenningg Bryan’ın iddia makamı olarak katılmaları, medyanın ilgisini garantilemişti. Scopes’in ekibinin davayı kaybetseler bile tutuklanmaları, sadece teknik bir mesele olmuştu. Önemli olan, kamuoyunda din ve bilim arasında bir çekişme havası oluşturulmasıydı.

Behe’ye göre, Scopes ve Huxley-Wilberforce tartışmaları, gerçi geçmişte kalmıştı. Ancak, son zamanlardaki olaylarla, bu çekişme ayakta tutulmaktadır. On-yirmi yıl önce, dinî sebeplerle dünyanın daha genç olduğunu düşünen gruplar, okullarda bu görüşlerinin çocuklara öğretilmesini istemişlerdi. Ona göre, dinî özgürlük, ebeveyn hakları, eğitim üzerinde hükûmet kontrolü ve federal kanunlara karşı devlet yasaları gibi bu duruma dâhil olan sosyolojik ve politik faktörler oldukça karmaşık olmakla birlikte, söz konusu tartışma zemini çocuklarla ilgili olduğundan, olay duygusal boyuta indirgenmişti.

Dinî gruplar daha genç bir yeryüzünü desteklediğini iddia ettikleri delilleri öne sürünce, bilim adamları bunları reddederek ‘yetersiz ve ön yargılı’ olarak nitelendirdiler. Her iki taraf da öfkelenmiş ve ilişkiler giderek kötüleşmişti. Hatta bu kötü ilişkilerin bir kısmı kurumsallaşmıştı bile. Nitekim ‘Ulusal Bilim Eğitim Merkezi’ isimli organizasyon, Amerika’da kamu okul politikalarını etkileyen yaratılışçılarla savaşmak için kurulmuştu.

Günümüzde şu veya bu şekilde bilim ve din arasındaki tarihî savaş körüklenmekte ve pek çok insan o veya bu kampa dâhil olmaya zorlanmaktadır.

Behe’ye göre, bilimin Akıllı Tasarım Teorisi’ni kabullenmekteki isteksizliğine en kuvvetli bir sebep de, felsefî düşüncelere dayanmaktadır. Pek çok önemli ve saygı duyulan bilim adamını içine alan bir grup, doğanın dışında bir gücün varlığını kabule yanaşmazlar. Etkisi ne kadar çok ve yapıcı olsa da, hiçbir tabiatüstü gücün doğayı etkilemesini istemezler.

Materyalist evrimci Richard Dawkins; Darwin’in ‘entelektüel bir ateist’ olma imkânı hasıl ettiğini belirtir ve evrimi reddeden bir kimsenin ‘cahil, aptal veya deli’ olduğunu iddia eder313,316.

Behe’ye göre, medyada birileri, devamlı şekilde bilim-din çatışmasına vesile olacak şekilde Evrim Teorisi’ni kullanmakta ve tahrik etmektedir. Nitekim, Nature Dergisi’nin editörü John Maddox, dergisinde ‘Dinin bilim karşıtı olarak nitelendirilmesine çok az kaldı’ diye yazmıştır314.

Filozof Daniel Dannet de, kitabında, dine inananları -ki Amerikan toplumunun yüzde 90’ıdır- ‘kafese kilitlenmesi gerekli vahşi hayvanlar’a benzetmiş ve ailelerin çocuklarını kendisi için çok aşikâr olan evrim gerçeğiyle yanlış bilgilendirmelerinin engellenmesini teklif etmiştir315.

Behe’nin, bu konudaki değerlendirmesi şöyledir:

 “Uzun ve yorucu çalışmalar, bilimin akıllı bir tasarımı kabul etmek istemeyişindeki isteksizliğin kabul edilebilir bir temeli olmadığını göstermiştir. Bilimsel şovenizm anlaşılabilir bir duygudur, ancak ciddi entelektüel konuları etkilemesine izin verilmemelidir. Bilim ve din arasındaki çekişme üzücüdür ve kötü sonuçlara sebep olmuştur. Ancak miras alınmış bir kızgınlık, bilimsel kararlarda sağlam bir dayanak oluşturamaz. ‘Bilimin, tabiatüstüne işaret eden teorilerden kaçınması gerektiği’ne dair bazı ateistler tarafından ileri sürülen felsefi argümanlar, bilim üzerinde suni bir kısıtlama oluşturmaktadırlar. ‘Doğaüstü açıklamaların bilimi etkisi altına alacağı’ korkusu yersizdir.

Bir zamanlar hayatın kökeni olduğu düşünülen basitliğin bir hayal olduğu ispatlandı. Bunun yerine, hücreyi eksiltilemez bir karmaşıklık işgal etmektedir.

Sonuç olarak, ‘hayatın üstün bir akıl tarafından tasarlanmış olduğu’ anlayışı, hayatı ‘basit doğa kanunlarının bir sonucu’ olarak algılamaya alışkın bizlerde bir şok etkisi meydana getirmiştir.

Diğer yüzyıllarda da benzer şoklar yaşanmıştı. İnsanlık, uzayın merkezinin dünyadan kalkıp güneşin ötesine ilerlemesine ve ‘sonsuz kâinat’ fikrinin çökmesine dayanabilmiştir. Darwin’in kara kutusunun açılmasına da dayanacaktır”317.

 

5. Bilim Mi, Mit Mi?

“Bir çok biyolog evrim biyolojisinden uzak alanlarda çalıştığı için, evrimle ilgili problemlerin farkında değildir. Onların evrim hakkında bildiklerinin çoğu, biyoloji ders kitaplarından ve genel olarak halkın izlediği televizyon programları ile gazete makalelerinden öğrendikleri şeylerdir. Ne var ki, ders kitapları ve popüler sunumlar, esasen evrimin ikonlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla pek çok biyolog için ikonlar, evrimin delilidir(J. Wells ).

Biyolojik konuların bilimsel temele oturtulabilmesi ya da onun bilimselliğinden söz edilebilmesi için, deneye dayanması ve laboratuvarda test edilebilmesi beklenir. Evrim Teorisi’nin öngördüğü konuların tartışma ve değerlendirilmesi, bilimsel değerle test edilememekte, daha çok felsefi değerlendirme ve yorumlara dayanmaktadır. Delillere değil de ön kabuller üzerine bina edilen düşünce ve yaklaşım tarzı da bilimsel metotlara uygun değildir.

Ernst Mayer, Scientific American dergisinin Temmuz 2000 tarihli sayısına yazdığı bir yazıda şunları söylüyordu:

“Eğitimli hiçbir insan, yalın bir gerçek olduğunu bildiğimiz Evrim Teorisi’nin geçerliliğini artık sorgulamıyor. Aynı şekilde, Darwin’in belli tezleri, yani ‘ortak ata,’ ‘evrimin adım adım gerçekleşmesi’ ve ‘doğal ayıklanma teoremi,’ tamamen doğrulanmış durumdadır”318.

Mayer’in bu görüşünün gerçekleri yansıtmadığını dile getiren Wells şöyle demektedir:

Herhangi bir eğitimli kişiye evrimin yalın bir gerçek olduğunu ve Darwin’in belli tezlerinin tamamen doğrulandığını nereden bildiğimiz sorulduğunda, o kişi şimdiye kadar bilinen ikonları sıralayacaktır. Çoğu biyolog için ikonlar, Darwinci evrimin ispatıdır. Eğer Darwin Teoremi’nin karşı konulmaz bir delili varsa, niçin biyoloji ders kitaplarımız, bilimsel dergiler ve televizyon programları aynı usandırıcı eski mitleri tekrar tekrar gündeme getirmektedirler?

Burada bir model vardır ve bu model bir açıklama gerektirmektedir. Bilim adamlarından beklendiği üzere, teoremlerini delille sürekli test etmek yerine, bazı Darwinciler, teoremlerini öne çıkarmak için biyolojik olguları göz ardı ve örtbas etmekte veya yanlış sunmaktadırlar.

Çoğu biyolog dürüsttür, ispatın doğru sunumu üzerinde ısrar eder ve çok çalışkandır, ama kendi alanının dışına çıkmaya pek cesaret edemez. Evrimin ikonlarına ilişkin gerçek, herkesi olduğu kadar onları da şaşırtacaktır. Bu biyologların çoğu, Darwinci evrime inanır, çünkü ders kitaplarında bunu öğrenmişlerdir.

Bir çok biyolog evrim biyolojisinden uzak alanlarda çalıştığı için, evrimle ilgili problemlerin farkında değildir. Onların evrim hakkında bildiklerinin çoğu, biyoloji ders kitaplarından ve genel olarak halkın izlediği televizyon programları ile gazete makalelerinden öğrendikleri şeylerdir. Ne var ki, ders kitapları ve popüler sunumlar, esasen evrimin ikonlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla pek çok biyolog için ikonlar, evrimin delilidir” 319.

 

Evrimci sansür                                                          

Wells, evrimci biyologların büyük bir baskı unsuru oluşturduklarına, evrimin aleyhinde en ufak bir yazının yayınlanmasına izin vermediklerine, bu sahada her yola başvurduklarına dikkati çekerek şunu belirtir:

“Darwinci evrimin dogmatik savunucuları salt gerçeği saptırıyorlarsa, bu yeterince kötüdür. Ama bu kadarıyla yetinmediler. Onlar şimdi İngilizce konuşulan dünyada biyoloji bilimlerinde hâkimdirler. Ancak, bu hâkim konumlarını kendilerininkinden farklı görüşleri sansürden geçirmek için kullanmaktadırlar.

Dogmatik Darwinciler, zayıf bir yorumu delilin üzerine giydirerek, onu ‘bilim yapmanın tek yolu’ olarak ilan etmektedirler. Bunun üzerine yapılan eleştiriler ‘bilimsel değildir’ etiketiyle yaftalanır. Eleştirenlerin makaleleri, editörlerinin baskın şekilde dogmatik Darwincilerden oluştuğu, önde gelen dergiler tarafından reddedilir. Eleştirenlere devlet kurumları fon ayırmaz. Söz konusu kurumlar büyük önerileri, ortaklaşa inceleme yapmaları için Darwinci dogmatiklere götürür ve sonunda eleştirenler bilimsel camianın tamamen dışına itilirler.

Wells, çok daha vahim bir meseleye de dikkat çekmekte ve Darwinci görüşe karşı sunulan delillerin, gangster çetesine şahitlik edenlerin ortadan kaldırılması gibi, yok edildiğine veya gizlendiğine işaret etmektedir:

Fiiliyatta Darwinci görüşe karşı sunulan deliller ortadan kaldırılır. Gangster çetesine şahitlik edenlerin ortadan kaldırılması gibi veya deliller sadece gayretli bir araştırmacının bulabileceği, uzmanlaşmış yayınlar içinde saklanır. Bazı eleştiri sahipleri susturulur veya karşı deliller gizlenir. Dogmatikler, teoremleriyle ilgili bir tartışmanın olmadığını ve ona karşı hiçbir delilin sunulmadığını ilan ederler. Darwinci ortodoksluğun savunucuları bu taktikleri kullanarak, araştırma ödenekleri, fakülte atamaları ve ortaklaşa inceleme alanlarında Amerika’da tekel kurmayı başarmışlardır.

Darwinci evrimin dogmatik savunucuları, sadece çoğu Amerikan üniversitelerini kontrol etmekle kalmıyorlar, aynı zamanda çoğu halk okulu üzerinde koca bir gücü ellerinde tutuyorlar. Ulusal Bilim Eğitim Merkezi (NCSE), Darwinci evrime karşı sınıf içi eleştirileri engellemek için yerel okullara baskı uygular.

Gerçek şu ki, şaşırtıcı sayıda biyolog, Darwinci evrimin ileri sürdüklerinin bazılarından sessizce kuşku duymakta veya onları reddetmektedir. Ancak en azından Amerika’da onlar ağızlarını kapalı tutmak zorundalar. Aksi hâlde, kınamaya, marjinalleşmeye veya sonunda bilimsel camiadan ihraç edilmeye maruz kalırlar. Bu çok sık olmasa da, böyle bir riskin bulunduğunu herkese hatırlatacak orandadır. Umarım Darwincilerin karşıt görüşlere uyguladıkları sansürün etkisiyle gözleri açılan biyologlardan oluşan ve sayıları giderek artan bir yeraltı camiası oluşur! İzole olmuş muhalifler kaç tane meslektaşının aynı şekilde düşündüğünü fark etmeye başladığında, onların sayıları giderek artacak ve sesleri daha gür çıkmaya başlayacaktır.

Darwinistler, ‘dinî bağnazlık’ korkusunu öne çıkararak tekellerini desteklemekte oldukça başarılı olmuşlardır. Bizlere ‘Darwinizm’in kaçınılmaz olduğu, çünkü ‘onun bizi, bilimin üzerine boğucu bir ortodoksluk dayatabilecek dindar fanatiklerden koruduğu’ söylenir. İronik bir şekilde bu insanlar, bilimi, dinî dogmatizmden, kendi dogmatizmlerini dayatmak suretiyle korumaktadırlar.

“En güvenli ve iyi yaklaşım, biyoloji bilimini gerçek temeline, yani ispata oturtmaktır”320.

Bilim tarihçisi Neal Gillespie, Darwinizm’in felsefi bir doktrin olduğuna dikkati çeker:

“Darwin, yönlendirilmiş evrimi ve tasarlanmış sonuçları, bilimi materyalist bir temele oturtmak istediği için dışarıda bırakmıştı. Darwin’in görüşü temelde deneysel bir çıkarımdan ziyade felsefî bir doktrin olduğu için, onun başarısı, bir dizi kanıttan ziyade düşünceler savaşını kazanmaya bağlıdır”321.

Profesör Dawkins, evrim konusuna bilimsel bir açıdan değil, ideolojik olarak yaklaşmakta ve “Kör Saatçi” adlı kitabında şöyle demektedir:

“Okuru sadece Darwinci dünya görüşünün doğru olduğuna değil, aynı zamanda onun varlığımızın sırrını prensipte çözebilecek, bilinen tek teorem olduğuna da ikna etmek istiyorum. Darwincilik, hayatın kimi yanlarını prensipte açıklamaya yetkin, bilinen tek teoremdir” 322.

Wells, Dawkins’in bu yaklaşımının bilimsel değil, felsefi bir yaklaşım olduğuna dikkati çekerek şöyle der:

Bir teoremin prensipte doğru olduğunu savunmak bilimsel bir çıkarımın değil, felsefî bir yaklaşımın göstergesidir. Bilimsel bir çıkarım, delili gerektirir. Oysa Dawkins’in kendisinin de kabul ettiği gibi, Darwinizm’in doğruluğunu ispat için delile gerek yoktur. Dawkins’in tasarım ve amacı dışarıda bırakması felsefîdir, deneysel değil. Profesör Dawkins, ateizmi açıkça savunabilir. Hatta entelektüel açıdan onun gereğini yerine getirme hakkına da sahiptir. Ama ateizm, bilim değildir. Felsefî görüşlere sahip olmanın yanlış bir yanı yoktur. Herkesin doğru veya yanlış felsefî bir görüşü vardır. Ancak halk eğitiminde, felsefenin açıkça tanımlanması ve ‘bilim’ kisvesi altında sunulmaması gerekir.

Gördüğümüz gibi, evrimin tasarlanmamış olduğunu ve bunun sonucu olarak insan varlığının salt bir tesadüf olduğunu savunan doktrin, deneysel bilimden ziyade materyalist felsefeden kaynaklanmaktadır.

Biyoloji öğrencilerine materyalist felsefe, ‘deneysel bilim’ kisvesi altında verilmektedir. Nitekim Miller ve Levine’nin yüksekokul ders kitabı ‘Biology,’ öğrencilerine; ‘Evrimin tesadüfî olduğu ve tasarlanmamış bulunduğu’nu akıllarından çıkarmamaları gerektiği tavsiyesini  yapar323.

Paleontoloğ Kevin Padian, bilimin, hipotezleri delille test etmeyi öngördüğüne dikkati çeker ve şöyle der:

“Eğer bir görüşü test edemiyorsak, onun yanlış olması gerekmez, ancak o bilimsel değildir” 324.

 

 Prof.Dr. Adem Tatlı

 

Kaynaklar:

236. Behe, a.g.e.s.28-31.
217. Wells, J. Icons of Evolution, Science or Myth? Çev. Orhan Düz. Evrimin İkonları, Bilim Mi Mit Mi? Gelenek yayıncılık. Kurtiş Matbaası, İstanbul, s. 207, 209, 2003.
238. Behe, a.g.e.s. 67-75.
239. Cavalier-Simith, T. The Evolutionary Origin and Phylogeny of Microtubules, Mitotic Spindles and Eukaryote Flogella. Biyosystems, 1978,10, 93-114.
240. Szathmary, E. Early Evolution of Microtubules and Undulipodia. Biyosystems, 1987,  20,115-131.
241. Bermudes, D., Margulis, L. Ve  Tzertinis, G. Prokaryotic Origin Undulipodia. Annals of the New York Academy of Science, 1986, 503,187-197.
242. Behe, a.g.e.s.76.
244. Margulis, L. Protoctists and Polyphyly: Comment on The Number of Symbiotic by T. Cavalier-Simith, Biyosystems, 1992,
28,107-108.
245. Schuster, S.C. and Khan, S. The Bacterial Flagellar Motor. Annual Review of Biophysics and Biomolecular Structure, 1994, 23, 509-539.
246. Caplan, S. R. and Kara-Ivanov, M. The Bacterial Flogellar Motor. International Review of Cytology, 1993, 147, 97-164.
247. Behe, a.g.e.s.77-80.
248. Behe a.g.e.s.79-80.
249. Halkier, T. Mechanisms in Blood Coagulation, Fibrinolysis and the Complement  System. Cambridge University Press, Cambridge, İngiltere, 1991.
250. Behe, a.g.e.s.85-103.
251. Doolittle, R. F. The Evolution of Vertebrate  Blood Coagulation: Acase of Yin and Yuang, Thrombosis and Haemostasis, 1993, 70, 24-28.
252. Behe a.g.e.s.99-102.
253. Behe, a.g.e.s.107-113.
255. Behe, a.g.e.s.119-120.
256. Alberts, B., Bray, D., Lewis, J., Raff, M., Roberts, K. and Watson, F. D. Moleculer Biology of the Cell. 3. baskı, Granland Publishing, New York, 1994, s.556-557.
259. Behe, a.g.e.s.121.
260. Behe a.g.e.s.136-139.
261. Bartl, S., Baltimore, D. and Weismann, I. L. Moleculer Evolution of the Vertebrate Immune System. Proceedings of the National Academy of Sciences, 1994, 91, 10769-10770.
262. Behe, a.g.e.s.135-142.
263. Farries, T. C. and Atkinson, J.P. Evolution of the Complement System. Ummunology Today, 1991, 12,295-300.
264. Dupasquier, L. Origin and Evolution of the Vertebrate Immune system. Apmis, 1992, 100,383-392.
265. Steward, J. The Premordial VRM System and the Evolution of Vertebrate Immunity.R.G.Landes Co., Austin. 1994.
266. Behe, a.g.e.s.143.
267. Behe, a.g.e.s.153-154.
268. Creighton, T. Proteins: Structure and Moleculer Properties. W.H. Freeman and Co., New York, 1993, s.131.
269. Alberts, B., Bray, D., Lewıs, J., Raff, M., Roberts, K. and Watson, F. D. a.g.e. s.14.
270. Behe, a.g.e.s. 154-160.
271. Horowitz, N.H. On the Evolution of Biochemical Syntheses. Proceedings of the National Academy of Science, 1945, 31,153-157.
272. Kauffman, S. The Origin of Order. Oxford Univetsity Press, New York, 1993, s.344.
273. Smith, J. M. Life at the Edge of Coas? New York Review  2 Mart, 1995, s.28-30.
274. Behe, a.g.e.s.169-172.
275. Dose, K. The Origin of Life: More Questions than Answers. Interdisciplinary Science Reviews, 1988, 13,348.
276. Joyce, G. F. and Orgel, L. E. Prospects for Understanding the Origin of the RNA World. The RNA World, ed. R.F. Gesteland and J.F.Atkins, Cold Spring Harbor Laboratory Press, Cold Spring Harbor, NY, 1993, s. 19.
277. Cambell, J. A. The Comic Frame and the Rhetoric of Science: Epistemology and Ethics in Darwin’s Origin”, Rhetoric Society Quarterly, 1994, 24, 27-50.
278. Nguyen, T. and  Speed, T. P. A Derivation of All Linear Invariants for a Nonbalanced Transversion Model, Journal of Moleculer Evolution, 1992, 35, 60-76.
283. Wagner, A, Deyckere, F., Mcmorrow, T. and Gannon , F. Tail to Tail Orientation of the Atlantic Salmon Alpha and Beta Globin Genes. Journal of Moleculer Evolution, 1994, 38, 28-35.
284. Behe, a.g.e.s.181-183.
285. Kımura, M. The Neutral Theory of Evolution. Cambridge University Press, New York. 1983.
286. Kauffman, S. A. The Origins of Order: Self-Organization and Selection in Evolution. Oxford University Pres, New York. 1993.
287. Selander, R. K., Clark, A. G. & Whitman, T. S. Evolution at the Moleculer Level. Sinauer Associates, Sunderland, MA. 1991.
288. Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology., Cilt 52, Evolution of Catalytic Function, Cold Spring Harbor Laboratory Pres, Cold Spring Harbor, NY. 1987.
289. Lehninger, A. L. Biochemistry. Wort Publishers, New York, 1970, s.17.
290. Lehninger, A. L. Nelson, D.L. & Cox, M.M. Principles of Biochemistry. 2. baskı, Worth Publishers, New York, 1993, s. 244.
291. Conn, E,E. Stumpf, P. K., Bruening, G. & Doi, R.H. Outlines of Biochemistry, 5. baskı, John Wiley & Sons, New York, 1987, s.4.
292. Voet, D. & Voet, J. G. Biochemistry. 2. baskı John Wiley & Sons, New York, 1995, s.19.
293. Behe, a.g.e.s.183-184.
294. Behe a.g.e.s. 207.
295. Dawkins, R. River Out of Eden. Basic Boks. New York, 1995, s.17-18.
296. Behe, a.g.e.s. 196-206.
297. Paley, W. Naturel Theology. American Tract Society, New York, s.9-10.
298. Barrow, J.D. & Ipler, F. J. The Anthropic Cosmological Principle, Oxoford University Press, New York, 1986, s. 36.
299. Barrow, a.g.e. s.36.
300. Dawkins, R. The Blind Watchmaker. W.W.Norton, London, 1985, s.5.
301. Sober, E. Philosophy of Biology. Westview Press, Boulder, Co., 1993, s.34.
303. Shapiro,. Origins: A Skeptic’s Guide to the Creation of Life on Earth. Summit Books, New York, 1986, s.179-180.
304. Miller, K. R. Life’s Grand Design. Technology Review, Şubat/Mart, 1994, s.29-30.
305. Behe, a.g.e.s. 222-224.
307. Futuyma, D. Science on Trial. Pantheon Books, New York, 1982. s.207.
309. Gould, S. J. The Panda’s Thumb. W.W. Norton, New York. 1980.
310. Behe, a.g.e.s. 22-228.
311. Behe, a.g.e.s. 229-230.
312. Shapiro, R. Origins: A Skeptic’s Guide to Creation of Life on Earth. Summit Books, New York, 1986, s.130.
313. Dawkins, R. New York Times, Nisan 9, 1986, s.34.
314. Maddox, J. Defending Science Against Anti-Science. Nature, 1994, 368, 185.
315. Dennett, D. Darwin’s Dangerous Idea. Simon & Schuster, New York, 1995, s. 515-516.
316. Dawkins, a.g.e.s.6.
317.  Behe, a.g.e.s. 231-250.
318. Mayer, E. Darwin’s Influence on Modern Thougth. Scientific American 283, s. 79-83, 2000.
319. Wells, J. A.g.e. s. 22-23, 212.
320. Wells, J. A.g.e. s. 216-218, 220, 225.
321. Gillespie, N.C. Charles Darwin and the problem of Creation. Chicago: The Univerfsity of Chicago Press, 1979.
322. Dawkins, R.The Blind Watchmaker. New York: W.W. Norton, s. x, 1,5, 6, 287, 1986.
323. Wells, J. A.g.e. s. 189-192.
324. Padian, K. Methods and Standards of Evidence.Why the Bird-Dinosaur Controversy is Dead. Publications in Paleontology. No: 2, Graves Museum of Archaeology and Natural History. Dania Beach, FL, Nisan 7-8, s. 21, 2000.

 

Paylaşma linkleri