Cevap: 

Değerli Kardeşimiz
 

Risale-i Nur kâinata Kur’an’ın ve İslâm’ın gözüyle bakar, onu bir kitap olarak mütaala eder. “Kâinat kitabı” der. Kâinata kâinat namına bakmaz, onun sahibi ve yaratıcısı adına bakar. Yani, mana-yı ismiyle değil, mana-yı harfiyle bakar.

Ne güzel” yerine “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette yaratcısının cemaline delâlet ediyor” der.

Mesela, gayet güzel ve sanatkarane yazılmış bir Kur’an’ı Darwin ve Dekart gibi dinsiz felsefe taraftarlarına verip; “Bunu inceleyip bunun hakkında bir rapor yazın” deseniz, onlar bunun tezyinatından, nasıl sanatkarane süslenmiş olduğundan bahsedecekler, Kur’an’ı okumasını bilmediklerinden manasına hiç temas etmeyeceklerdir.

Halbuki iman gözlüğü ile bakan bir Müslüman Kur’an’ın tezyinatının yanında, esas onun ifade ettiği manalara, insanlara getirdiği mesajlara yer verecektir1.

İşte Risale-i Nur kâinata bu gözle bakıyor, bu varlıkların niçin yaratıldıklarını, görevlerinin ne olduğunu, insanın sorumluluk ve vazifelerinin neler olduğunu, hem Kur’an’dan ve hem de kâinat kitabından okuyor.

Bediüzzaman bu konuda şöyle der:

Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada, yalnız icmalen işaret edilecektir. Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar'dır. Şöyle ki:

Cenab-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinata mânâ-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatâdır2.

Darwin ve Dekart gibi felsefeciler kâinata mana-yı ismiyle, yani tabiat ve tesadüf namıyla bakarlar. Her şeyi tesadüf ve tabiata verirler. Bir yaratıcıyı devreden çıkarırlar. Onlara göre insan da tesadüfen ortaya çıkmıştır. İnsanı tüysüz bir hayvan olarak tanımlarlar .İnsanın gayesi ve hedefini sadece dünya hayatı olarak tarif ederler. İnsan hayvan gibi yiyip, içecek ve hayvanı isteklerini yerine getirecek, ondan sonra da ölümle yok olup gidecektir. Onlara gör hayat bir mücadeleden ibarettir. Kuvvetli olanlar yaşar, zayıflar ölür. İşte onların felsefelerinin esası budur.

Bedüizzaman ise, hiçbir canlının kendine malik olmadığı, kâinatta yardımlaşma düsturunun esas olduğunu, gıdaların hücrelerin yardımına, bitkilerin hayvanların imdadına, hayvanlar insanların yardımına koşturulduğunu nazara verir. Bunların mücadele değil, yardımlaşma düsturunun esas olduğuna dikkati çeker.Varlıklar içerisinde en şuurlu, akıllı ve iktidar sahibi insanın bile iktidarıyla yaptığı yeme ve içmede, yüzden birisinin bile kendi iktidarında olmadığını nazara verir ve şöyle der:

“(Dinsiz felsefe için ) Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: ‘En büyük melekten en küçük semeğe (balığa) kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekasını temin etmektir’ diyorsun. Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle (yardımlaşma ile), nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal (Mücadele) zannedip, "Hayat bir cidaldir" diye, ahmakane hükmetmişsin.

Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden (yardımlaşma düsturundan) olan, zerrât-ı taâmiyenin (yenen besinlerdeki elementlerin) kemâl-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür (Allah’ın emriyle bir yardımlaşmadır).

Hem çürük bir esasın, ‘Herşey kendi nefsine mâliktir’ diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına kat'î bir delil şudur ki: Esbabın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş iradelisi, insandır. Halbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir ef'âl-i ihtiyariyesinden yüz cüz'ünden onun dest-i ihtiyarına verilen ve daire-i iktidarına giren, yalnız meşkûk tek bir cüzdür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz'ünden bir cüz'üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir?

Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakikî tasarruftan ve temellükten eli bağlanmış bulunsa, ‘Sair hayvânat ve cemâdat (Diğer hayvanlar ve cansızlar) kendi kendine mâliktir’ diyen, hayvandan daha ziyade hayvan ve cemâdattan (cansızlardan) daha ziyade câmid (cansız) ve şuursuz olduğunu ispat eder”3.

Bediüzzaman, Allah’a imanla insanın, kâinatın en kıymetli meyvesi, mahlukatın en mükemmeli ve canlıların en bahtiyarı ve mes’udu ve Allah’ın muhatabı ve dostu olabileceğini nazara verir. Eğer tek Allah’a iman etmezse, o zaman insanın mahluklatın en kederlisi ve en bedbahtı, hayvaların en çaresizi, en azaplı ve hüzün ve gamlısı olacağına dikkati çeker. Çünkü insanın bütün arzu ve duyguları sonsuzdur. İnsan sonsuzluk hayatını ve ahireti istemektedir. İnsanın bu sonsuz istek, arzuları ve duygularının, ancak sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi Cenab-ı Hak tarafından yerine getirilebileceğini belirtir ve şöyle der:

Evet, sırr-ı vahdetle (Allah’ın birliğini kabul etmekle) insan, bütün mahlûkat içinde büyük bir kemal sahibi ve kâinatın en kıymettar meyvesi ve mahlûkatın en nazenini ve en mükemmeli ve zîhayatın en bahtiyarı ve en mes'udu ve Hâlik-ı Âlemin muhatabı ve dostu olabilir. Hattâ bütün kemâlât-ı insaniye ve beşerin bütün ulvî maksatları tevhidle (Allah’ı bir bilmeye) bağlıdır ve sırr-ı vahdetle (Allah’ın birliğini kabul sırrıyla) vücut bulur. Yoksa, eğer vahdet olmazsa (Allah’ı tanımazsa), insan mahlûkatın en bedbahtı ve mevcudatın en süflîsi ve hayvanatın en biçaresi ve zîşuurun (şuur sahiplerinin) en hüzünlüsü ve azaplısı ve gamlısı olur. Çünkü, insan nihayetsiz bir aczi ve nihayetsiz düşmanları ve hadsiz bir fakrı ve hadsiz ihtiyaçları bulunmakla beraber, mahiyeti öyle çok ve mütenevvi âlâtla (çok çeşitli alet duygularla)ve hissiyatla teçhiz edilmiş ki, yüz bin çeşit elemleri hisseder ve yüz binler tarzlarda lezzetleri zevk ederek ister. Ve öyle maksatları ve arzuları var ki, bütün kâinata birden hükmü geçmeyen bir zat o arzuları yerine getiremez.

Meselâ, insanda gayet şedit bir arzu-yu beka (insanda şiddetli bir ebedî yaşama arzusu) var. İnsanın bu maksadını öyle bir zat verebilir ki, bütün kâinatı bir saray hükmünde tasarruf eder. Bir odanın kapısını kapayıp, diğer bir menzilin kapısını açmak gibi kolay bir surette dünya kapısını kapayıp âhiret kapısını açabilsin. Beşerin bu arzu-yu beka (insanlığın bu ebedî yaşama arzusu) gibi ebed tarafına uzanmış ve aktar-ı âleme (âlemin her tarafına ) yayılmış binler menfî ve müsbet arzular var ki, onları vermekle beşerin iki dehşetli yaraları olan aczini ve fakrını tedavi eden zat ise, ancak sırr-ı vahdetle (Allah’ın birliğini kabul etmekle) bütün kâinatı kabzasında tutan Zât-ı Ehad olabilir.

Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüz'î matlapları ve ruhunun bekasına ve saadetine medar öyle büyük ve muhit ve küllî maksatları var ki, onları öyle bir zat verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayt kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez gayet mahfî (gizli) seslerini işitir, cevapsız bırakmaz.

Hem, semavat ve arzı (gök ve yeri), iki mutî nefer (emre uyan iki asker ) gibi emrine musahhar ederek küllî hizmetlerde çalıştıracak derecede muktedir olabilsin. Hem insanın bütün cihazatları ve hissiyatları, sırr-ı vahdetle gayet yüksek bir kıymet alırlar ve şirk ve küfür ile gayet derecede sukut ederler (çok aşağı dereceye düşerler). Meselâ; insanın en kıymettar cihazı akıldır. Eğer sırr-ı tevhidle olsa (Allah’a inansa), o akıl, hem İlâhî, kudsî defineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı olur. Eğer şirk ve küfre düşse, o akıl, o halde geçmiş zamanın elîm hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşî korkularını insanın başına toplattıran meş'um (kötü) ve sebeb-i tâciz bir âlet-i belâ (insanı devamlı taciz eden bir bela aleti) olur.

Hem meselâ: İnsanın en lâtif ve şirin bir seciyesi olan şefkat, eğer sırr-ı tevhid onun yardımına yetişmezse, öyle müthiş bir hırkat, bir firkat, bir rikkat, bir musibet olur ki, insanı en bedbaht bir dereceye indirir. Tek bir güzel yavrusunu ebedî kaybeden bir gafil valide, bu hırkati tam hisseder.

Hem meselâ: İnsanın en lezzetli ve tatlı ve kıymetli hissi olan muhabbet, eğer sırr-ı tevhid yardım etse, bu küçücük insanı, kâinat kadar büyüttürür ve genişlik verir ve mahlûkata nazenin bir sultan yapar. Eğer şirk ve küfre düşse-el'iyâzû billah!-öyle bir musibet olur ki, mütemadiyen zeval ve fenâda (devamlı yokluk karanlıklarında) mahvolan hadsiz mahbuplarının ebedî firaklarıyla (sevdiklerinin daimi ayrılıklarıyla) biçare kalb-i insanîyi her dakika parça parça eder. Fakat, gaflet veren lehviyatlar (kadınlı erkekli haram eğlenceler), muvakkaten (geçici olarak) iptal-i his nev'inden (hisleri iptal gibi) zahiren hissettirmiyor.

İşte, bu üç misale yüzer cihazat ve hissiyat-ı beşeriyeyi kıyas etsen, vahdet, tevhid ne derece kemâlât-ı insaniyeye medar olduğunu anlarsın4.

Bediüzzaman, Allah’a imanı bir nur olarak tarif eder ve o iman nurunun insanın kendi iç âlemini aydınlatığını, insanın iman nuru ile kıymet aldığını, küfrün, yani Allah’ı inkarın ise, o nuru söndürdüğünü, insanı elmas seviyesinden kömür derecesine indirdiğine dikkati çeker ve şöyle ifade eder:

İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne (Cennetin en yüksek yerine) çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür (Küfür karanlığı, yani Allah’ı inkar) ile esfel-i sâfilîne (Cehennemin en derin yerine) düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor (İnsanı Allah’a bağlıyor). İman bir intisaptır (Bağdır). Öyleyse, insan, iman ile insanda tezahür eden (imanla ortaya çıkan) san'at-ı İlâhiye 8Allah’ın sanatı) ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye (Allah’ın isimlerinin ve nakışlarının tecellisi) itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat eder (Allah’ı inkar, Allah’la olan bağı keser). O kat'dan (kesilmekten), san'at-ı Rabbâniye (Allah’ın sanatı) gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile (geçici ve kaybolucu), hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî (geçici bir hayvan hayatı) olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san'atıdır. Ve en nazik ve nazenin bir mucize-i kudretidir (kudret mucizesidir) ki, insanı bütün esmâsının cilvesine mazhar (bütün isimlerine ayna) ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musaggar suretinde (Allah insanı kâinatın küçük bir numunesi olarak) yaratmıştır.

Eğer nur-u iman (iman nuru), içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü'min, şuurla okur ve o intisapla okutur. Yani, ‘Sâni-i Zülcelâlin masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım’ gibi mânâlarla, insandaki san'at-ı Rabbâniye tezahür eder (Allah’ın sanatı ortaya çıkar).

Demek, Sâniine intisaptan (Allah’a bağlanmaktan) ibaret olan iman, insandaki bütün âsâr-ı san'atı izhar eder (bütün güzel sanat eserlerini gösterir). İnsanın kıymeti, o san'at-ı Rabbâniyeye (Allah’ın sanatına) göre olur; ve âyine-i Samedâniye itibarıyladır (insanın kıymeti, Allah’ın isimlerine ne kadar ayna olmuşsa o kadardır). O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlâhî (Allah’a muhatap) ve Cennete lâyık bir misafir-i Rabbânî (Allah’ın misafiri) olur.

Eğer kat-ı intisaptan ibaret olan küfür (Allah’la olan bağı kesen küfür), insanın içine girse, o vakit bütün o mânidar nukuş-u esmâ-i İlâhiye (Allah’ın çok güzel ve manalı olan isimleri) karanlığa düşer, okunmaz. Zira, Sâni (yaratıcı) unutulsa, Sânie müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmaz, adeta başaşağı düşer. O mânidar âli san'atların (çok yüksek ve kıymetli sanatların) ve mânevî âli nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut (değerinden aşağıya düşer) eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvânâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder (çürür), gider. İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi (insanın aslını ve mahiyetini) yıkar, elmastan kömüre kalb eder (çevirir)”.

Bediüzzama, Allah’a imanın insanın iç dünyasını aydınlatığı gibi, kâinatını da aydınlattığını, eşyanın mahiyetini bildirdiğini belirtir:

İman nasıl ki bir nurdur; insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubât-ı Samedâniyeyi (Allah’ın isimlerini) okutturuyor. Öyle de, kâinatı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mazi (geçmişi) ve müstakbeli (geleceği), zulümattan (karanlıktan) kurtarıyor5.

Bediüzzaman, dinsiz felsefenin her şeyi çirkin ve korkunç gösterdiğini, imanın ise, insanın geçmişini ve geleceğini, yani her şeyi güzel gösteren nurani bir gözlük olduğunu nazara verir.

Felsefe her şeyi çirkin , korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, her şeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nurani bir gözlüktür.

Sağ cihete (geçmiş zamana) felsefe gözlüğü ile bakıldığı zaman; mazi ülkesinin kıyameti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç, büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük dehşete , vahşete, me’yusiyete (üzüntüye) maruz kaldığında şüphe yoktur.

Fakat iman gözlüğü ile o cihete bakıldığı zaman; hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebatı, sakinleri, daha güzel, nurani bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler ve çukurlar da; nurani bir âleme girmek için kazılan yer altı tünelleri şeklinde telakki edilecektir. Demek, imanın insanlara verdiği sürur, ferahlık, itminan, inşirah binlerce ‘Elhamdüllilah’ dedirten bir ni’mettir.

Sol cihete, yani gelecek zamana felsefe gözlüğü ile bakıldığı zaman; bizleri çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek, zulümatlı, korkunç, büyük bir kabir şeklinde görünecektir.

Fakat iman gözlüğü ile bakılırsa,; Cenab-ı Hakk’ın , Halık, Rahman, Rahim’in insanlara izhar ettiği (hazırladığı) çeşit çeşit, nefis, leziz me’külat (yiyecek) ve meşrubata (içeceklere) zarf olan bir maide (sofra) ve bir sofra-i Rahmani (Allah’ın sofrası) şeklinde görünecektir. Ve binlerce ‘Elhamdüllillah’ okutturarak tekrar ettirecektir6.

İşte Allah’ı tanımayan felsefe, insanın hem geçmişini ve hem de geleceğini büyük bir kabir süretinde göstermektedir. Böyle iki kabir arasında kalan insan dünyadan zevk alabilir mi? Deme ki, imansız bir kimse, daha dünyada cehennem hayatı yaşamaktadır.

Halbuki Allah’a inanan bir kimse için ölüm, bu âlemden daha nurani, daha güzel ve ebedi bir aleme geçiş kapısıdır. Bu cihetiyle inanan bir kimse daha dünyada iken cennet hayatı yaşamaktadır.

Bediüzzaman, Eflatun ve Aristo gibi felsefecilerin kâinatın yapısını ve insanın bu âlemdeki görevini ve yaratılış gayesini, tekrar dirilmenin gerekliliğini ve mahiyetini tam ortaya koyamadıklarını ve dolayısıyla tabiat bataklığında boğulduklarını belirtir. Onların boğuldukları bu konuların, kendisinin ayağını bile ıslatmadığını belirterek şöyle der:

Eğer desen: ‘Sen necisin, bu meşahire (meşhurlara) karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibi olup da kartalların uçmalarına karışıyorsun?’ Ben de derim ki: Kur'ân gibi bir üstad-ı ezeliyem varken, dalâlet-âlûd felsefenin ve evham-âlûd aklın şakirtleri olan o kartallara, hakikat ve marifet yolunda sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbur değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstadı dahi benim üstadımdan bin defa daha aşağıdır. Üstadımın himmetiyle, onları gark eden(boğan) madde ayağımı da ıslatamadı. Evet, büyük bir padişahın, onun kanununu ve evâmirini hâmil küçük bir neferi, küçük bir şahın büyük bir müşirinden daha büyük işler görebilir7.

İşte İslâm’ın düşünce tarzı, elsefesi ve hayata bakışı budur. Bediüzzaman da onu dile getirmektedir.


 


 

 

 

 

1Bediüzzaman Said Nursi. Sözler. rnk Neşriyat, İstanbul, s. 143-145, 2013.

 

2Bediüzzaman Said Nursi. Mesnevî-i Nuriye, Envar Neşriyat, İstanbul, s. 51, 1988.

 

3Bediüzzaman Said Nursi. Lem’alar, rnk Neşriyat, İstanbul, s, 130-131, 2009.

 

4 Bediüzzaman Said Nursi. Şualar. Sözler Neşriyat, İstanbul, s. 14-15, 2004.

 

5 Bediüzzaman Said Nursi. Sözler, rnk Neşriyat, İstanbul, s.337-338, 2013.

 

6 Bediüzzaman Said Nursi. İman ve Küfür muvazeneleri, rnk Neşriyat, s. 189-190, 2008.

 

7 Bediüzzaman Said Nursi. Sözler, rnk Neşriyat, İstanbul, s.590-591, 2013.

 

 

Paylaşma linkleri