Hayvanlar âlemine baktığımızda, canlıların enteresan plânlara dayalı farklılıklar yanında, çok sayıda benzer özelliğe de sahip olduğunu görürüz. Bu benzerliklerin bazıları o kadar dikkat çekicidir ki, bakış açısı iyi ayarlanamazsa; “Bunların ortak bir sebepten (veya atadan) kaynaklanmış olması gerekir.” düşüncesi ağır basmaya başlar. Burada anahtar soru; bu sebebin niteliğinin ne olduğudur. Bütün canlılar dünyasını ihâta edebilecek kadar küllî ve şümullü olan bu ortak sebep, ortak plân nasıl bir şeydir veya ortak atadan kaynaklanma nasıl olmaktadır? Küllî (bütüncül) bir ilim ve icraat kudreti olmadığı takdirde, bakterilerden dev balinalara kadar bütün canlıların her şeyi üzerinde eksiksiz bir tasarruf mümkün olamaz. Böyle bir Yaratıcı kabul edilmediği takdirde, biyoloji dünyasına ait benzerliklerin izahı için ortaya sadece “ortak atadan kendi kendine türeme” dışında bir alternatif kalmamaktadır. Bu yüzden küllî bir ilim ve kudret Sahibi’nin takdiri ve yaratması denilmezse, otomatik olarak materyalistik evrim teorisine bağlı ortak atadan türemeyi zımnen kabul ediyoruz demektir. Ancak, kudreti ve ilmi sonsuz bir Yaratıcı bir kere bile, sadece ilk sebep olarak kabul edilse, ortak atadan türeme düşüncesi artık materyalist alt yapısını kaybetmiş olur.

Peki, bu durumda, her şeye ilmi ve kudreti yeten bir Yaratıcı gerçeği ile ortak atadan kaynaklanan bir yaratma süreci birlikte düşünülebilir mi?

Gözlem ve deneyimlerimizdeki birçok nesne veya varlık, benzerlikler paylaşmalarına rağmen, onları ortak bir ataya bağlayan bir evrim süreci ile ortaya çıkmamıştır. İnsanların yaptığı ürünleri düşünelim: uçaklar, gemiler, arabalar, sanat şaheserleri, tablolar, heykeller.. veya bunları yapmak için kullandığı çeşitli el âletlerini düşünelim: keser, testere, çekiç, tornavida… İnsan ürünü bütün bu eserleri birbirine bağlayan şey; onların ortak bir plân ve projeden veya kasıtlı tercihte bulunan zekâdan kaynaklanmış olmalarıdır. Üretim faaliyetlerimizden biliriz ki, insanlar bir şeyi zihinlerinde tasarlarken (meselâ; bir otomobil), önce temel kavramlarla işe başlarlar; daha sonra bu temel dayanak veya düsturları, farklı neticelere adapte ederler.

İnsan zihni, tasarladığı ürün ve eserlere ait kavramları ve yapı özelliklerini en baştan bulup uygulamaz; basit bir şekilde işe başlar, ortaya çıkan neticelerden hareket ederek değerlendirmeler yapar ve yeni tasarruflarda bulunur. Yuvarlanan bir ağaç kütüğünün dönme prensibini anlama, sürtünmenin tesirini araştırma, ağırlık, kuvvet ve enerji hakkında elde edilen bilgiler ile başlayan süreç bugün son model bir otomobil olarak karşımızdadır. Otomobillerde kullanılan temel fizikî prensipler üç aşağı beş yukarı hepsinde aynıdır; fakat yüzlerce otomobil modelinin her biri farklı tip ve şekillere, farklı güç ve özelliklere sahiptir. Hiçbiri diğerinden kendi kendisine değişiklikler, ilâveler veya çıkarmalar yaparak türememiştir.

Yaratılış ve materyalistik evrim teorileri, canlı varlıkların neden benzer özellikler taşıdığına dâir birer açıklama teklif etmektedir. Bunların her ikisi de, benzerlikleri açıklayabilme kabiliyetine sahip olduğu için, sadece benzerliklerin varlığı bütünüyle herhangi bir iddiayı destekleyen veya ona karşı olan bir delil teşkil etmez. Ancak, düşünülmesi gereken bir şey daha vardır; o da, benzerliklerin değişken ve kararsız olan mozaik veya yamalı yapısıdır. Keseli hayvanların kendilerine has orijinal yapılarını hatırlayalım. Darwin teorisine göre, kurtlar, kediler, sincaplar, karıncayiyenler, köstebekler ve fareler gibi daha birçok memelide ortaya çıkan anatomik yapıların hepsi, iki kere evrimleşmiştir. Bir kere plâsentalı memeli olarak evrimleşen hayvanlar, bundan tamamen bağımsız olarak bir kere de keseli memeli olarak nasıl evrimleşmiştir. Tesadüfî varyasyonlar ve tabiî seleksiyon gibi yönlendirilmemiş, sınırları belirlenmemiş süreçler, birbirinden oldukça ayrı organizmalarda aynı özellikleri nasıl ortaya çıkarabilir? Aynı şekilde uçma problemini de ele alabiliriz. Güçlü bir uçuş kabiliyeti; vücudun her organına tesir edecek, solunumdan, dolaşıma, iskelet yapısından deri yapısına kadar her şeyde uygun tadilât ve reorganizasyon gerektiren son derece kompleks adaptasyon süreçlerini gerektirir. Ancak, Darwinciler, uçmanın bir değil, kuşlarda, böceklerde, memelilerde (yarasalar) ve pterosaurlarda (nesli tükenmiş uçan sürüngenlerde) olmak üzere birbirinden bağımsız şekilde dört kere evrimleştiğini iddia etmektedir. Farklı bir teknikle planör gibi uçan balık, kurbağa ve kertenkeleleri de dâhil edersek, bunu yediye çıkarabiliriz.
Yukarıdaki örneklerde sözü edilen benzerlikler, evrimci (filogenetik) bir süreçle orijinlenen basit dallanma yapısında değildir. Zikredilen veya gözlenen bu benzerlikler, kompleks mozaik yahut modüler bir yapıda (küçük birimleri birleştiren) ortaya çıkar. Biyolojik açıdan önemli blok parçalarının, çeşitli tarzlarda bir araya getirildiğini gözlemleriz, bu bir bilgisayar programındaki alt programlardan farklı değildir. Farklı organizmaların genetik programları, geniş bir altprogramlar kütüphanesinden dikkatlice seçilmiş ve hiyerarşik olarak organize edilmiş altprogramlar koleksiyonu olarak görülebilir. Başka bir deyişle, canlı varlıklar arasındaki benzerlikler, kompleks elektronik bir devre kartına takılabilen önceden bir araya getirilmiş parçalar gibidir.
Organizmanın havada, karada veya suda ihtiyaç duyduğu parçalar, belirli bir fonksiyona göre değişim gösterebilir. Organizmalar bu tarz biyolojik birim veya âlet setlerinden bir araya getirilmiş bir mozaiktir. Buradan bir benzetme örneği çıkarırsak: Bir gemi motoru ile araba motoru dinamik prensipler açısından birbirine benzer, her ikisi de bir döndürme gücü üretir. Fakat araba motoru dört tekerleği çevirir ve karada yol almaya yarar. Gemi motoru ise uzun bir uskuru ve buna bağlı pervaneyi çevirir ve su içinde itme gücü hâsıl eder. Geminin pervanesini arabaya takamayacağımız gibi, arabanın tekerleklerini de gemiye takıp denizde yol alamayız. Havada uçmak için takılmış kanatları arabaya takarsak işe yaramaz, geminin arkasına takılan pervaneyi de uçağa takamayız. Uçağın pervanesi önden takılır ve gemilerdekinin aksine itme değil, çekme gücü üretir. Bu misâli alabildiğine genişletip uyguladığımızda, her hayvanın bütün parçalarının birbirini destekleyecek ve tamamlayacak şekilde yüzlerce parça veya küçük birimden derlenmiş özel bir bilgisayar veya bunun elektronik devreleri gibi görebiliriz.

Hayvanların sadece hiyerarşik olarak organize edilmiş ve birbirine bağımlı kılınmış modüler birimlerden yapıldığını söylemek, bütün her şeyin izah edilmesi demek değildir. Plân ve organizasyonun İlâhî icraata perde olmaları yanında, değişen şartlara ve gelecek nesillerin ihtiyaçlarını da karşılayacak tarzda her ân kontrol edilmeleri de gerekir. Sonsuz Kudret dilediği takdirde biyolojik birimleri, yeniden düzenleyebilir, değiştirebilir veya yok edebilir. Biyolojik sistemlerde bir kere bu tarz değişmeler yaratıldığı takdirde, yine aynı düzenlenmenin bir parçası olarak değişmenin motor dinamiğine perde yapılmış, tabiî seleksiyonun işletilmesiyle bu yeni düzenlenmiş biyolojik sistemlerin bir kısmı “İlâhî seleksiyon” veya “kaderin seçimi” ile ayıklanır. Ömrünü tamamlayarak hayat sahnesinden çekilenler tarihe mâl edilirken, bir kısmının da bu değişmeleri üreme yolu ile hayatta kalan gelecek nesillerine aktarılır; ancak önceden yaşamışların birçok parçalarının benzerleri, hâlen yaşayanlarda sergilenmeye devam eder. Bütün bu seçimler, nesillere aktarmalar ve yeni biyolojik formlar şeklinde kendini gösteren organlar ve sistemler manzumesi olan her bir canlı sanat eseri, açık bir şekilde Sânî-i Hakîm’i gösterirken, ortak atadan kendi kendine üreyen ve dallanan canlı sistemlerin mantık açısından ortaya çıkmaları mümkün değildir. Ancak ortak ata iddiasının en küçük taksonomik birim olan “tür” kavramı içinde işlediğini görmek mümkündür. Bütün insanların ortak bir atası, bütün kedilerin, atların, serçelerin, kargaların, zürafaların vs. bütün canlı türlerinin orijinal dizayn edilmiş ortak atalarından yaratılması, İlâhî icraata perde olan biyolojik mekanizmalarla gayet güzel izah edilebilir.

İlâhî yaratılış ile materyalistik evrim arasında seçim yaparken yukarıdaki mantık çelişkileri genellikle göz ardı edilir; bu sebeple birçok insan bu benzerlik ve ortak ata senaryosuna kolaylıkla kayabilir. Materyalistik evrim aslında tek başına ortak atayı da izah edemez; çünkü temel anlayışı ve dünya görüşü gereği bu evrim süreci içerisindeki her türlü aklî, şuurlu ve ölçülü reel işleyişler reddedilir. Bunun aksine, İlâhî seçime bağlanmış biyolojik yaratılmanın bir realite olduğu, bilim geliştikçe ve ortaya çıkan hakikatlerin sanatlı mucizeler olduğu görüldükçe daha iyi anlaşılmaktadır.

Burada ucu açık bir soru sorulabilir: Benzerliklerin kaynağında “tür” kavramı dışında hiç mi bir ortak ata anlayışı olamaz? Bu soruya verilecek cevap konusunda çok acele etmemekte fayda vardır. Belki “temel tipler” diyebileceğimiz “cins” (veya genus) olarak isimlendirilen taksonlar (sistematik bir kimlik kazanmış biyolojik varlık) seviyesinde ortak ataların yaratılmış olması mümkündür. Birkaç örnekle anlaşılır kılarsak; geçmişte bir köpek cinsi (Canis) yaratıldıktan sonra İlâhî seçimle işletilen ekolojik, biyolojik ve genetik mekanizmalarla perdelenen bir süreç içinde kurt, çakal, tilki, yaban köpeği vs. gibi çok benzer hayvanlar farklı çevre, iklim ve beslenme şartlarında çok uzun süren bir türleşme periyodu yaşayabilirler ve üreme izolasyonuyla da yeni türler birbirine karışmadan yaratılmış olur. Aynı şekilde bir kedi cinsinden (Felis) aslan, kaplan, panter, puma, jaguar, vaşak, leopar, çita gibi daha çok benzer türler geçmişte türleşerek birbirinden ayrılabilirler.

Böyle bir anlayış kesin olmasa bile, hem mantıken mümkündür, hem biyolojik gerçekliği inkâr etmez; bu anlayışla materyalist ve ateist anlayışlara girmeden, İlâhî icraat şeklinde kendini gösteren yaratılış da kabul edilmiş olur. Ancak yaratılışa şahit olmadığımız müddetçe her türlü düşünce ve fikir yürütmenin birer senaryodan öteye geçmeyeceğini de unutmamak gerekir. Ne ilmin keşiflerine, teknolojinin ortaya koyduğu güzelliklere arkamızı dönmek, ne de bütün bunların arkasındaki kudreti sonsuz Yaratıcı’mıza gözümüzü kapamak mümkündür. Bu çeşit tartışmalarda akl-ı selim sahibi, kalbiyle kafası, gönlüyle hisleri, vicdanıyla mantığı çelişmeyen geleceğin ilim adamları söz sahibi olacaktır.

(Prof.Dr.Arif SARSILMAZ)

Paylaşma linkleri