Cevap: 

Değerli Kardeşimiz

İnsan sosyal bir yapıya sahip olduğu için topluluk halinde yaşamaya mecburdur. Bir bakıma insanın arzu ve istekleri bunu zorunlu kılmaktadır. Çünkü bütün ihtiyaçlarını kendisinin temin etmesi mümkün değildir. Birisi ayakkabısını yaparken, bir başkası elbisesini dikmekte, bir diğeri de ekmeğini pişirmektedir. Bazen toplumun tamamı, istek ve arzularını temin hususunda gösterdiği gayret ve fedakârlığın sonucu olarak, ileri teknik ve donanıma, bilgi birikimine ve kültür seviyesine sahip olabilmektedir. Böyle bir gayretin içerisine girmeyip, fen teknik ve sanattan faydalanmayan toplumlar, elbette emsallerinden bu cihetiyle geride kalmış olacaklardır. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Şimdiki hali âlem de bunu bize gayet açık şekilde göstermektedir.

Avrupa topluluklarının Asya ve Afrika ülkelerinden fen ve teknik bakımdan önde olmasının en birinci sebebi, şartların zorlaması ve ihtiyaçların yönlendirmesidir. Çok dar bir alanda yerleşik bulunan bu toplumlar, düne kadar birbirleriyle kavgalı oldukları için silah teknolojilerini geliştirme yönünde büyük bir rekabet içerisinde idiler. Sonuçta yeni ve ileri teknolojide silah üretimine ulaştılar. Az araziden en iyi şekilde faydalanma zarureti, onları teknik zirai üretimde de öne geçirdi.

İbni Haldun gibi sosyologlar, toplumları da bir insana benzetirler. İnsan gibi, devletlerin de büyüme, gelişme, ihtiyarlayıp çökme devrinden söz ederler.

Geçmişte bazı toplumlar, o zamana göre elde ettikleri başarıyı, gelecek nesillerde devam ettirememiş ve emsallerine göre bugün çok geride kalmışlardır. Asr-ı Saadet ve Endülüs Devletini kuran Arap âlemi buna misaldir.

Sosyal yapının değişmesi, gelişmesi ve ilerlemesi her kabile ve toplumda aynı şekilde seyretmemektedir. Afrika’daki bazı kabile topluluklarının şu andaki durumu buna şahittir.

İslâm dininin istediği çalışmayı göze almayan ve “İki günü eşit olan aldanmıştır” hadisini rehber yapmayan toplulukların başkalarının yardımına muhtaç hale geldiklerini görmekteyiz.


Toplumların geçirdiği sosyal yapı insanın evrimine tesir etmiştir?


İnsanın, maymunluktan mağaradan tüylü postunu bırakarak yavaş yavaş insanlık mertebesine çıktığını ileri süren pozitivist felsefe görüşüne şartlanmış olanlar, insanlık tarihine hep dürbünün ters tarafından bakıyorlar ve mutlaka insanlığın bir ilkel devir yaşadığı ve zamanla medenileştiği beklentisi içerisini giriyorlar.

İlk insan elbette kurulmuş saraylar ve döşenmiş evlere gelmedi. Allah’ın verdiği ilim ve kudretle her şeyi kendi eliyle yaptı. Bu konuda peygamberler kendilerine manevî sahada olduğu gibi maddî sahada da önderlik yaptı ve insanlığa çağlar atlattı.

İnsan yaratılış yönünden ve sahip bulunduğu kabiliyet ve istidat itibariyle hep aynı insandır. Yani ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’in sahip bulunduğu istidat ve kabiliyetler, oğullarında da bulunuyordu, Hz. Nuh ve kavminde, Hz. İbrahim ve kavminde de hep vardı.
Dünyaya imtihan için gönderilen insan, şeytan ve nefsiyle daima imtihan içerisinde idi. Esfeli safilinden alayı illiyine kadar mertebeye namzet olan insana, yüz yirmi bin peygamberin yanında 120 milyona yakın evliya hep bu imtihanda insanlara doğru yolu göstermeye çalışmışlar ve onun istidatlarının kuvveden file çıkmasında yardımcı olmuşlardır.

Ancak, her devirdeki insanların çevresi ve sahip olduğu imkânlar aynı olmadığı gibi, sorumlulukları da farklı olmuştur. Hatta bir toplumdaki her bir ferdin şahsi kabiliyeti farklı ve muhatap olduğu fiziki şartlar da değişiktir. Bu bakımdan her toplum insanlık tarihi içerisinde farklı kültür ve medeniyet seviyesine sahip olduğu gibi, her bir insanın da bulunduğu toplumdaki makamı, istidat ve kabiliyetlerinin inkişafıyla doğru orantılıdır. Dolayısıyla geçmişteki toplumlarda bazı kimselerin istidatlarının inkişafı, günümüzdekilerden de ileri geçebilmiştir.

İşte Asr-ı Saadet. O asırda bir Sahabe, bütün kâinatı bir defterin sahifeleri gibi okuyacak kabiliyet ve istidada sahip olabiliyordu. İsterseniz ilk insan Hz. Âdem’e nazar edin. Allah, bütün isimleri Hz. Âdem’e öğrettiğini beyan ediyor. Hz. Âdem muhtemelen bütün varlıkların mahiyetini, ne işe yaradığını, yapılarının ne olduğunu biliyordu. Dolayısıyla O’nun bu ilmi sebebiyle bütün melekler kendinse hürmet duyuyor ve secdeye gidiyor.
İşte ilk insan ve bu insanın teşkil ettiği topluluk. Bunu, ateizmi kendine prensip edinmiş materyalist düşünce ve pozitivist felsefeyle anlamak elbette mümkün olmayacaktır.

Selam ve Dua ile..

Prof.Dr.Adem Tatlı

Paylaşma linkleri