Evrimcilerin geçiş formu fosillerinin azlığı (hattâ yokluğu) konusunda başvurdukları en yaygın açıklama, fosil kayıtlarının eksikliği, yani fosillerin henüz bulunamadığıdır. Aslında bu, Darwin'den itibaren evrimcilerin her sıkıştıklarında tercih ettikleri bir çıkış yoludur. Nitekim kitabında "(Fosil kayıtlarındaki boşlukların) açıklaması, benim inancıma göre, jeolojik kayıtların eksikliğinde yatmaktadır." demiştir.1 Ancak bu kayıtların gerçekte hiç yaşamamış veya var olmamış oldukları için mi, yoksa yaşadıkları hâlde fosilleşmedikleri için mi bulunmadıklarını tartışmamız gerekir. Elbette ki, hayatın yaratılışı boyunca birçok organizmanın nesli tükenmiş, birçok organizma da fosilleşemeden çürümüştür. Asıl sıkıntı, fosilleşmedikleri veya bozuldukları için kayıtlara geçmeyen herhangi bir türe ait büyük sayılardaki fertlerle ilgili değildir. Tabiî ki bir türe ait bütün fertlerin fosilleşmesini bekleyemeyiz. Fakat her hâlükârda, fosilleşen çok sayıda fert vardır ve bunlar devamlı bulunmaktadır. Esas eksiklik, farklı tip organizmaları yansıtacak biçimdeki formların fosil kayıtlarındaki yokluğundadır. Zîrâ bulunan bir fosilin, evrimi gösterecek biçimde önemli olması için, her bir cinsin fosil kayıtlarında temsil ediliyor olması gerekir.

Fosilleşme ile ilgili kritik soru, bu hâdisenin sadece tek bir tip organizma için sayısız kereler mi olduğu, yoksa çok sayıda farklı tip organizmanın her biri için bir kere mi olduğudur. Evrimci paleontologlar ikinci durumu tercih ederler. Çünkü onlara göre aynı organizmaya ait fosillerin tekrarlanması boşlukları doldurmaz; fakat fosil kayıtları daha çok sayıda farklı tip organizmayı temsil ettikçe eksiklikler azalacaktır. Onların asıl sığındıkları ise, bir organizmaya ait fosilleşmenin bir kere veya çok nadir olduğu düşüncesidir.

Peki, gerçekten fosil kayıtları böyle midir? Maalesef evrimcilerin düşündüklerinin ve iddialarının aksine, korunmuş farklı organizma tiplerine ve bunların ne kadar temsil edici olduklarına bakıldığında, fosil kayıtlarının aslında oldukça iyi durumda oldukları görülecektir. En azından canlıların tarihçesine ait geniş mânâlar ihtiva eden çizgiler çizilebilmektedir. Bunu anlamak için, bilinen organizma türlerinden kaç tanesinin kayıtlarda temsil edildiğine bakmak yeterlidir. Yaşayan türlerin fosil olarak bulunma nispetleri, farklı tip organizmaların fosil kayıtlarında genel olarak ne kadar korunduğu hakkında iyi fikir verir. Meselâ; karada yaşayan omurgalıların bilinen 43 takımından (ordo) 42'si fosil olarak bulunmuştur. Buna göre, kara omurgalılarının sınıflandırma seviyesinde % 98 nispetinde fosilleştikleri söylenebilir. Bu yüzden, eğer geçmişte yaşamış başka bir kara omurgalısı takımı var olsaydı, bunların da fosilleşmiş olmaları gerektiğini düşünmek doğru bir düşünce olacaktır.

Geniş çerçevedeki sınıflandırmadan daha özel ve dar seviyelere inildikçe, fosil kayıtlarında korunan organizma tiplerinin yüzdeleri küçülür; ancak ortadaki sayı yine de önemlidir. Meselâ, kara omurgalıların bilinen 329 ailesinden (familia, ordo'nun hemen altında yer alan sınıflandırma birimi), 261'i fosil olarak bulunmuştur ki, bu durumda fosilleşme nispeti % 80'dir. Fosilleşmeye daha az yatkın olan kuşlar hâriç tutulursa, bu takdirde bilinen ve kuş olmayan 178 kara omurgalı ailesinden 156'sı fosil olarak bulunmuştur ki, bu durumda fosilleşme nispeti % 88 olur. Cinsler (genus) seviyesinde ise fosilleşme nispeti % 66 gibi hiç de az olmayan bir değerdedir.2

Benzer şekildeki sayım ve tespitlere dayalı analizler, omurgasızlar ve bitkiler için de yapılabilir. Herhangi bir sınıflandırma seviyesinde, yaşayan organizmaların fosil olarak korunma nispetlerine bakarak, paleontologlar, genel olarak soyu tükenmiş veya hâlen yaşayan organizmaların fosil olarak korunma yüzdeleri hakkında karşılaştırma yapabilecek bir referans değeri elde ederler. Burada çok açık görülen ve kuvvetli bir delil teşkil edecek biçimde ağır basan husus, fosil kayıtlarının, yüksek sınıflandırma birimi seviyelerinde organizmalar için güvenilir bir bilgi kaynağı olduğudur.

Fosil kayıtlarının bu durumuna karşı, evrimciler geçmiş zamanda soyu tükenmiş canlıları temsil etme açısından fosilleşme sürecinin (jeolojik ve meteorolojik şartların), hâlen yaşayan canlıları temsil etmeye nazaran daha kötü olduğunu iddia edebilir veya jeolojik süreçlerin sistematik olarak soyu tükenmiş organizmaların fosil kayıtlarını silerken, yaşayan organizmaların fosil kayıtlarını koruduğunu düşünürler. Sanki birisi şuurlu olarak evrimcilerin ihtiyacı olan fosilleri silip süpürmüş, evrime karşı olanların istediği gibi fosilleri hazırlamıştır. Ancak bütün bu türlü düşünce ve faraziyeler ad hoc hipotezlerdir, yani delilerle desteklenmekten uzak, özel maksatlı tasarlanmışlardır. Zîrâ evrimcileri üzecek diğer bir husus da, fosilleşme sürecinin jeolojik tarih boyunca büyük nispette değişmeden kaldığına ve fosillerin de aşırı derecede dayanıklı olduklarına dâir tespitlerdir.




Sınıf (classis) ve takım (ordo) gibi yüksek sınıflandırma seviyelerinde, organizmaları birbirine bağlayan geçiş formlarının fosil kayıtlarındaki eksikliği, bu tür hayalî geçiş formlarının aslında hiç var olmadığına dâir kuvvetli bir delildir. Meselâ, derisidikenliler (echinodermata) veya yumuşakçalar (mollusca), yahut halkalı solucanlar (annelida) gibi farklı hayvan şubelerinden (phylum) ikisi ortak bir ataya sahip iseler, o zaman bu iki hayvan şubesini birbirine bağlayacak sayısız miktarda takımlar (ordo) ve aileler (familia) olmak mecburiyetindedir. Hem Darwin'e hem de bugünkü evrimcilere göre, hayatın bütün canlı formları ortak bir ataya sahip olduğundan, dallanmış büyük bir ağaç benzeri yapıda olmalıdır ve hâlen yaşayan organizmaların takım ve aile seviyesindeki yüksek fosilleşme nispetleri düşünüldüğünde, bu geçiş formlarının çoğunun fosil kayıtlarında temsilcileri olmalıdır. Ancak, Kambriyen patlamasında görülen şubelerin hiçbirisinin arasında geçiş formları bulunmamıştır. Neticeyi biraz daha açarsak; bir denizyıldızı ile balık veya mürekkepbalığı ile solucan yahut eklembacaklı arasındaki boşlukları dolduracak tedrici geçişler, diğer bir tabirle merdiven basamakları veya yan dallanmalar bulunamamıştır.

Ara fosillerin hiçbir yerde bulunmamasını, aslında hiçbir zaman var olmamış oldukları mânâsında düşünsek de, evrimciler bu durumu fosilleri bulmak için yeterli gayret sarf edilmediğine veya yetersiz araştırma yapıldığına dayandırırlar. Bu düşünceyi kabul etmek, en azından yüksek sınıflandırma seviyelerinde fosillerin dünya ölçeğinde, çok büyük bir nispette korunduğu, ancak bilim adamlarının bu fosilleri bulmak için yeterli zamanı ve gayreti sarf etmedikleri inancını kabul etmek demektir. Diğer bir tabirle, fosiller yerin altında yatmakta ve hazır hâlde bilim adamlarının kendilerini bulmasını beklemektedir; fakat bilim adamları onları bulamamaktadır(!)

Böyle bir fikir, Darwin zamanında makul görünebilirdi; ancak günümüzde fazlasıyla zayıflamış ve çürütülmüştür. Daha önce de zikredildiği gibi, bütün ana omurgasız tipleri, erken Kambriyen'de ansızın görünmeye başlamıştır. Geçen 150 yıl boyunca, paleontologlar bu organizmaları, geçiş formları ile birbirine bağlamak yönünde anormal derecedeki gayret göstermiş olmasına rağmen, bu bağlantılar henüz bulunamamıştır. Bu süreçteki ilerleme eksikliği, akl-ı selim sahibi ilim adamlarını düşünmeye sevk etmelidir. Darwin, Kambriyen kayalarının mânâsını bilmekteydi ve o zamanlarda yapılacak kısmen küçük paleontolojik araştırma gayretleriyle Kambriyen patlamasının öncesindeki ve sonrasındaki geçiş olduğu iddia edilen formlar keşfedilebilirdi. Ancak, şu zamana kadar önemli miktarda paleontolojik buluşlar yapılmasına rağmen, Kambriyen patlaması için öne sürülen atalara ait hiçbir işaret bulunmamıştır. Michael Denton bu durumu geniş olarak ele almış ve üzerinde durmuştur: "Darwin'in zamanında, yaşı altı yüz milyon yıldan daha fazla olan kayalara ait hiçbir cins fosil bilinmemekteydi; ancak o zamandan bu zamana, tek hücreli ve bakterilere ait fosiller Kambriyen devrinden binlerce milyon yıl öncesine ait kayalarda bulunmuştur. Ayrıca, bundan bir yüzyıl önce bilinmeyen çok sayıda yeni organizma çeşidi, Ediakara'daki Burgess Şistleri'nde, Kambriyen ve geç-Kambriyen dönemine ait kayalarda bulunmuştur; ancak, bu keşiflerden hiçbirisi, büyük hayvan filumlarının menşeine veya aralarındaki münasebete bir ışık tutmamıştır. Şimdiye kadar bilinmeyen, ancak yeni keşfedilen gruplar, ister yaşıyor ister fosilleşmiş olsunlar, devamlı surette ispat edilmiştir ki, bu gruplar birbirinden ayrıdır ve izole olmuşlardır ve evrim teorisinin gerektirdiği şekilde bağlantı kurucu olduklarına dâir hiçbir şekilde bir yorum yapılamamaktadır."3

Bu yüzden, bilinen fosiller içerisinde geçiş formlarına ait fosillerin kıtlığını öne sürecek tarzdaki açıklamaları, yetersiz araştırmaya bağlamak çok zayıf bir dayanak olarak kalmaktadır. Elbette, evrimciler açısından dünyadaki kaya tabakalarına ait çok teferruatlı bir araştırma yapmanın imkânsız olduğu her zaman söylenebilir ve eksik halkaların eninde sonunda ortaya çıkacağı ümit edilebilir. Ancak, ayrıntılı araştırmalar, geçiş formlarının bulunma ihtimalinin daha çok olduğu tabakalardaki belirli dar bölgelerde yoğunlaştırılmasına rağmen paleontologlar, yüksek sınıflandırma seviyesindeki organizmaları birbirine bağlayacak eksik halkaları keşfetmekte devamlı olarak başarısızlığa uğramaktadır. Yüzlerce metre uzunluğunda tabakalar ve tonlarca ağırlıktaki kayalar boyunca eksik halkaları bulmak için çok büyük fedakârlıklar sergilenmesine rağmen, evrimcilerin yüzünü güldürecek neticeler elde edilememiştir. Bu sebeple ne fosil kayıtlarındaki eksiklik, ne de yetersiz araştırma iddiaları, bilinen fosiller arasında geçiş formlarının kıtlığına mantıklı bir açıklama sunmamaktadır. Micheal Denton, bu probleme şu cümlelerle parmak basmaktadır: "Fosil kayıtlarındaki boşlukları, yetersiz araştırma veya kayıtların eksikliğine bağlayarak yapılacak açıklamalardaki temel problem, kayıtların sistematik bakımdan temsil edici karakteridir. Farklı büyük canlı grupların arasında daha küçük gruplara nispeten daha az sayıda geçiş türü vardır... ve bu kaide, evrensel olarak bütün organizma türlerinden, âlemlere kadar, fosilleşmeye pek yatkın olmayan böceklerden ve fosilleşmeye yatkın olan yumuşakçalara kadar geçerlidir. Ancak bu, (Darwinci) evrimin gerektirdiğinin tam tersidir. Fosillerdeki devamsızlıkları, belki, bir kısım örnekleme hataları ile örtbas edebiliriz; ancak sistematik temsil karakteri bütün açıklamalara meydan okuyabilir."4

Denton'un yukarıdaki açıklamasında zikredilen "sistematik temsil karakterine" sahip fosiller önemlidir. Bir yumuşakça ile derisidikenli veya balık arasındaki ayırıcı temel karakterlerin nasıl tedrici olarak geçiş fosilleriyle ortaya çıktığını gösteren fosiller yoktur. Bir kara omurgalısı cinsindeki ayak tiplerindeki küçük farklılıklar, çeşitli türlerin hayat şartlarına göre farklılıklar gösterebilir; ama hiçbir modeli olmadan ortaya çıkan yeni bir vücut tipi veya organ modelinin geçiş formlarını hayal etmek bile çok zordur.

Bu durumda, fosil kayıtlarının, çok da eksik olmadığı ortaya çıkar. Ayrıca, fosil kayıtlarına dâir araştırmalar şimdiye kadar çok geniş bir şekilde yürütülmüştür. Darwinci evrimin iddia ettiği geçiş formlarına -aslında hiç yaşamamış canlılara- ait eksik kayıtlar, biraz da çaresizliğin bir göstergesidir. Elbette, araştırmalardaki bazı ilerlemeleri göstermek açısından, küçük bölümlerin arasındaki boşlukların dolması devam edecektir; balinalara, kaplumbağalara ve fillere ait yeni fosillerin bulunması bunun delilidir. Ancak, bu, Darwin'in kademeli ve yavaş evrim görüşünü doğrulamaktan çok uzaktır; aksine bulunan fosillerin, eksik olduğu düşünülen ara boşlukları doldurma yerine bilinen türlere ait olması bu görüşün bindiği dalı kesmektedir. Hâlbuki aile, cins ve tür seviyesindeki nispeten daha küçük sistematik münasebetleri birbirine bağlayabilecek ara fosiller bile yokken, şube, sınıf ve takım gibi büyük bölümleri birbirine bağlayabilecek yüzlerce ara fosilin bulunabileceğini iddia etmek akla ziyan gibi görülebilir.

Dipnotlar
1. Darwin, C. (1859): Origin of Species, 280
2. Denton, M. (1985): Evolution: A Theory in Crisis. Adler&Adler, Bethesda, p.189–190.
3. Age, s.187.
4. Age, s.191–192.

( Mehmet Haleoğlu)

 

Paylaşma linkleri