Cevap: 

Değerli Kardeşimiz

Allah evrenin bütün parçalarını kendisini -hal diliyle- tesbih edecek şekilde yarattığı gibi, bu cansız ve şuursuz varlıkların hal diliyle yaptıkları tesbihlerini kal diliyle yapmaları için her yerde canlı ve  şuurlu varlıkları da yaratmıştır. Kâinat içerisinde çok küçük bir yere sahip olan yeryüzünü insan ve cinlerle doldurduğu gibi, o geniş gök apartmanlarını şuurlu varlıklardan mahrum bırakması her tarafta  açık yansımaları görülen hikmete aykırıdır. Bu şuurlu varlıklar da meleklerdir.

Meleklerin o gök cisimlerinde nasıl yer aldıklarını bilmememiz, bunun olmadığını göstermez.

Diğer taraftan, Meleklerin meskeni sadece gökler değildir. Yeryüzü de meleklerle doludur. Zaten, o nuranî varlıkların oturacak mekânlara, saraylara ihtiyaçları da yoktur. Gökleri nice isimlerine ayna, nice sanatlarına mazhar olarak yaratan Allah, o muhteşem ve güzel mülkünü boş bırakmayarak onları meleklerle şenlendirmiş, o mahlukatını onlara seyrettirmiştir.

Ruhumuz bedenimizi hane olarak kullandığı, göz penceresinden bu âlemi seyrettiği gibi, diğer duygularla da bu âlemle ilgi kurduğu anlaşılıyor.

Meleklerin gök cisimlerine binmesi de böyle anlaşılabilir. Melekler o maddî cisimlerle birlikte hareket ettikleri, içlerine dahil olmamakla birlikte, onların tespihlerini temsil ve onlardaki ince sanatları tefekkür ettikleri ders verilmiş oluyor.

Gezegenlere müekkel melekler, onlarla birlikte hareket ederek o semavi cisimleri temaşa ve tefekkür ettikleri gibi, yağmur tanelerine müekkel olanlar da aynı görevi katrelerde ifa ederler.

Biz de bir kitabı okuduğumuzda, ruhumuz görme sıfatıyla o kitabın satırlarını tararken, gözümüz maddesiyle o kitapla herhangi bir temasta bulunmaz. Bunun çok daha farklı ve meleklere mahsus bir şekli de, onlarla bindikleri gezegenler arasında geçerli olabilir.

Cinler de ateşten yaratılmış olmakla beraber, yeryüzünde ikamet etmektedir. Bunlar değişik şekillerde temessülleri söz konusu olduğu gibi, bizzat bilmediğimiz şekilde bir yerlerde ikamet etmeleri de mümkündür.

Cinlerin göklerin bazı yerlerinde de oturdukları ayetle sabittir:

“Biz göğe çıkmak istedik: Bir de ne görelim: orası sert ve kuvvetli bekçiler, şihablar, alevler, (roket gibi mermiler)le dolu!  Önceleri biz göğün bazı yerlerinde oturup dinleme merkezleri edinirdik. Ama şimdi kim dinlemeye kalkışırsa, derhal kendini gözetleyip izleyen bir alevle karşılaşıyor” (Cin, 72/8-9) mealindeki ayette bunu açıkça görmekteyiz.

Meleklerin de böyle bir şekilde göklerde yıldızlarda yer almalarının elbette bir sakıncası ve engeli yoktur.

Kaldı ki, güneşin ışıkları birer nur olarak sisteminde yer alan –yer küresi dahil- bütün gezegenlere yansıması, şeffaf parçalarda yedi rengi, ısısı ve kütlesinin bir misaliyle yer laması gözle görünen bir gerçek olduğuna göre, meleklerin göklerde oturmalarını imkansız görmek elbette isabetli değildir.

Fatır suresindeki “Hamd, gökleri ve yeri yaratan ve melaikeyi iki, üç, dört... kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. O, yaratıklarından, istediğine, dilediği kadar fazla özellikler verir. Çünkü O her şeye kadirdir”(Fatır, 35/1) mealindeki ayetin açıklamasına yer veren Bediüzzaman hazretlerinin aşağıdaki ifadeleri konumuza ışık tutacak mahiyettedir:

Bir sineğe, bir meyveden bir meyveye; bir serçeye, bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühre'den Müşteri'ye, Müşteri'den Zühal'e uçacak kanatları o veriyor. Hem melaikeler, sekene-i zemin gibi cüz'iyete münhasır değiller, bir mekân-ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyade yıldızlarda bulunduğuna işareten  مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ  (ikişer, üçer, dörder) kelimeleriyle tafsil verir. (Sözler/25. söz/2. şule)

Selam ve dua ile...

Paylaşma linkleri