Cevap: 

Değerli Kardeşimiz
 

Yapan bilir, bilen konuşur” bir kaidedir. Yani bir eseri, en iyi bilen, onu yapan ustasıdır.

 İnsan da Allah’ın çok harika ve antika bir sanatıdır. Yani, insanın ustası Allah’tır. Allah insanı nasıl ve ne şekilde yarattığını ve hangi safhalardan geçirdiğini gayet açık şekilde bildiriyor.

 Hz. Âdem’in Yaratılışı

Hz. Âdem’in yeryüzünde mi, yoksa Cennette mi yaratıldığını bilemiyoruz. Allah onu, çamuru süzerek çamur özünden yarattığını beyan ediyor:

Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan

yarattık[1]”.

“Andolsun ki biz insanı, çamurdan süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık[2].

Bu ayet-i kerimelerden, yaratılışın toprakla başladığını, daha sonra bunun çamur hâlini aldığını anlıyoruz. Bu çamur da süzülerek “çamur özü” hâsıl olmuştur. Daha sonra balçık hâlini alan bu çamur özünün zamanla değiştiği ifade edilir:

“(İblis): ‘Ben bir salsaldan (kurumuş çamurdan), değişken bir balçıktan yarattığın insana secde edemem!’ dedi[3].

Hz. Âdem’in yaratılış şekli, bir bakıma günümüzdeki insanın yaratılışına benzerlik gösterir. Midedeki besinlerden spermanın süzülerek çıkarılması gibi, çamur da süzülerek çamur özü (sülale) hâsıl edilmiştir. Bir müddet bu hâlde kalan çamur özü, balçık şeklini (hamein mesnûn) almış ve daha sonra katı hâle (salsal) sokulmuştur. Bu devreden sonra kuruyan bu balçığa insan şekli verildiği beyan edilir:

“Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: ‘Âdem’e secde edin! diye emrettik”[4].

İlk insanın bu safhaya kadar bitki ve hayvanlarda görülen büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunlarına tâbi olduğu söylenebilir. Artık bundan sonra ceninde olduğu gibi, yeni bir yaratılış safhası başlayacaktır. Yani ruh, bedene gelecektir. Çünkü insanın terkip ve tesviyesi tamamlanmıştır. Bu tedricî tamamlanış şöyle ifade edilir:

Rabbin Meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu (şeklini) düzeltip ona ruhumdan üflediğim zaman, kendisi için derhâl (bana) secdeye kapanın[5].

Hz. Âdem’in yaratılışı ile ilgili olarak şu söylenebilir: Hz. Âdem topraktan merhale merhale yaratılmıştır. Tıpkı günümüz insanının anne karnında tedricen yaratıldığı gibi. Belli bir safhadan sonra onun bedenine ruh gelmiş ve insan olarak yapısı tamamlanınca, Meleklerin ona karşı secde etmeleri istenmiştir. Bu yaratılışın hangi mekânda cereyan ettiğini kesin olarak bilemiyoruz.

Günümüzdeki İnsanın Yaratılışı

 Günümüzdeki insanın yaratılışı ile ilgili olarak da Kuran’da şöyle buyrulur:

            “Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize apaçık bir düşman kesiliverdi" (Yâsin Sûresi, 36:77).

 İnsanın ahrette yeniden yaratılışı ile ilgili olarak da; Evvelâ insanın ilk yaratılışını nazara verir. Der ki: Nutfeden alâkaya (Yapışan şey), alâkadan mudgaya (Bir çiğnem et parçası), mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye (İnsan şekline getiriliş) kadar olan yaratılışınızı görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki tekrar yaratılışınızı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha kolayıdır.

Allah insanı, hem maddî ve hem de manevî duyguları bakımından en güzel şekilde ve doğrudan insan olarak yaratmıştır. Bütün mahlûkata kumandan tayin etmiş, kendisine de muhatap kılmıştır. Öyle 7. veya 8. kuşak öncesi boynuzlu bir başka varlıktan falan gelmemiştir.

Aslında bir yaratıcıyı kabul etmeyen ateistlerin düşüncelerine göre insan tesadüfen meydana gelmiştir. Bir yaratıcısı yoktur. Böyle tesadüflerin ürünü olan insanın alnında boynuz çıkmasına değil, çıkmamasına şaşmak gerekir. Çünkü her şey gelişigüzelliğin ve tesadüfün eseri olunca, gözün inek gözü gibi ensenden, kulağın merkep kulağı gibi sırtından çıkmasına ne mani olacaktı?

Hâlbuki öyle olmuyor. Her organ hem istenen şekil ve yapıda ve hem de en uygun yerinde ve üstelik bütün insanların yapısı hep aynı şekilde.

İşte bütün bunlar, insanı bir hücreden alıp bu hale getiren, organlarını en güzel şekilde planlayıp yerine yerleştiren Allah’ı, güneşin gündüzü gösterdiği gibi gösteriyor.

Gözü ve kulağı gerekli yere yerleştirmek kadar, onların bu fonksiyonlarını yerine getirebilmeleri için, beyin ve diğer organları ve duyguları da yaratmak ve işler hale getirmek önemlidir. Gözü yaratmak ayrı bir sanattır. Görmeyi yaratmak, daha başka bir maharettir.

Bütün bunları görmeyip, bir takım anormalliklerin sonucu olarak insanda ortaya çıkan bir organa dayanarak insanı atasını başka canlılara bağlamak, bilimsel bir düşünce değil, ideolojik bir yaklaşımdır. Dikkate almaya değmez.

Adaptasyon

Adaptasyon, canlının çevreye uyumudur. Canlı çevreye nasıl uyacaktır? Elbette bu uyum, kendisine verilmiş olan organ ve duygularla sınırlıdır. Mesela, bir canlı bataklıkta yaşıyor olsun. Onun genetik potansiyeli bu bataklığa göre planlanmıştır. Burada bulunmanın getireceği bir takım maksimum ve minimum şartlar olacaktır. O değişim şartlarının sınırlarında hayatta kalıp kalmamayı, bu canlının genetik potansiyeli tayin edecektir. Değişen çevre şartlarına göre, bu canlının yapısında, o çevreye uyum bakımından meydana gelebilecek bütün değişiklikler adaptasyon olarak nitelendirilmektedir.

İşte bu değişikliklerin sınırı, o canlının yaratılışında Allah tarafından ona verilmiş olan yapılardır. Biz her bir canlının genetik potansiyel sınırının ne olduğunu fenotipiyle, yani onun dış görünüşüyle bilemeyiz. Bunu tayin için o canlıyı suni olarak o çevrenin maksimum ve minimum şartlarına tâbi tutarak hayat sınırlarını anlamaya çalışırız.

Balığın radyasyona tutulunca hangi değişikliklerin olabileceği, ezbere söylenmez. Daha doğrusu, öyle bir yaklaşım bilimsel olmaz. Balığı alırsın ve istediğin dozda radyasyona tutarsın. Ondan sonra da sonucu yazarsın.  

Balıkla ilgili böyle bir çalışma yapıldığını soruyorsanız, onu bilmiyorum. Ancak, son 50 yıldır sirke sineği üzerinde uzayda çokça radyasyon deneyleri yapıldı. Çünkü bu hayvan 21 gün gibi kısa sürede yumurtadan çıkıyor ve yaklaşık 20 günde yumurtlayacak hale geliyor. Dolayısıyla, tabiî çevre şartlarında milyonlarca senede meydana gelebilecek değişiklikler, burada çok kısa sürede elde edilebilmektedir.

Kromozomları da büyük olduğu için kromozom üzerindeki genetik değişiklikleri takip kolaydı.

Bu sirke sinekleri üzerinde yapılan radyasyon deneyleriyle yapısı bozulmuş, yani kanatları körelmiş, vücudu tüylenmiş fertler elde edildi. Ama bunlar yine sirke sineği idi. Hâlbuki başlangıçta, yeni canlıların meydana geleceği düşünülüyordu. 

Diğer taraftan, bu anormal yapıdaki sirke sinekleri normal üreme şartlarına bırakılınca, bunlardan normal fertler meydana geldi. Öyle düşünüldüğü gibi, genetik yapı değişerek başka canlıları vermemişti.

Görünen o ki, Allah her bir türü, yaşayabileceği çevre şartlarına göre belli bir genetik potansiyelde yaratıyor. Ona tanıdığı değişim sınırları içinde o varlık bir takım şekil değişiklikleri gösterebiliyor. Bütün bunlar her an Allah’ın ilim, irade ve kudretiyle oluyor ve şekilleniyor. Bilimin görevi, bir yaratıcıyı inkâr değil, mevcut canlıların yapılarını en ince ayrıntılarına kadar tetkik etmek olmalıdır. Yoksa bir takım ideolojik ve felsefî düşünce ve hayal mahsulü şeyleri iklim adı altında takdim ederek, insanları gereksiz ve lüzumsuz şeylerle meşgul etmek, en azından bilim ahlakına yakışmaz.
 

Selam ve Dua ile..

Prof.Dr.Adem Tatlı


 

 


[1] Hicr/26.

[2] Mü’minûn/12.

[3] Hicr/33.

[4] Arâf/11.

[5] Sâd/71–72.

 

Paylaşma linkleri